BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 24.10.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
196
Dün
:
4633
Toplam
:
14652540
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DOKTORSUZ TEDAVİLER ve OCAKLAR (1)
capanoglukadir@yahoo.com.tr

Değerli okurlar, Yozgat’ımızın yaşayan canlı tarihi, değerli eğitimci ağabeyim Sayın Yılmaz Göksoy (D.1931) Hoca’mın isteği üzerine kendisi ile çok ilginç bir söyleşi yaptık. Bu söyleşiyi köşemde yayınlamamı da bilhassa rica etti. Bana anlattıklarını bende sizlere iletiyorum. Biraz uzunca olan bu ilginç yazımı iki tefrika olarak sunacağım. Bilhassa ikinci bölümde çok ilginç olaylar var.

“Güzel Anadolu’muzda bilhassa köylerde bir takım sağlık problemlerini gidermek için ocak tabir edilen kişiler vardı. Bazı insanlar bir rahatsızlığın çaresini bulunca kimseye söylemezler, buldukları tedavi yöntemleri ile bazı hastalıkları tedavi ederlerdi. Bunlara “ocak” denirdi ve hemen her hastalığın bir ocağı vardı. Ocaklılar geçimlerini genellikle başka işlerden sağlarlar tedaviyi ufak tefek hediyeler kabul ederek hayır amaçlı yaparlardı. Bu kişiler çok yaşlandıklarında yine aileden birisine işin sırrını öğretirlerdi. Buna da el vermek denirdi ve sırrın aile içinde kalmasına özen gösterirlerdi. Kan bağı olmadan yetki alan ocaklıya “izinli” denirdi. “Sebebi elden, dermanı Allah’tan” diyerek yapılan tedaviler çok çeşitli olsa da genelde üç yolla yapılırdı. Em diye tabir edilen ve evlerde merhem şeklinde yapılan bitkisel, hayvansal ve sair maddeler ile yapılan tedaviler. Hastanın vücuduna, bir araçla hafifçe vurmalar, çizme, kesme, delme veya dağlama şeklinde yapılan tedaviler. Hastaya dokunmadan değişik hareketler yapılarak telkin altında bırakıp, psikolojik etkilemeye dayanan tedaviler.”

“Bir sene köylerde uyuz hastalığı çok yaygın oldu. Halk arasında şöyle bir söylenti dolaştı; “Bu sene üzüm olmadı dolayısıyla pekmezde olmadı bu yüzden millet uyuzdan kırılıyor” dediler. Uyuz hastalığını uyuz böceği yapar. Uyuz böceğiinsan derisi altında tünel açarak ilerler. Uyuz böceğininerkeği dişisinden daha büyüktür. İnsanı hasta yapanda,uyuz böceğinindişisidir.Yıllar önceüç Alman Profesörün bir keşfi gazetelerde yayınlanmıştı. Bu Profesörler üzüm kabuğundaki bir maddenin cilt hastalıklarına iyi geldiğini iddia ediyorlardı.”

“Yozgat’a 25 Kilometre mesafedeki Çalılı köyünde çok güzel üzüm bağları vardı. Yozgat’ın yüksek tabakasına satılan üzümler Karadere’den küfelerle gelirken, orta halli memurlar ile esnafın tercih ettiği üzümler kağnılarla Çalılı köyünden getirilirdi. Çalının kızları da çok güzel olurdu. Bilhassa bir ay süren üzüm mevsiminde Çalılının insanları birden bire güzelleşir, güzel üzüm bağlarının üzümünü yiyen çalılı kızlarının da bu yüzden ciltleri güzel olurdu.”

“Köylülerimizde alt çeneden başlayarak kulağa kadar uzanan kırmızı renkli mantar türü bir cilt hastalığı olurdu. Halk arasında buna kızılyüğrük hastalığı denirdi. Bunun da ocağı vardı. Bu hastalığa yakalanalar çare için onun ocağı olan kimseye giderlerdi. Ocak olan kimse biraz sulandırdığı üzüm pekmezini ısıtır, hastalıklı olan bölgeyi onunla pansuman yapar, üzerine de birazcık tükürüğünden sürerdi. Kızıl yüğrük de böylece iyileşirdi. Üzüm pekmezinin içinde bir şey var mıydı bilemem.”

“Şimdi yaşadığım bir olayı daha anlatayım. Gökçekışla köyümüzden Haşim usta diye mesleğinde çok ünlü bir dülger vardı. Evlerde bir marangoz işi varsa özellikle Haşim ustanın yapması arzu edilirdi. Köydeki hanımı yaşlanınca Yozgat’tan bir hanımla ikinci evliliğini yaptı Haşim usta. Ama bir süre sonra kalp hastalığına yakalandı, yüzü morardı nefes darlığı çekmeye başladı. Öyle olunca ikinci eşi bıraktı gitti. O da köyüne döndü. Bağ kaynatılırken üzümler kızlar tarafından çiğnenerek suyu çıkarılır geriye posası kalır. Bu posa da atılmaz tehliz çuvallarına konulup asılır altına da bir teşt konur kalan su damlaya damlaya bu teştte birikir. Bu suya “torba altı” denir ve kabuğun kalan son suyudur. Bal renginde tadı güzel ve çok faydalıdır. Çok tatlı olmaz birkaç bardak rahatlıkla içilebilir. Köydeki eski hanımı bizim dülgere bu sudan içirmeye başlar. Kendilerinin ki bitince komşularının suyunu da alır. Haşim usta iyi oldu tekrar Yozgat’a geldi, başka bir hanımla ikinci bir evlilik daha yaptı 20 sene daha yaşadı.Anlaşılıyordu ki bizim atalarımız yüz yıllar önce üzümün bu yararlarının farkına varmışlar ama bu bilgilerini ilim haline getirememişlerdi.”
“Çocukların ve çoğunlukla bebeklerin bazen daha büyük yaştakilerinde ağzında görülen ve “Pamukçuk” diye isimlendirilen bir infeksiyon olur. Bununda ocağı vardı. Ocak olan kişi bir dua okuduktan sonra parmağını tükürükler sonra kızartma tavasının altındaki is’e sürer, oradan parmağına bulaşan isi çocuğun çenesine, alnına, iki yanağına son olarak da damağına sürerdi. Birkaç gün sonra pamukçuk geçerdi.”
“Güz ayları gelince çocukların çenelerinde sebebini bilmediğimiz yaralar oluşurdu. Bildiğimiz çakmaklar daha o yıllarda yoktu. Sigara filan şeyleri yakmak için 5-6 santim uzunluğunda çelik parçasının ucuna söğüt mantarlarından yapılmış kolay tutuşabilen kav takılırdı. Döğenlerin altına çakılan çakmak taşı bir ele alınır öbür eldeki çelik bu taşa vurularak kıvılcım çıkarılır, çıkan kıvılcımlar ile bu kav tutuşturulur tutuşan bu kav ile de yakılacak şeyler tutuşturulurdu. Yaraların geçmesi için yapılan uygulamada çakmağa kav konmaz. Çakmak taşına çelik parça vurularak bir süre, takriben 5-6 kere bu yaraların etrafında kıvılcımlar çıkarılırdı. Bu işlem yapıldıktan sonra parmağına aldığı tükürüğü yaralara basar birkaç gün sonra da yaralar kururdu. Bu işlemi de bu işin ocağı olarak bilinen kişi yapardı.”

“Gelişmesi gecikmiş çocuklar ile yaz mevsiminde anası babası tarla tapanda çalıştığından yeteri kadar beslenemeyen çocuklar için Büyükincirli köyünde “Tivga Ocağı” vardı. Ocak olan kişi, önce çocuğun alnına kızgın bir mil basardı. Bu milin izi ölene kadar alnında kalırdı ki benimde alnımdaki izi duruyor. Bu kızgın mil basmaktan kasıt çocuğun irkilmesi ile bedenine bazı uyarılar göndermek olabilir. Sonra hazırladığı üzüm asmasının külünü verir. Bunu bal ile karıştırın çocuğa yedirin derdi. Burada sır olan sanırım küle karıştırılan nesnedir.”

“Kışlık yufkalar pişirilirken ya da bağ kaynatılırken daha önce budanarak istiflenen asma çubukları yakılır. Bunların külleri atılmaz yıllarca uygun bir yerde biriktirilir. O kadar birikir ki büyükçe bir tepe olur. Yağmur ile ıslanan bu küller hafifçe sertleşir. Bu kül tepesinin içine açılan tüneller boğmacaya yakalanmış çocuklara iyi gelir. Çocuklar bu tünele girerek rahat nefes alırlar. Hastalıkları geçene kadar bu tünelden yararlanırlar orada oynarlar. İşte bu da boğmacaya yakalananlar için bulunmuş bir tedavi şekli.”
“Sarılığa yakalananlar içinde değişik bir tedavi şekli vardır. Ocaklılar tarafından vücudun belirli yerleri jilet veya ustura ile kesilerek, birkaç damla kan akıtılmakta ve bu işleme “sarılık kesme” adı verilmekteydi. Başka ve daha tehlikesiz bir tedavi şekli de kaysı hoşafı yapılır içine de aileden sağlıklı bir kişinin idrarı katılır sarılık olan kişiye içirilirdi.” Bende (yazar) bu olayı bizzat yaşamıştım. Babamın memuriyeti dolayısıyla 1957-1959 yıllarında Niğde’de bulunuyorduk. Ben orta birinci sınıfta kardeşim ilkokul 5. Sınıftaydı. Kardeşim sarılık oldu. Gözlerinin akı bile sarı olmuştu. Annem elime bir kavanoz tutuşturarak benden idrarımı buna yapmamı istedi. Neden diye sorduğumda tebessüm ederek “lazım” dedi. Öğle tatilinde yemek için eve geldiğimizde annem kayısı hoşafı yapmıştı bir kâse kardeşime verdi. Bana yok mu diye sordum. Yok, kardeşin rahatsız olduğu için sadece ona yaptım dedi. Bende üstelemedim. Sonra öğrendim ki yaptığı hoşafın içine benden aldığı idrarı karıştırmış. Bir süre sonra kardeşimin sarılığı geçti bende bu olayı unuttum.(Devam edecek)

13.05.2016

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ANTALYA SEYAHATNAMESİ

Yazınız hoşuma gitti, çok akıcı, tasvirler insanın aklında canlanıyor, insanlar için yapilan eleştiriler de gayet dozunda bence böyle paylasımlara çoğumuzun ihtiyacı var, sahip olunmasa da hayal edip biraz ruh tatmini yaşamak bile bize hoşluk ve rahatlık veriyor.
AHMET KAPANCI -- 15.10.2018 14:44
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Çapanoğlu Derviş Bey
Ermeniler KELLER köyünde kesilmişlerdir... bunu Osman Paşa Tekke köyünden olan annem de anlatırdı... Hatta bir kız çocuğu kıyımdan müslüman olup sadece o kurtulur.. bu kızı Osman Paşa Tekke köyüne getirirler.. yetişkin olunca yaşlı bir adamla evlendirirler... Sanırım Menderes döneminde olacak istanbul dan ermeni aileler gererek bu kızı bulmuşlar... Annem ismini de söyledi ama ben unuttum... kızın genç kızken köyde terzilik yaptığını ama yüzünün hiç gülmediğini de söylerdi.. Ermeniler ayaklanacak diye bunların tehcire tabii tutulması Stalinin Kırım türklerine yaptığının aynısı ve insanlık suçudur. Perinçek dönek bir tip olarak boşuna talat paşa'yı günahlarından arındırmaya çalışıyor. Osmanlı Türkleri de sevmeyen anakronik bir devlet sonuçta
Mevlevi Dedeoğlu -- 11.10.2018 01:05
YOZGAT’IN SIĞIRI
Yorumunuz

Sayın Abdülkadir Çapanoğlu. Yazınızı bilgilenerek ve zevkle okudum.
Bence yazdıklarınız bir anı değil bir tarih. Ellerinize, belleğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim, lütfedip bana da gönderdiğiniz için.
Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)
Olcay Akkent -- 08.10.2018 08:32
YOZGAT’IN SIĞIRI
Sayın Çapanoğlu,
Bu anlattığınızı aynen yaşayan biri olarak hatırlattığınız için teşekkür ederim. Bizim de iki ineğimiz vardı. Bugün Bozok Ün. Rektörlük binası olan eski Cumhuriyet Mektebi'nin (ben 1951-54 arası orada okudum) doğu taraftaki bahçe kapısının tam karşısında (yanılmıyorsam halen Ceylanlar Apt. nın yerinde) iki katlı, büyük üç bahçeli beyaz konak dedemin idi. Ben ve ikisi kız biri erkek üç kardeşim orada doğduk ve 1954 yılına kadar orada büyüdük. Dedeniz Muhlis Bey’in Çerkes Ethem'in yakıp yıktığı konağın harabelerinin yakınındaki konaktan bahsediyorum. Birbirine bitişik üç bahçenin dip tarafında, güneydekinden bir kapıyla girilen samanlık ve oradan yine bir kapıyla geçilen ahırımızda bu iki ineği annem beslerdi. Sabah erkenden mektebin ve evimizin arasındaki sokaktan geçip aşağı özün üstündeki köprüyü geçerek oradan doğuya, Yeni Cami mahallesine yönelen ikinci bir sığır sürüsü daha vardı. Bizim iki inek ona katılır ve akşamüzeri böğürme sesleri arasında aynı yoldan geri döner, evin önünden geçen inekler arasından annem bizim inekleri içeri alırdı. Şunu hep özlemle anarım ki o sayede bol bol yoğurt, tereyağı, kaymak ve süt soframızdan eksik olmazdı. Hikâyenin geri tarafı sizin anlattığınızın aynıdır. Kel Hasan'ın kurabiyeleri, tulumba tatlıları ve kırmızı elma şekerlerini yemek benim de çocukluk zevklerim arasında hasretle hatırladığım ayrıntılardır. Bana bu güzel nostaljik manzarayı hatırlattığınız için çok çok teşekkürler. Selam ve saygılar.
A. YAŞAR OCAK -- 07.10.2018 17:22
YOZGAT’IN SIĞIRI
Çok güzel bir yazı.Kaleminize sağlık.Çocukluğumu hatırladım bizim köydede (Tekirdağ/Ferhadanlı)gittiğimde aynı güzelliği yaşardım.Maalesef o yüzlerce İnekten 1 tane bile kalmamış.
MEFKURE SONÜSTÜN -- 07.10.2018 09:03
GERÇEK BİR AŞK ÖYKÜSÜ
Hocam yaşam o kadar kutsalki içerisinde VAR ettiği güzellikleri ayrıştırmaz ama biz insanız diyemeyenler bu yaşamı altüst etmekteler umarım bu güzel yaz diziniz bizlere rehber olur, saygılar.
Mahmut erdem -- 29.09.2018 19:07
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
İstanbuldan takip ettiğim biri olarak Şakir paşa ve çapanoğlu ailesinin bu memleket için ne kadar fedakarlıklar yaptıklarını okuyunca insanın içinde bir burukluk oluyor haksız yere sıkıntılar yaşamalarından dolayı ama onlara minnet duyarak saygıyla anarak Allah cc rahmet eylesin makamları cennet olsun
Mahmut kara -- 21.07.2018 02:02
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
Merhaba Abdulkadir bey
Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum gerçekten şunu anladım eğer bugünkü teknoloji olsaydı Ahmet şakir paşa (yazık çok üzüldüm)dan diğer fedakar çapanoğlu aileleri çok daha düzgün anlışılırlardı. Maalesef çok değerli hizmetleri bulunan insanlar kendilerini ifade edememiş seslerini istedikleri biçimde ulaştıramamış ve büyük mağduriyet yaşamışlar. Ama bugün hakiki gerçekler gün ışığı gibi ortada o yüzden mekanları cennet olsun. Sizede ayrıca teşekkürler bu olayları daha düzgün biçimde bizlere ulaştırdığınız için ,

Saygılarımla,
MAHMUT KARA -- 20.07.2018 19:50
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Acizane köşemde yayınladığım yazılarıma zaman ayırıp yorum göndermek lütfunda bulunan okuyucularımıza en kalbi teşekkürlerimi arz ederim. Sehven yorumlarının altına isim yazmayı unutan sayın okuyucularımın köşemdeki mail adresimden (yazı başlığının altında) bana ulaşmalarını hasseten rica ederim.Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.07.2018 10:46
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Uzun süre okuyamadım okuduğumda engüzel yazı oldu emeğinize sağlık hocam
Adınız ve Soyadınız -- 09.07.2018 16:56
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00