BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
192
Dün
:
4601
Toplam
:
13177933
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
ÇAPANOĞLU YUSUF ZİYA BEYİN TORUNU SAFA TERMANİNİ ASWAD’DAN ANLATIYOR(2)
capanoglukadir@yahoo.com.tr
1920 yılında meydana gelen o meşum ve talihsiz Çapanoğulları hadisesinde Suriye’ye kaçarak canını kurtaran Çapanoğlu Yusuf Ziya Bey’in (bkz. Yozgat Gazetesindeki köşem YILMAZ GÖKSOY, SABRİ KOÇAK VE HAYATI ROMAN ÇAPANOĞLU YUSUF ZİYA BEY) torunu Safa Termanini, eşi Ghassan Aswad ve İzmir’den günü birlik gelen kuzenim Mustafa Çapanoğlu ile sohbet ediyoruz.

Safa Hanım anlatıyor; Nenem Asiye Hanımın saçları çok uzundu (1920 yılındaki talihsiz Çapanoğlu Hadisesinde canını kurtarmak için Suriye’ye kaçan Çapanoğlu Yusuf Ziya Bey’in eşi ). Oturunca yerlere gelirdi, öyle çok güzel bir hanımdı. Annem de çok güzeldi (Ziya Bey’in kızı Naile Banu Hanım). Annem İzzet Teyzeye( Halep’teki Mevlevi şeyhi Celalettin Çelebinin annesi) dedi ki “gel bir hamama gidelim.” O vakitler Halep’te çok güzel çarşı hamamları vardı. Annemin evlendiği ev (eşi Abdüsselam Beylerin evi) büyük bir ev, altta odalar var üstte odalar var, hamamı da var. Dedi ki “hamama gidelim”, Fatma’yı da alalım (Celalettin çelebinin kız kardeşi). Gittik dördümüz hamama. Biz hamama gitmeden önce söyleriz hamamcıya, biz geliyoruz (Termanini ailesi), bize ayrı bir yerde üç kurna hazırlar. Nenem de o gün Raca’ya (natır) söylememiş bize oda ve kurna hazırlayın diye. Öyle birden karar verildi gittik hep beraber.

Nenem içerde bir kurna gördü. Hep beyaz mermer, sular taşıyor. İzzet gel buraya oturalım demiş. O da “başkaları için ayrılmış olmasın” demiş. “Yok, yok bu kimsenin değil bak boş” demiş. Biz oraya oturduk. Fatma abla, annesi İzzet Teyzenin saçlarını çözmeye bizde başımızdan suları dökmeye başlamıştık ki baktık öyle endamlı bir güzel hanım geliyor. Geldi önümüzde durdu ama üzerinde peştamal yok, anadan üryan. Ben utandım yüzümü nenemin kucağına koydum. Kadın dedi ki siz yanlış oturmuşsunuz bu kızların kurnası. Nenem de dedi ki; Eee! Bizde kızız. Kadın şaşırdı “sizde mi kızsınız” dedi. O sırada kadının arkadaşı da geldi o da öyle anadan üryan. Ne oluyor diye sordu. Kadın dedi ki “bunlar da kızmış”. Ama gitmediler başımızda bekliyorlar. Nenem dedi ki ne bekliyorsunuz? Dediler ki bu bizim kurnamız. Nenem, kurna murna yok biz geldiğimizde boştu bizde buraya oturduk. Ama dedi kadın “burası kızların” kurnası buraya kimse oturmaz. Nenem kızdı, “bizde kızız geldik oturduk “dedi. Biraz sonra natır Ayşe Hanım geldi. Telaş ile “Asiye hanım kalkın buradan” dedi. Nenem kızdı “biz niye kalkalım, kimmiş bunlar peştamalsız geziyorlar ayıp, ayıp” dedi. Ayşe Hanım eğilip yavaşça” bunlar kötü kadınlar haftada bir gün buraya bu kurnaya gelirler onun için buraya hiç kimse girmez” deyince nenem, amaan diyerek başında sabunlarla dışarıya koşmuştu.

Nenem Asiye Hanım, kardeşi Ayşe teyzem Suriye de kaplıcaya gitmek istiyorlar. Kaplıcanın olduğu yerde bir ev kiralıyorlar. Oraya bazı eşyalarda götürmek lazım. Babam Abdüsselam Bey yük de taşıyan bir araba tutuyor. Eşyaların bir kısmını içine bir kısmını da üstüne yüklüyorlar. Babam kaplıcada kestirip yesinler diye bir de koyun alıyor. O’nu da arabanın üstüne koyuyorlar. Nenem ve teyzem de içine binip yola koyuluyorlar. Yolda giderken yukarıdan bir şey sızıyor nenemin başörtüsünden alnına oradan da aşağıya doğru sızıyor. Nenem merak ediyor, parmağını sürüp tadına bakıyor. “Sirkeye benziyor, yukarda sirke mi varmış?” diyor. Ayşe Teyzem de tadına bakıyor, ”limona benziyor, limonlar mı ezildi acaba?” diyor. Kaplıcaya vardıklarında bakıyorlar ki yukardaki koyun işemiş. Nenem çok kızmış, üç gün babama küsmüştü.

Halep’te otobüsle bir yere gidiyorum. Önümde oturan kadının yanında birisi oturuyor. Başında Arap erkeklerin başlarına örttükleri “kefiye ”gibi bir şey var ama bildiğimiz beyaz çarşaf. Kadın da hem söyleniyor hem de ara sıra kızgınlıkla yanındakinin başına vuruyor. Dayanamadım müdahale edip sordum. Hanım neden yanındakinin başına vurup duruyorsun ve onu nereye götürüyorsun. Dedi ki bu benim oğlum, doktora götürüyorum. Neyi var diye sordum. “Lazımlığı başına geçirmiş, çıkaramıyorum, onun için doktora götürüyorum” dedi.

Yozgat’ta Mahcemal teyzem çok dindar bir insandı. Hanımların yaptığı kabul günleri gibi her hafta hanımları evinde toplar zikir çekerlerdi. Esma teyze de(yazarın babaannesi) Mahcemal, bırak bu işleri bir gün uçacaksın vallahi derdi. Yine bir zikir gününde işgüzar bir komşunun şikâyeti üzerine polis eve baskın yapar. Evdekilerin kimler olduğunu bilmek için isimlerini sorarak bir deftere kayıt edip birer birer bırakırlar. Horozun Hüsniye dedikleri bir hanım da korkusundan sedirin altına saklanmışmış. Evde sesler kesilince sedirin örtüsünün altından gördüğü bir ayağa ayağı ile dürterek gittiler mi, gittiler mi diye sormuş. Sorduğu kişi evde tek başına etrafa bakan bir polismiş. Evdekilerin isim listesi polis dairesine (karakol) gidince oradaki polis müdürü soyadlarından kimler olduğunu anlamış ama yapacak bir şey yok olan olmuş. Beyler, polis dairesine şikâyete gidince “bir yanlışlık olmuş” diyerek özür dilemiş.
Halep’te komşumuzun da bizim de arabamız aynı renkte Mazda marka idi. Bir gün araba ile bir yere gitmem gerekti. Çıktım arabaya bindim. Arabanın içi pek pisti. Ghassan neden temizletmemiş diye kızdım. Hareket ettikten sonra gayri ihtiyarı aynadan eve doğru baktım Ghassan balkondan elini kolunu sallayarak bana artistik hareketler yapıyor. Önce mühimsemedim sonra ne demek istiyor diye durdum. Meğer bindiğin araba bizim değil diyormuş. Bizim anahtarımızla komşunun arabası nasıl açıldı nasıl çalıştı şaştık.

Halep’te otobüsle bir yere gidiyorum. Otobüs kalabalık. Bir süre ayakta gittik. Sonra 50 yaşlarında bir adam kalkıp bana yer verdi. Teşekkür edip oturdum. Yanımdaki koltukta bir delikanlı oturuyor ama hiç oralı olmuyor. Yanımızda ayakta duran bir kadın dayanamadı delikanlıya dönüp “eşşek” kadar adam kalkıp yer verdi sen hala oturuyorsun” dedi. Aslında yer veren adamı yüceltmek istemişti.
Çocukların en büyüğü yani ilk çocuk olmam dolayısıyla babam Abdüsselam Bey beni kimselere layık göremedi. Evimiz yirmi iki odalıydı. Çok gelen gidenimiz olurdu. Babamın hem aileden gelen bir saygınlığı vardı hem de Üniversitede hocaydı, vezirlik de(bakan)yapmıştı. Doktora yapanların tezlerini babam imzalardı. Üç defa nişanlandım her biri bir sene sürdü ama babam beni bir türlü veremiyordu. Hep nikâhtan döndüm. Ghassan’ın ailesi bize komşu idi ve annelerimiz görüşüyordu. Ghassan ısrarla beni istedi ve aldı. Ben o yıl Hukuk Fakültesi 4. Sınıfta idim. O da mühendis olmuştu. 1967 yılında evlendik. Dört kızımız oldu. Zeyna, Lina,Louma,Souha.

Safa Hanım’ın eşi Ghassan Aswad anlatıyor; Safa Hanım her şeyi merak eder her şeye karışır, bu yüzdende başına çok şey gelir. Dubai’den yola çıkmadan önce kızımız dedi ki; “İstanbul’da da her şeye karışma herkesle konuşma.” Bir ahbabı ziyarete gitmek için taksiye bindik. Yine dayanamadı şoföre sordu “Oğlum, sen İstanbullu musun?” Şoför “ yok teyze Erzurumluyum.” Dayanamadı yine sordu “Alevi misin?” Şoför akıllı adammış cevap vermedi.

Halep’te arabamızla bir yere gidiyoruz. Yolumuzun üstünde bir Hristiyan’a ait çok gösterişli ve birkaç katlı bir villa vardı. O gün binanın önünde çok çiçek vardı. Safa hanım çiçekleri görünce gene dayanamadı. Dur bakayım buraya yeni bir mağaza açılmış galiba girip bir bakalım ne satıyorlar dedi. Emir büyük yerden durdum. Ben gelmem sen bak gel dedim. Gidiyor kapıdan içeri giriyor. İçerde buyurun hanımlar bu tarafa diyorlar. Meğer cenaze evi imiş.

Yine bir ahbapları ziyarete gitmiştik. Hanımlar kendi arasında biz erkeklerde kendi aramızda sohbet ediyoruz. Bir ara Safa Hanım sordu. “Fatma Hanım nasıl iyi mi?” Fatma Hanım öldü dediler.” Safa Hanım oh oh maşallah allah iyilikler versin, eşi nasıl?” dedi. Hanımlar şaşkınlıkla eşi de öldü dediler. Safa hanım yine “oh oh maşallah allah iyilikler versin” dedi. Kulağımı işaret ederek kulağındaki apareyin kapalı olduğunu işaret ettim. Açınca da sorduğun kişiler ölmüş dedim. Çok utandı mahcup oldu.
Kızımızı ziyarete gittik. Evde daimi yanlarında kalan Finli bir hizmetçi ile birde temizliğe gelen bir hanım var. Ben torunlarımla meşgul iken Safa Hanımdan uzun konuşma sesleri gelmeye başladı. Kiminle konuşuyor acaba diye merak ederek sesin geldiği yere gittim. Baktım Finli hizmetçiyi karşısına oturtmuş onunla konuşuyor, daha doğrusu Safa hanım konuşuyor kız dinliyor. Kızcağıza sormuş “sen hangi dindensin?” O’da Budist olduğunu söylemiş. O’na uzun uzun Müslümanlığın güzelliklerinden bahsediyor. “Yahu sana ne dedim kızın dininden, bırak ta işini yapsın.”

Yine bir gün çok önemli şeyler anlatıyorum, anlamış gibi başını sallıyor. Birden sordum; “ben şimdi ne söyledim?” Cevap yok öylece yüzüme bakıyor. Tekrar sordum” ben şimdi ne söyledim?” Anladım ki kulağındaki aparey kapalı. Ghassan Bey bunu anlatınca Safa Hanım “ bazen beni ilgilendirmeyen o kadar çok şey anlatıyor ki apareyi kapatıyorum” dedi.

Kızkardeşi Nouha Ghassan Hanımda şunları anlatmıştı; Safa ablamın torunu Louma çarşıda alışveriş yaparken bir dükkânın camına yapıştırılmış bir kâğıt görüyor. Kâğıtta şöyle yazıyor. Elemsiz (acısız) kulak delinir. Eve gelince anneannesi Safa Hanıma söylüyor. O da birkaç gün sonra yanlışlıkla yandaki dükkâna girip adama soruyor “elemsiz sen mi deliyorsun?” Adamcağız şaşkınlıkla bakakalıyor.

Halep’te çok güzel eşofmanlar yapılır. Antuvan isminde bir Hristiyan dükkâncı vardı çok güzel şeyler satardı ve Safa’da hep kızlarla oraya giderlerdi. Safa eşi Ghassan Beyle birlikte yine bu dükkâna gidiyorlar. Dükkâncı da o yıllarda hem çok yaşlanmıştı hem de çok şişmandı birde şeker hastalığı vardı. Giriyorlar içeri, “merhaba Antuvan, merhaba Safa Hanım, nassın eyimisin, ne arzu ediyorsun, eee kızlara eşofman istiyorum girişinden sonra şunu istiyorum, bunu istiyorum şeklinde devam ediyor. Antuvan da biraz önce yemek yemiş, şekerden dolayı da uykusu gelmiş, pantolon kemeri de sıkmış. Safa çıkarılanlara bakarken o da pantolonun kemerini açmış. Bunları beğenmeyen Safa şunu da indir bunu da indir diye adamı zorlarken ellerini yukarı kaldıran adamın pantolonu düşüyor. Adam kalıyor pantolonsuz. Pantolonu çekecek ama çok şişman çekemiyor bir türlü. Bu sefer Safa yardım ediyor çekiyor çekiyor oda bir türlü çekemiyor ve tam o sırada bir karı koca içeri giriyorlar. Adam şaşırıyor “aman ne oluyor burada” diyor ama eşi merak etme Anuvan’ın panolunu düşmüş Safa ona yardım ediyor diyerek eşini sakinleştiriyor. Şansa bakın ki gelenler yabancı değil yoksa tam bir rezalet olacak.

Gecenin saat 01.00 ne kadar sohbetimiz devam etti. Kuzenim Mustafa Çapanoğlu, abi yanınızda fotoğraf makinesi var mı diye sordu. Çantamdan makinemi çıkardım. Ghassan Bey, makineyi bana verin “Çapanoğullarının” topluca bir resmini çekeyim dedi. Safa Hanım “aman o çekmesin, bir lokantada resmini çekeyim dedi, resmi fotoğrafçıdan aldık arkamda garson duruyor.”

29.09.2016


Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00