BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 24.10.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
192
Dün
:
4633
Toplam
:
14652672
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
ÇAPANOĞLU YUSUF ZİYA BEYİN TORUNU SAFA TERMANİNİ ASWAD’DAN ANLATIYOR(2)
capanoglukadir@yahoo.com.tr
1920 yılında meydana gelen o meşum ve talihsiz Çapanoğulları hadisesinde Suriye’ye kaçarak canını kurtaran Çapanoğlu Yusuf Ziya Bey’in (bkz. Yozgat Gazetesindeki köşem YILMAZ GÖKSOY, SABRİ KOÇAK VE HAYATI ROMAN ÇAPANOĞLU YUSUF ZİYA BEY) torunu Safa Termanini, eşi Ghassan Aswad ve İzmir’den günü birlik gelen kuzenim Mustafa Çapanoğlu ile sohbet ediyoruz.

Safa Hanım anlatıyor; Nenem Asiye Hanımın saçları çok uzundu (1920 yılındaki talihsiz Çapanoğlu Hadisesinde canını kurtarmak için Suriye’ye kaçan Çapanoğlu Yusuf Ziya Bey’in eşi ). Oturunca yerlere gelirdi, öyle çok güzel bir hanımdı. Annem de çok güzeldi (Ziya Bey’in kızı Naile Banu Hanım). Annem İzzet Teyzeye( Halep’teki Mevlevi şeyhi Celalettin Çelebinin annesi) dedi ki “gel bir hamama gidelim.” O vakitler Halep’te çok güzel çarşı hamamları vardı. Annemin evlendiği ev (eşi Abdüsselam Beylerin evi) büyük bir ev, altta odalar var üstte odalar var, hamamı da var. Dedi ki “hamama gidelim”, Fatma’yı da alalım (Celalettin çelebinin kız kardeşi). Gittik dördümüz hamama. Biz hamama gitmeden önce söyleriz hamamcıya, biz geliyoruz (Termanini ailesi), bize ayrı bir yerde üç kurna hazırlar. Nenem de o gün Raca’ya (natır) söylememiş bize oda ve kurna hazırlayın diye. Öyle birden karar verildi gittik hep beraber.

Nenem içerde bir kurna gördü. Hep beyaz mermer, sular taşıyor. İzzet gel buraya oturalım demiş. O da “başkaları için ayrılmış olmasın” demiş. “Yok, yok bu kimsenin değil bak boş” demiş. Biz oraya oturduk. Fatma abla, annesi İzzet Teyzenin saçlarını çözmeye bizde başımızdan suları dökmeye başlamıştık ki baktık öyle endamlı bir güzel hanım geliyor. Geldi önümüzde durdu ama üzerinde peştamal yok, anadan üryan. Ben utandım yüzümü nenemin kucağına koydum. Kadın dedi ki siz yanlış oturmuşsunuz bu kızların kurnası. Nenem de dedi ki; Eee! Bizde kızız. Kadın şaşırdı “sizde mi kızsınız” dedi. O sırada kadının arkadaşı da geldi o da öyle anadan üryan. Ne oluyor diye sordu. Kadın dedi ki “bunlar da kızmış”. Ama gitmediler başımızda bekliyorlar. Nenem dedi ki ne bekliyorsunuz? Dediler ki bu bizim kurnamız. Nenem, kurna murna yok biz geldiğimizde boştu bizde buraya oturduk. Ama dedi kadın “burası kızların” kurnası buraya kimse oturmaz. Nenem kızdı, “bizde kızız geldik oturduk “dedi. Biraz sonra natır Ayşe Hanım geldi. Telaş ile “Asiye hanım kalkın buradan” dedi. Nenem kızdı “biz niye kalkalım, kimmiş bunlar peştamalsız geziyorlar ayıp, ayıp” dedi. Ayşe Hanım eğilip yavaşça” bunlar kötü kadınlar haftada bir gün buraya bu kurnaya gelirler onun için buraya hiç kimse girmez” deyince nenem, amaan diyerek başında sabunlarla dışarıya koşmuştu.

Nenem Asiye Hanım, kardeşi Ayşe teyzem Suriye de kaplıcaya gitmek istiyorlar. Kaplıcanın olduğu yerde bir ev kiralıyorlar. Oraya bazı eşyalarda götürmek lazım. Babam Abdüsselam Bey yük de taşıyan bir araba tutuyor. Eşyaların bir kısmını içine bir kısmını da üstüne yüklüyorlar. Babam kaplıcada kestirip yesinler diye bir de koyun alıyor. O’nu da arabanın üstüne koyuyorlar. Nenem ve teyzem de içine binip yola koyuluyorlar. Yolda giderken yukarıdan bir şey sızıyor nenemin başörtüsünden alnına oradan da aşağıya doğru sızıyor. Nenem merak ediyor, parmağını sürüp tadına bakıyor. “Sirkeye benziyor, yukarda sirke mi varmış?” diyor. Ayşe Teyzem de tadına bakıyor, ”limona benziyor, limonlar mı ezildi acaba?” diyor. Kaplıcaya vardıklarında bakıyorlar ki yukardaki koyun işemiş. Nenem çok kızmış, üç gün babama küsmüştü.

Halep’te otobüsle bir yere gidiyorum. Önümde oturan kadının yanında birisi oturuyor. Başında Arap erkeklerin başlarına örttükleri “kefiye ”gibi bir şey var ama bildiğimiz beyaz çarşaf. Kadın da hem söyleniyor hem de ara sıra kızgınlıkla yanındakinin başına vuruyor. Dayanamadım müdahale edip sordum. Hanım neden yanındakinin başına vurup duruyorsun ve onu nereye götürüyorsun. Dedi ki bu benim oğlum, doktora götürüyorum. Neyi var diye sordum. “Lazımlığı başına geçirmiş, çıkaramıyorum, onun için doktora götürüyorum” dedi.

Yozgat’ta Mahcemal teyzem çok dindar bir insandı. Hanımların yaptığı kabul günleri gibi her hafta hanımları evinde toplar zikir çekerlerdi. Esma teyze de(yazarın babaannesi) Mahcemal, bırak bu işleri bir gün uçacaksın vallahi derdi. Yine bir zikir gününde işgüzar bir komşunun şikâyeti üzerine polis eve baskın yapar. Evdekilerin kimler olduğunu bilmek için isimlerini sorarak bir deftere kayıt edip birer birer bırakırlar. Horozun Hüsniye dedikleri bir hanım da korkusundan sedirin altına saklanmışmış. Evde sesler kesilince sedirin örtüsünün altından gördüğü bir ayağa ayağı ile dürterek gittiler mi, gittiler mi diye sormuş. Sorduğu kişi evde tek başına etrafa bakan bir polismiş. Evdekilerin isim listesi polis dairesine (karakol) gidince oradaki polis müdürü soyadlarından kimler olduğunu anlamış ama yapacak bir şey yok olan olmuş. Beyler, polis dairesine şikâyete gidince “bir yanlışlık olmuş” diyerek özür dilemiş.
Halep’te komşumuzun da bizim de arabamız aynı renkte Mazda marka idi. Bir gün araba ile bir yere gitmem gerekti. Çıktım arabaya bindim. Arabanın içi pek pisti. Ghassan neden temizletmemiş diye kızdım. Hareket ettikten sonra gayri ihtiyarı aynadan eve doğru baktım Ghassan balkondan elini kolunu sallayarak bana artistik hareketler yapıyor. Önce mühimsemedim sonra ne demek istiyor diye durdum. Meğer bindiğin araba bizim değil diyormuş. Bizim anahtarımızla komşunun arabası nasıl açıldı nasıl çalıştı şaştık.

Halep’te otobüsle bir yere gidiyorum. Otobüs kalabalık. Bir süre ayakta gittik. Sonra 50 yaşlarında bir adam kalkıp bana yer verdi. Teşekkür edip oturdum. Yanımdaki koltukta bir delikanlı oturuyor ama hiç oralı olmuyor. Yanımızda ayakta duran bir kadın dayanamadı delikanlıya dönüp “eşşek” kadar adam kalkıp yer verdi sen hala oturuyorsun” dedi. Aslında yer veren adamı yüceltmek istemişti.
Çocukların en büyüğü yani ilk çocuk olmam dolayısıyla babam Abdüsselam Bey beni kimselere layık göremedi. Evimiz yirmi iki odalıydı. Çok gelen gidenimiz olurdu. Babamın hem aileden gelen bir saygınlığı vardı hem de Üniversitede hocaydı, vezirlik de(bakan)yapmıştı. Doktora yapanların tezlerini babam imzalardı. Üç defa nişanlandım her biri bir sene sürdü ama babam beni bir türlü veremiyordu. Hep nikâhtan döndüm. Ghassan’ın ailesi bize komşu idi ve annelerimiz görüşüyordu. Ghassan ısrarla beni istedi ve aldı. Ben o yıl Hukuk Fakültesi 4. Sınıfta idim. O da mühendis olmuştu. 1967 yılında evlendik. Dört kızımız oldu. Zeyna, Lina,Louma,Souha.

Safa Hanım’ın eşi Ghassan Aswad anlatıyor; Safa Hanım her şeyi merak eder her şeye karışır, bu yüzdende başına çok şey gelir. Dubai’den yola çıkmadan önce kızımız dedi ki; “İstanbul’da da her şeye karışma herkesle konuşma.” Bir ahbabı ziyarete gitmek için taksiye bindik. Yine dayanamadı şoföre sordu “Oğlum, sen İstanbullu musun?” Şoför “ yok teyze Erzurumluyum.” Dayanamadı yine sordu “Alevi misin?” Şoför akıllı adammış cevap vermedi.

Halep’te arabamızla bir yere gidiyoruz. Yolumuzun üstünde bir Hristiyan’a ait çok gösterişli ve birkaç katlı bir villa vardı. O gün binanın önünde çok çiçek vardı. Safa hanım çiçekleri görünce gene dayanamadı. Dur bakayım buraya yeni bir mağaza açılmış galiba girip bir bakalım ne satıyorlar dedi. Emir büyük yerden durdum. Ben gelmem sen bak gel dedim. Gidiyor kapıdan içeri giriyor. İçerde buyurun hanımlar bu tarafa diyorlar. Meğer cenaze evi imiş.

Yine bir ahbapları ziyarete gitmiştik. Hanımlar kendi arasında biz erkeklerde kendi aramızda sohbet ediyoruz. Bir ara Safa Hanım sordu. “Fatma Hanım nasıl iyi mi?” Fatma Hanım öldü dediler.” Safa Hanım oh oh maşallah allah iyilikler versin, eşi nasıl?” dedi. Hanımlar şaşkınlıkla eşi de öldü dediler. Safa hanım yine “oh oh maşallah allah iyilikler versin” dedi. Kulağımı işaret ederek kulağındaki apareyin kapalı olduğunu işaret ettim. Açınca da sorduğun kişiler ölmüş dedim. Çok utandı mahcup oldu.
Kızımızı ziyarete gittik. Evde daimi yanlarında kalan Finli bir hizmetçi ile birde temizliğe gelen bir hanım var. Ben torunlarımla meşgul iken Safa Hanımdan uzun konuşma sesleri gelmeye başladı. Kiminle konuşuyor acaba diye merak ederek sesin geldiği yere gittim. Baktım Finli hizmetçiyi karşısına oturtmuş onunla konuşuyor, daha doğrusu Safa hanım konuşuyor kız dinliyor. Kızcağıza sormuş “sen hangi dindensin?” O’da Budist olduğunu söylemiş. O’na uzun uzun Müslümanlığın güzelliklerinden bahsediyor. “Yahu sana ne dedim kızın dininden, bırak ta işini yapsın.”

Yine bir gün çok önemli şeyler anlatıyorum, anlamış gibi başını sallıyor. Birden sordum; “ben şimdi ne söyledim?” Cevap yok öylece yüzüme bakıyor. Tekrar sordum” ben şimdi ne söyledim?” Anladım ki kulağındaki aparey kapalı. Ghassan Bey bunu anlatınca Safa Hanım “ bazen beni ilgilendirmeyen o kadar çok şey anlatıyor ki apareyi kapatıyorum” dedi.

Kızkardeşi Nouha Ghassan Hanımda şunları anlatmıştı; Safa ablamın torunu Louma çarşıda alışveriş yaparken bir dükkânın camına yapıştırılmış bir kâğıt görüyor. Kâğıtta şöyle yazıyor. Elemsiz (acısız) kulak delinir. Eve gelince anneannesi Safa Hanıma söylüyor. O da birkaç gün sonra yanlışlıkla yandaki dükkâna girip adama soruyor “elemsiz sen mi deliyorsun?” Adamcağız şaşkınlıkla bakakalıyor.

Halep’te çok güzel eşofmanlar yapılır. Antuvan isminde bir Hristiyan dükkâncı vardı çok güzel şeyler satardı ve Safa’da hep kızlarla oraya giderlerdi. Safa eşi Ghassan Beyle birlikte yine bu dükkâna gidiyorlar. Dükkâncı da o yıllarda hem çok yaşlanmıştı hem de çok şişmandı birde şeker hastalığı vardı. Giriyorlar içeri, “merhaba Antuvan, merhaba Safa Hanım, nassın eyimisin, ne arzu ediyorsun, eee kızlara eşofman istiyorum girişinden sonra şunu istiyorum, bunu istiyorum şeklinde devam ediyor. Antuvan da biraz önce yemek yemiş, şekerden dolayı da uykusu gelmiş, pantolon kemeri de sıkmış. Safa çıkarılanlara bakarken o da pantolonun kemerini açmış. Bunları beğenmeyen Safa şunu da indir bunu da indir diye adamı zorlarken ellerini yukarı kaldıran adamın pantolonu düşüyor. Adam kalıyor pantolonsuz. Pantolonu çekecek ama çok şişman çekemiyor bir türlü. Bu sefer Safa yardım ediyor çekiyor çekiyor oda bir türlü çekemiyor ve tam o sırada bir karı koca içeri giriyorlar. Adam şaşırıyor “aman ne oluyor burada” diyor ama eşi merak etme Anuvan’ın panolunu düşmüş Safa ona yardım ediyor diyerek eşini sakinleştiriyor. Şansa bakın ki gelenler yabancı değil yoksa tam bir rezalet olacak.

Gecenin saat 01.00 ne kadar sohbetimiz devam etti. Kuzenim Mustafa Çapanoğlu, abi yanınızda fotoğraf makinesi var mı diye sordu. Çantamdan makinemi çıkardım. Ghassan Bey, makineyi bana verin “Çapanoğullarının” topluca bir resmini çekeyim dedi. Safa Hanım “aman o çekmesin, bir lokantada resmini çekeyim dedi, resmi fotoğrafçıdan aldık arkamda garson duruyor.”

29.09.2016


Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ANTALYA SEYAHATNAMESİ

Yazınız hoşuma gitti, çok akıcı, tasvirler insanın aklında canlanıyor, insanlar için yapilan eleştiriler de gayet dozunda bence böyle paylasımlara çoğumuzun ihtiyacı var, sahip olunmasa da hayal edip biraz ruh tatmini yaşamak bile bize hoşluk ve rahatlık veriyor.
AHMET KAPANCI -- 15.10.2018 14:44
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Çapanoğlu Derviş Bey
Ermeniler KELLER köyünde kesilmişlerdir... bunu Osman Paşa Tekke köyünden olan annem de anlatırdı... Hatta bir kız çocuğu kıyımdan müslüman olup sadece o kurtulur.. bu kızı Osman Paşa Tekke köyüne getirirler.. yetişkin olunca yaşlı bir adamla evlendirirler... Sanırım Menderes döneminde olacak istanbul dan ermeni aileler gererek bu kızı bulmuşlar... Annem ismini de söyledi ama ben unuttum... kızın genç kızken köyde terzilik yaptığını ama yüzünün hiç gülmediğini de söylerdi.. Ermeniler ayaklanacak diye bunların tehcire tabii tutulması Stalinin Kırım türklerine yaptığının aynısı ve insanlık suçudur. Perinçek dönek bir tip olarak boşuna talat paşa'yı günahlarından arındırmaya çalışıyor. Osmanlı Türkleri de sevmeyen anakronik bir devlet sonuçta
Mevlevi Dedeoğlu -- 11.10.2018 01:05
YOZGAT’IN SIĞIRI
Yorumunuz

Sayın Abdülkadir Çapanoğlu. Yazınızı bilgilenerek ve zevkle okudum.
Bence yazdıklarınız bir anı değil bir tarih. Ellerinize, belleğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim, lütfedip bana da gönderdiğiniz için.
Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)
Olcay Akkent -- 08.10.2018 08:32
YOZGAT’IN SIĞIRI
Sayın Çapanoğlu,
Bu anlattığınızı aynen yaşayan biri olarak hatırlattığınız için teşekkür ederim. Bizim de iki ineğimiz vardı. Bugün Bozok Ün. Rektörlük binası olan eski Cumhuriyet Mektebi'nin (ben 1951-54 arası orada okudum) doğu taraftaki bahçe kapısının tam karşısında (yanılmıyorsam halen Ceylanlar Apt. nın yerinde) iki katlı, büyük üç bahçeli beyaz konak dedemin idi. Ben ve ikisi kız biri erkek üç kardeşim orada doğduk ve 1954 yılına kadar orada büyüdük. Dedeniz Muhlis Bey’in Çerkes Ethem'in yakıp yıktığı konağın harabelerinin yakınındaki konaktan bahsediyorum. Birbirine bitişik üç bahçenin dip tarafında, güneydekinden bir kapıyla girilen samanlık ve oradan yine bir kapıyla geçilen ahırımızda bu iki ineği annem beslerdi. Sabah erkenden mektebin ve evimizin arasındaki sokaktan geçip aşağı özün üstündeki köprüyü geçerek oradan doğuya, Yeni Cami mahallesine yönelen ikinci bir sığır sürüsü daha vardı. Bizim iki inek ona katılır ve akşamüzeri böğürme sesleri arasında aynı yoldan geri döner, evin önünden geçen inekler arasından annem bizim inekleri içeri alırdı. Şunu hep özlemle anarım ki o sayede bol bol yoğurt, tereyağı, kaymak ve süt soframızdan eksik olmazdı. Hikâyenin geri tarafı sizin anlattığınızın aynıdır. Kel Hasan'ın kurabiyeleri, tulumba tatlıları ve kırmızı elma şekerlerini yemek benim de çocukluk zevklerim arasında hasretle hatırladığım ayrıntılardır. Bana bu güzel nostaljik manzarayı hatırlattığınız için çok çok teşekkürler. Selam ve saygılar.
A. YAŞAR OCAK -- 07.10.2018 17:22
YOZGAT’IN SIĞIRI
Çok güzel bir yazı.Kaleminize sağlık.Çocukluğumu hatırladım bizim köydede (Tekirdağ/Ferhadanlı)gittiğimde aynı güzelliği yaşardım.Maalesef o yüzlerce İnekten 1 tane bile kalmamış.
MEFKURE SONÜSTÜN -- 07.10.2018 09:03
GERÇEK BİR AŞK ÖYKÜSÜ
Hocam yaşam o kadar kutsalki içerisinde VAR ettiği güzellikleri ayrıştırmaz ama biz insanız diyemeyenler bu yaşamı altüst etmekteler umarım bu güzel yaz diziniz bizlere rehber olur, saygılar.
Mahmut erdem -- 29.09.2018 19:07
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
İstanbuldan takip ettiğim biri olarak Şakir paşa ve çapanoğlu ailesinin bu memleket için ne kadar fedakarlıklar yaptıklarını okuyunca insanın içinde bir burukluk oluyor haksız yere sıkıntılar yaşamalarından dolayı ama onlara minnet duyarak saygıyla anarak Allah cc rahmet eylesin makamları cennet olsun
Mahmut kara -- 21.07.2018 02:02
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
Merhaba Abdulkadir bey
Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum gerçekten şunu anladım eğer bugünkü teknoloji olsaydı Ahmet şakir paşa (yazık çok üzüldüm)dan diğer fedakar çapanoğlu aileleri çok daha düzgün anlışılırlardı. Maalesef çok değerli hizmetleri bulunan insanlar kendilerini ifade edememiş seslerini istedikleri biçimde ulaştıramamış ve büyük mağduriyet yaşamışlar. Ama bugün hakiki gerçekler gün ışığı gibi ortada o yüzden mekanları cennet olsun. Sizede ayrıca teşekkürler bu olayları daha düzgün biçimde bizlere ulaştırdığınız için ,

Saygılarımla,
MAHMUT KARA -- 20.07.2018 19:50
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Acizane köşemde yayınladığım yazılarıma zaman ayırıp yorum göndermek lütfunda bulunan okuyucularımıza en kalbi teşekkürlerimi arz ederim. Sehven yorumlarının altına isim yazmayı unutan sayın okuyucularımın köşemdeki mail adresimden (yazı başlığının altında) bana ulaşmalarını hasseten rica ederim.Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.07.2018 10:46
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Uzun süre okuyamadım okuduğumda engüzel yazı oldu emeğinize sağlık hocam
Adınız ve Soyadınız -- 09.07.2018 16:56
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00