BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
207
Dün
:
4601
Toplam
:
13175299
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DOKTORSUZ TEDAVİLER ve OCAKLAR (1)
capanoglukadir@yahoo.com.tr

Değerli okurlar, Yozgat’ımızın yaşayan canlı tarihi, değerli eğitimci ağabeyim Sayın Yılmaz Göksoy (D.1931) Hoca’mın isteği üzerine kendisi ile çok ilginç bir söyleşi yaptık. Bu söyleşiyi köşemde yayınlamamı da bilhassa rica etti. Bana anlattıklarını bende sizlere iletiyorum. Biraz uzunca olan bu ilginç yazımı iki tefrika olarak sunacağım. Bilhassa ikinci bölümde çok ilginç olaylar var.

“Güzel Anadolu’muzda bilhassa köylerde bir takım sağlık problemlerini gidermek için ocak tabir edilen kişiler vardı. Bazı insanlar bir rahatsızlığın çaresini bulunca kimseye söylemezler, buldukları tedavi yöntemleri ile bazı hastalıkları tedavi ederlerdi. Bunlara “ocak” denirdi ve hemen her hastalığın bir ocağı vardı. Ocaklılar geçimlerini genellikle başka işlerden sağlarlar tedaviyi ufak tefek hediyeler kabul ederek hayır amaçlı yaparlardı. Bu kişiler çok yaşlandıklarında yine aileden birisine işin sırrını öğretirlerdi. Buna da el vermek denirdi ve sırrın aile içinde kalmasına özen gösterirlerdi. Kan bağı olmadan yetki alan ocaklıya “izinli” denirdi. “Sebebi elden, dermanı Allah’tan” diyerek yapılan tedaviler çok çeşitli olsa da genelde üç yolla yapılırdı. Em diye tabir edilen ve evlerde merhem şeklinde yapılan bitkisel, hayvansal ve sair maddeler ile yapılan tedaviler. Hastanın vücuduna, bir araçla hafifçe vurmalar, çizme, kesme, delme veya dağlama şeklinde yapılan tedaviler. Hastaya dokunmadan değişik hareketler yapılarak telkin altında bırakıp, psikolojik etkilemeye dayanan tedaviler.”

“Bir sene köylerde uyuz hastalığı çok yaygın oldu. Halk arasında şöyle bir söylenti dolaştı; “Bu sene üzüm olmadı dolayısıyla pekmezde olmadı bu yüzden millet uyuzdan kırılıyor” dediler. Uyuz hastalığını uyuz böceği yapar. Uyuz böceğiinsan derisi altında tünel açarak ilerler. Uyuz böceğininerkeği dişisinden daha büyüktür. İnsanı hasta yapanda,uyuz böceğinindişisidir.Yıllar önceüç Alman Profesörün bir keşfi gazetelerde yayınlanmıştı. Bu Profesörler üzüm kabuğundaki bir maddenin cilt hastalıklarına iyi geldiğini iddia ediyorlardı.”

“Yozgat’a 25 Kilometre mesafedeki Çalılı köyünde çok güzel üzüm bağları vardı. Yozgat’ın yüksek tabakasına satılan üzümler Karadere’den küfelerle gelirken, orta halli memurlar ile esnafın tercih ettiği üzümler kağnılarla Çalılı köyünden getirilirdi. Çalının kızları da çok güzel olurdu. Bilhassa bir ay süren üzüm mevsiminde Çalılının insanları birden bire güzelleşir, güzel üzüm bağlarının üzümünü yiyen çalılı kızlarının da bu yüzden ciltleri güzel olurdu.”

“Köylülerimizde alt çeneden başlayarak kulağa kadar uzanan kırmızı renkli mantar türü bir cilt hastalığı olurdu. Halk arasında buna kızılyüğrük hastalığı denirdi. Bunun da ocağı vardı. Bu hastalığa yakalanalar çare için onun ocağı olan kimseye giderlerdi. Ocak olan kimse biraz sulandırdığı üzüm pekmezini ısıtır, hastalıklı olan bölgeyi onunla pansuman yapar, üzerine de birazcık tükürüğünden sürerdi. Kızıl yüğrük de böylece iyileşirdi. Üzüm pekmezinin içinde bir şey var mıydı bilemem.”

“Şimdi yaşadığım bir olayı daha anlatayım. Gökçekışla köyümüzden Haşim usta diye mesleğinde çok ünlü bir dülger vardı. Evlerde bir marangoz işi varsa özellikle Haşim ustanın yapması arzu edilirdi. Köydeki hanımı yaşlanınca Yozgat’tan bir hanımla ikinci evliliğini yaptı Haşim usta. Ama bir süre sonra kalp hastalığına yakalandı, yüzü morardı nefes darlığı çekmeye başladı. Öyle olunca ikinci eşi bıraktı gitti. O da köyüne döndü. Bağ kaynatılırken üzümler kızlar tarafından çiğnenerek suyu çıkarılır geriye posası kalır. Bu posa da atılmaz tehliz çuvallarına konulup asılır altına da bir teşt konur kalan su damlaya damlaya bu teştte birikir. Bu suya “torba altı” denir ve kabuğun kalan son suyudur. Bal renginde tadı güzel ve çok faydalıdır. Çok tatlı olmaz birkaç bardak rahatlıkla içilebilir. Köydeki eski hanımı bizim dülgere bu sudan içirmeye başlar. Kendilerinin ki bitince komşularının suyunu da alır. Haşim usta iyi oldu tekrar Yozgat’a geldi, başka bir hanımla ikinci bir evlilik daha yaptı 20 sene daha yaşadı.Anlaşılıyordu ki bizim atalarımız yüz yıllar önce üzümün bu yararlarının farkına varmışlar ama bu bilgilerini ilim haline getirememişlerdi.”
“Çocukların ve çoğunlukla bebeklerin bazen daha büyük yaştakilerinde ağzında görülen ve “Pamukçuk” diye isimlendirilen bir infeksiyon olur. Bununda ocağı vardı. Ocak olan kişi bir dua okuduktan sonra parmağını tükürükler sonra kızartma tavasının altındaki is’e sürer, oradan parmağına bulaşan isi çocuğun çenesine, alnına, iki yanağına son olarak da damağına sürerdi. Birkaç gün sonra pamukçuk geçerdi.”
“Güz ayları gelince çocukların çenelerinde sebebini bilmediğimiz yaralar oluşurdu. Bildiğimiz çakmaklar daha o yıllarda yoktu. Sigara filan şeyleri yakmak için 5-6 santim uzunluğunda çelik parçasının ucuna söğüt mantarlarından yapılmış kolay tutuşabilen kav takılırdı. Döğenlerin altına çakılan çakmak taşı bir ele alınır öbür eldeki çelik bu taşa vurularak kıvılcım çıkarılır, çıkan kıvılcımlar ile bu kav tutuşturulur tutuşan bu kav ile de yakılacak şeyler tutuşturulurdu. Yaraların geçmesi için yapılan uygulamada çakmağa kav konmaz. Çakmak taşına çelik parça vurularak bir süre, takriben 5-6 kere bu yaraların etrafında kıvılcımlar çıkarılırdı. Bu işlem yapıldıktan sonra parmağına aldığı tükürüğü yaralara basar birkaç gün sonra da yaralar kururdu. Bu işlemi de bu işin ocağı olarak bilinen kişi yapardı.”

“Gelişmesi gecikmiş çocuklar ile yaz mevsiminde anası babası tarla tapanda çalıştığından yeteri kadar beslenemeyen çocuklar için Büyükincirli köyünde “Tivga Ocağı” vardı. Ocak olan kişi, önce çocuğun alnına kızgın bir mil basardı. Bu milin izi ölene kadar alnında kalırdı ki benimde alnımdaki izi duruyor. Bu kızgın mil basmaktan kasıt çocuğun irkilmesi ile bedenine bazı uyarılar göndermek olabilir. Sonra hazırladığı üzüm asmasının külünü verir. Bunu bal ile karıştırın çocuğa yedirin derdi. Burada sır olan sanırım küle karıştırılan nesnedir.”

“Kışlık yufkalar pişirilirken ya da bağ kaynatılırken daha önce budanarak istiflenen asma çubukları yakılır. Bunların külleri atılmaz yıllarca uygun bir yerde biriktirilir. O kadar birikir ki büyükçe bir tepe olur. Yağmur ile ıslanan bu küller hafifçe sertleşir. Bu kül tepesinin içine açılan tüneller boğmacaya yakalanmış çocuklara iyi gelir. Çocuklar bu tünele girerek rahat nefes alırlar. Hastalıkları geçene kadar bu tünelden yararlanırlar orada oynarlar. İşte bu da boğmacaya yakalananlar için bulunmuş bir tedavi şekli.”
“Sarılığa yakalananlar içinde değişik bir tedavi şekli vardır. Ocaklılar tarafından vücudun belirli yerleri jilet veya ustura ile kesilerek, birkaç damla kan akıtılmakta ve bu işleme “sarılık kesme” adı verilmekteydi. Başka ve daha tehlikesiz bir tedavi şekli de kaysı hoşafı yapılır içine de aileden sağlıklı bir kişinin idrarı katılır sarılık olan kişiye içirilirdi.” Bende (yazar) bu olayı bizzat yaşamıştım. Babamın memuriyeti dolayısıyla 1957-1959 yıllarında Niğde’de bulunuyorduk. Ben orta birinci sınıfta kardeşim ilkokul 5. Sınıftaydı. Kardeşim sarılık oldu. Gözlerinin akı bile sarı olmuştu. Annem elime bir kavanoz tutuşturarak benden idrarımı buna yapmamı istedi. Neden diye sorduğumda tebessüm ederek “lazım” dedi. Öğle tatilinde yemek için eve geldiğimizde annem kayısı hoşafı yapmıştı bir kâse kardeşime verdi. Bana yok mu diye sordum. Yok, kardeşin rahatsız olduğu için sadece ona yaptım dedi. Bende üstelemedim. Sonra öğrendim ki yaptığı hoşafın içine benden aldığı idrarı karıştırmış. Bir süre sonra kardeşimin sarılığı geçti bende bu olayı unuttum.(Devam edecek)

13.05.2016

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00