BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.02.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
188
Dün
:
5063
Toplam
:
13454163
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DOKTORSUZ TEDAVİLER ve OCAKLAR (2)
capanoglukadir@yahoo.com.tr
“Yozgat’ta “siğil ocağı” olduğu bilinen bir öğretmen vardı. Bir dua okuduktan sonra kaç siğil varsa bir ipliğe o kadar düğüm atar onun su içinde duran bir taşın altına konulmasını isterdi. Kısa bir süre sonra siğiller geçerdi.”

Değerli okurlar burada bende yine birilave yapayım. Cennetmekân anneannem Leyla Cerit Hanım da ellerde çıkan siğillerin ocağı idi. O da siğile bir dua okur sonra üzerini mürekkep kalemi ile birazcık boyardı. Ben bu olayı cilt doktoru dostumuza bu nasıl oluyor diye sorduğumda şöyle izah etmişti.
“Siğil ocağı olan kişinin yaptığı faydalıdır. Siğil, daha çok vücudun bağışıklık sisteminin zayıf olduğu zamanlarda ortaya çıkar. Araştırmalara göre en çok 10-20 yaşlar arasında görülür. Siğillerin hemen hemen yarısı hiç bir tedavi uygulamadığınız takdirde iki yıl gibi bir sürede yok olur. Derinin üstünde çıkan Human Papilloma Virüs – HPV olarak adlandırılan bir infeksiyondur. Virüs derinin en üst hücrelerine etki ederek, hücrelerin artmasına ve çok fazla keratin üretmesine neden olur. Kendisine dua okunan kişi siğillerinin geçeceğine inanıp bunun sonuncunda moral bulduğundan, güçlenen bağışıklık sistemi kısa bir süresonra virüsü vücuttan atar.”

“Birde tıbben izah edilemeyen ama bir rastlantı sonucu rahatsızlıklarından kurtulan insanlar var. Yozgat’ta geçirdiği bir bunalım sonunda akıl hastası teşhisi konan bir adam akıl hastanesine yatırılır. Günlerden bir gün bir elmayı paylaşamama yüzünden başka bir akıl hastası ile kavgaya tutuşur. Kavgaya karışan başka bir akıl hastasının savurduğu bir yumruk bunun burnuna isabet edince bir hayli kan boşanır. Kan boşalmasından sonra kendine gelen adam bakar ki bir akıl hastanesinde bulunuyor. Şaşkınlık içinde ben neden buradayım diye kendi kendine sorar. Adamın akıl hastası olmadığı bir bunalım geçirdiği, şiddetli bir burun kanamasından sonra eski sağlığına kavuştuğu anlaşılınca taburcu edilir. Yaşanan bu olay, doktorların tedavi edemediği akıl hastasını bir deli tedavi etti denilerek epeyce bir süre gündemde kalır.”

“Yine Yozgat’ın ilçesi Sorgun’un bir köyünde bir kadın koşarak öğretmen Hamdi Bey’e gelir “aman hocam yetiş, benim herif iki çocuğumu bidona koydu boğacak” diye yardım ister. Hamdi Bey, koşarak gelir bakar ki kadın doğru söylüyor. Adam küçük çocukları bidona koymuş su dolduruyor. Ne yapıyorsun be adam diye kızıp sorgulayınca“turşu kuruyorum” diye cevaplar. Akli dengesi yerinde olmadığı için günlerini sağa sola sataşarak geçiren bu adamcağızbir gün bir eşek arısı yuvası görür. Bal yeme arzusu ile yuvaya çomak sokunca eşek arılarının hücumuna uğrar. Davul gibi şişen ve acılar içinde kıvranan adamı köylüler çamura bularlar. Hamdi Bey, bu olaydan sonra adam sağlığına kavuştu akıl hastalığından kurtuldu diye anlatırdı.”

“Milletvekilliği de yapan Saray köyünden Faik Erbaş vardı, yaşlı bir zat idi. Rahatsızlanınca Ankara’ya doktora gider. Doktor mide kanseri teşhisi koyar ama kendisine söylemez. “Amca istediğin gibi ye iç gez keyfine bak” deyince anlar. Köye dönünce iki kilo bal getirtir, içine alabildiği kadarınca papatya kurusu karıştırır ve sabahları iki kaşık yiyerek hastalığı atlatır. İki üç sene sonra tekrar aynı doktora gider. Doktor eski hastasının vefat ettiğini düşünerek senin bir kardeşin vardı nasıl oldu deyince iyi, iyi diye cevaplar.”
“Bir Türk Profesör Hanım soğandan o kadar hoşlanmazmış ki davetlere bile gitmezmiş yemeklerde soğan var diye. Ayak parmaklarında yaralar oluşuyor. Türkiye de tedavi olamayınca tavsiye üzerine İngiltere’de bir profesöre gider. Profesör “hangi millettensiniz” diye sorar, o da Türk olduğunu söyler. İngiliz Profesör itiraz eder hayır siz Türk olmazsınız çünkü Türkler çok soğan tüketir, soğan yiyenlerde de bu hastalık olmaz der. Profesörümüz ondan sonra çantasında kuru soğan taşımış gittiği davetlerde bile çantasından çıkarıp yumruğu ile ezerek yemeye başlamış.”

“Değerli Yılmaz Göksoy hocam diyor ki; benim de bacağımda sebepsiz bir morluk olunca bu soğan hikâyesi aklıma geldi. Taze mahsul kuru soğan yedim aynı gün morluk kırmızıya dönüştü ertesi günü kırmızılıkta geçti.

Ocak olayını izah ederken buldukları tedavi şekillerini atadan evlada bir sır olarak sakladıklarından bahsetmiştik. Çin’de de otlardan, köklerden yeni bir boya bulanlarda ürettikleri bu boyalardan kullanacakları kadarını alıp kalanını kendilerinin bildiği bir yere gömerek saklarlarmış. Osmanlı padişahlarının zehirlenme ihtimaline karşı Çin’den getirttikleri özel yemek ve fincan takımları vardı. Bunlara fağfuri tabak veya kâse (Kâse-i Fağfur) fağfuri fincan (Çin'de yapılmış kâse, tabak, vazo vb. porselen eşya)denirdi. Bu çok özel boyalarla imal edilmiş tabak veya fincanlar içlerine zehirli madde konduklarında renk değiştirirlerdi. Bunlardan bir tane de Çapanoğlu Süleyman Bey’de olduğu rivayet edilirdi. Osmanlı Rus harbi için hazırladığı büyük ordusu ile İstanbul’a geldiğinde çok hoşnut olup kendisine vezir muamelesi yaparak hilat giydiren ve sırtındaki samur kürkü hediye eden Sultan III. Selim tarafından hediye edildiği rivayet edilir.İçinde zehir varsa dibindeki gül resmi o kadar belirgin hale gelirmiş ki kahvenin içinden bile görülebilirmiş diye anlatılırdı.” (Bitti)

18.05.2016

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
TOPAL MOLLA
Tarihimizin bir yerlerinde gizlenmiş olan eşsiz bilgileri bizlere sunduğunuz için minnettarım. Hep sevgi yüklü kalın. Saygılarımla.
OĞUZ KARLI -- 16.02.2018 12:18
24 KASIM
ALLAH rahmeteylesin babannemin dedesi olur fazlı bilecen hatırlanması ne hoş..
Özgür tekin -- 09.02.2018 14:54
YOZGAT’TA BİR DEVLET BAKANI
Sayın Çapanoğlu merhaba
(Rahmetli babamla rahmetli Derviş Bey oğlu İsmail Çapan iki kardeş gibiydiler, babam İsmail Bey amcaya hep Çapanoğlu diye hitap ederdi, birbirleriyle çok şakalaşırlardı, ailece çok sık görüşürdük. Hanımı rahmetli Sariye Hanım Teyze, annemle "ahretlik bacısı" idiler. Hepsinin mekânı cennet olsun. Oğulları Doğan ve İsa ise çocukluk arkadaşlarımdı. Ben de size müsaadenizle, sakıncası yoksa Çapanoğlu diye hitap etmek isterim).
Merhum Mehmet Kemal Aydoğan (yanlış bilmiyorsam Mustafa değil Mehmet, oğlu daha iyi bilir) Yozgat İmam-Hatip Okulu'nda (o zaman ...Lisesi değil Okulu idi) bizim müdürümüz idi. Sanırım 1962 de emekli oldu veya kendi ayrıldı. Ben o okulda 1956-63 arası öğrenci idim. Bizim Resim ve Yurttaşlık Bilgisi derslerimize gelirdi aynı zamanda. Mükemmel bir fotoğrafçı ve ressam idi. Meşhur o "Bulutlarda Atatürk" fotoğrafı uzun yıllar ilk, orta ve liselerde, İmam-Hatip okullarında hep asılı idi. Merhum öğretmenimiz çok sempatik, güler yüzlü ve espritüel biri idi. Oğlunu o yıllarda henüz küçük çocukken tanıdım, sonra da bir daha görmedim, sık sık babasıyla gelirdi okula. Kayın biraderi ve meşhur Edhem Hafız'ın oğlu (çok muhterem öğretmenimiz) Ahmet Akman ise hem Gazipaşa İlkokulu’nda hem İmam-Hatip'te yıllarca öğretmenimiz oldu. Oğulları rahmetli Ergin Ağabey'i (mimar idi ve genç yaşta vefat etti maalesef) tanırdım. Küçük kardeşi Bilgin ise mahalleden benim ve Taha Akyol'un oyun ve mektep arkadaşımızdı. Birden hatıralar canlandı.
Selam ve saygılarımla,
A.Yaşar Ocak -- 04.02.2018 15:15
YOZGAT KÜLTÜR MERKEZİ
Değerli dostum,
Yozgat Kültür Merkezi, İstanbul’a yolum düştüğünde ilk ziyaret edeceğim mekan olacak. Bu merkezi böyle dört dörtlük inşa etmek her babayiğidin harcı değildir. Ellerine sağlık bu yolda gayret gösterenlerin. Siz de inşayı taa baştan alıp merkezin sunuma hazır hale geliş aşamasına kadar geçirdiği evreleri, verilen mücadeleyi ve gayretli çalışmaları ne güzel anlatmışsınız. Varlığınız daim ola aziz dostum.
Ben de Yozgat Kültür Merkezi’nin yapımında ve yaşatılmasında insan üstü gayret gösteren Sayın Başkan Ahmet Yılmaz başta olmak üzere, maddi manevi destek veren herkese candan teşekkür ederim.

Mustafa Topaloğlu -- 22.01.2018 14:30
CEP TELEFONU YASAKLANSIN MI, YASAKLANMASIN MI?
Abdülkadir Bey,
Eskiden Mafialar vardı, her taraflar bunların kontrolündeydi. Kanun kuvvetleri bile bunlarla uğraşamazdı. Şimdilerde bunlar bitti gibi göründüysede bu sefer MEDYA MAFİACILIĞI BAŞLADI!.Yok artık makinalı ile taramıyorlar ama milyonların önünde delilsiz, evraksız, kulaktan gelen yalan dolanlarla İNSANLARI LEBLEBİ GİBİ HARCIYORLAR.
Diyeceksinizki ülkede kanun var, mahkemeler var. YOK...ben inancımı kaybettim. Şayet bu ülkede kanun olsaydı bir kere bu medya mafialarına DUR DERLERDİ. Ama birde şu var hani derler ya '' bu başa bu tarak '' ayni öyle. Böyle seyirciye böyle show. Ülkelerde TV programlarının içeriğini seyircinin isteği belirler. Şu an kaç milyon Türk sınırımızda ne oluyoramı bakıyor yoksa kim ile kim
''ne!'' etmiş o programlarımı seyrediyor?
Bu gündüz programlarında güya avukatlar var !!! Yahu bu kadar belgesiz itelemeye, kariyer sahibi insanları rezil etmeye, aile mahremiyetini car car car açıklamaya ne HAKLARI VAR ?
Heye heye taşıyın mahkemelere...Kanal kiminmiş ? Showu yapanların arkalarında kimler varmış, reytingden kaç para dönüyormuş...
Şöyle bitireyim, BAZEN SERT KAYALARADA ÇARPILIR !
hamiyet Nagel -- 17.01.2018 14:43
ŞU HRİSTİYAN BAYRAMI
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yeni yıl olgusunu irdeleyişinizden dolayı sizi kutluyorum. Okuma kültürü çok zayıf bir toplum olduğumuzdan insanlarımız çok rahat yönlendirilebiliyor. Bir de bilinçli biçimde yapılan yanlış yönlendirmeler devreye girince iş çığırından çıkıyor. Kendi kültürel değerlerimizi başkalarına öyle kolay kaptırıyoruz ki anlatmak olanaksız. Çünkü bu değerlerimizin farkında değiliz. Yeni yıl olayı da böyle. İslamiyetin benimsenmesinden önce kutladığımız yeni yılı, kendi kültürümüz çerçevesince tüm dünyaya yayacağımız yere, özellikle Batı kültürünün dinsel yaklaşımlarına teslim etmişiz kendimizi. Kuşkusuz biraz da İslamiyetin bazı kesimlerce bir çıkar aracı olarak kullanılmasının da bunda etkileri var. Durum böyle olunca ne yazık ki insanların bir özel günü çoluk çocuklarınca eğlenerek geçirmesi bazı çevreleri rahatsız ediyor. Acaba yazınızı okuyunca yeni yıl kutlamalarına bir Hıristiyan geleneği olarak bakanlar ne diyecekler?...
Saygılarımla.
Muhsin Köktürk -- 01.01.2018 18:43
CAHİLDİM DÜNYANIN RENGİNE KANDIM
Koskoca bir şehirde böyle saçma sapan bir pazar anlayışı olurmu. Pazar yeri diye yaptıkları yerde otopark yok, süt yoğurt pazarı yozgatın bir ucunda sebze meyve pazarı öbür ucunda böyle bi pazar Yozgat Yozgat oldu olalı görmedi. Rezalet diz boyu efendiler sahipsiz memleket. Herşeyin bir kuralı usulü kaidesi olur. Pazar pazar benzemez oldu. Böyle gidrse bırakın çoruma semer satmak için getmeyi, yakın zamanda 1 kilo süt almak içinde gitmek zorunda kalacağız.
Adınız ve Soyadınız -- 13.12.2017 14:27
BİR ANI
Sayın Çapanoğlu, gönderdiği yazısından girişimci bir ruha sahip olduğunu tahmin ettiğim Sayın Nusret Alper beyi tebrik ediyorum. Keşke aynı karakterdeki kişiler dernek gibi, kooperatif gibi bir çatı altında örgütlenebilseler. Basından takip ettiğim kadarı ile Yozgat kadınları erkeklerinden daha cesur ve daha girişkenler. Hâlbuki, Yozgat’ımız birçok konuda bakir sayılır. Üzüldüğüm bir taraf da kendi esnafımız varken dışardan gelen esnafın açtığı işyerlerine Yozgat yerli halkının daha fazla itibar etmesi. Bu arada Sayın Belediye başkanımızın gerek lise caddesindeki gerekse kuyumcular caddesindeki düzenlemesinden sonra alışverişte sanki daha bir canlanma olduğu izlenimi taşıyorum. Umarım öyledir. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 07.12.2017 10:45
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu,
Pazardan pazara yazınızı üzülerek okudum. Meyve sebze pazarı ile süt yoğurt peynir pazarının birbirinden uzakta olmasının sebebini anlayamadım. Şehirlerin pazarlarında hepsi aynı pazarın içinde ama kendilerine ayrılan yerlerde olurlar. Bu pazarlarda o kadar çok çeşit var ki mutfak eşyası satanlar, giysi satanlar, güneş gözlüğü satanlar, iç çamaşırı satanlar, ayakkabı satanlar vs. Yozgat pazarında ise bunlar değil köylünün getirdiği ve kendi ürettiği ürünleri kolayca pazarlayabilmesi isteniyor. Umarın Belediye Başkanlığı ve Valilik buna göre tedbir alırlar. Bu araştırma yazınız için sizi kutluyorum. Saygılarımla
SUDE ÖZTÜRK -- 23.11.2017 12:44
PAZARDAN PAZARA
Bu yazanlar doğru ve Yozgat gerçekten bu hale geldiyse Yozgat bitmiş demektir. Alıcının satıcının köylüsüyle kentlisiyle tüm ahalinin pazardan ihtiyaçlarını karşılayabileceği pazar yeri yapılamıyorsa boş yere organize sanayi yapmaktan, sanayileşmekten, tarımı güçlendirmekten bahsetmesin kimse yazık çok yazık. Oysa istimlak edilip güzel bir haftA alık pazar yeri yapılsa alıcı da satıcı da yaşadığı bu sıkıntıdan kurtulur.
RIZA KAYACAN -- 22.11.2017 15:27
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00