BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
224
Dün
:
4601
Toplam
:
13175546
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
KÜTÜPHANELER HAFTASI
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli Okurlar, geride bıraktığımız mart ayının 28. günü, ayın son pazartesi günüydü ve Kütüphaneler Haftası’nın da başladığı gün oluyordu ama unuttuk. Kütüphaneler haftası, Türkiye'de 1964 yılından beri Mart ayının son Pazartesi günü ile başlayan hafta kutlanır. Haftanın amacı, öğrencilerde okuma alışkanlığını ve zevkini geliştirmek, kitap sevgisini artırmak, okuyucuların kitaplardan daha çok faydalanmalarını sağlamak ve halkı kütüphanelerin gelişmesi için bilinçlendirmektir. Hafta süresince kütüphanenin önemi, kütüphaneciliğin sorunları kamuoyuna duyurulur. Okullarda kütüphanenin yararlarından söz edilir. Kütüphanelerde uyulması gereken kurallar öğretilirdi.

Dedelerimizin kurduğu Yozgat şehrinin sanırım ilk kütüphanesi de demirli medresedeydi. Bu kütüphanede kayıtlı 584 kıymetli el yazması bulunuyormuş. Yaşadığı dönemde Yozgat’ın münevver bir şehir olmasında ve kalkınmasında büyük rolü olan Çapanoğlu Süleyman Bey dedemiz. Demirli Medrese kütüphanesinde muhafaza ettirdiği ve zamanın hukuk ve din ulemaları, şairleri vb. tarafından yazılmış hukuki ve dini konuları ihtiva eden el yazması 584 adet birbirinden değerli kitabın “listesini” bizzat kendi el yazısı ile kaydettiği defteri, ailemize kalan en değerli hatırasıdır. Bu defter su kâğıdı diye anılan gerektiğinde su ile silinip tekrar yazılabilen aharlı bir kâğıttan yapılmıştır. Sayfa ölçüsü 15X27 cm ebadında olup 48 sayfadır. Her kitabın adı, ünlü hattatların yazdıkları besmele istifi gibi çok düzgün ve estetik bir şekilde Arap harfleri yani eski Türkçe ile yan yana ve üst üste aynı sırada ve aynı hizada olmasına özen gösterilerek siyah çini mürekkeple yazılmıştır. 1970 yılında çok sevdiği bir öğrencisi vasıtası ile kendisine ulaştığım Rahmetli Prof. Ahmet Caferoğlu defter içindeki kitapların isimlerini eski Türkçe yazıdan günümüz Türkçesine çevirme lütfunda bulunmuştu. Ne yazıktır ki Çerkez Ethem ve hempalarının çok kanlı bir şekilde bastırdığı Çapanoğulları hadisesi sırasında, baştanbaşa yakılıp yıkılan ve talan edilen Çapanoğullarının ve onlara akraba olanların konakları ile birlikte Demirli Medresede yanmış, içindekiler külliyen yok olup gitmiştir. (Bkz. Yozgat Lisesi-Çapanoğlu Süleyman Bey ve Demirli Medrese) (http://www.yozgatgazetesi.com/yazarlar.asp?yazar=37&yazi=1171)

Çocukluk yıllarımızda kütüphaneler benim ve kardeşim için çok önemliydi. Anlatayım; Öğretmenlerimiz değişik konularda çok ödev verirlerdi. Ödevlerimizi yapabilmek için tek bilgi kaynağımız önce okul kütüphaneleri sonra da şehir kütüphaneleriydi. Evet, okullarımızda mutlaka bir kütüphane salonumuz ve deney yapacağımız laboratuvarlarımız vardı. Laboratuvar saatlerini dersi kaynattığımız için çok severdik ama kütüphanelerde geçirdiğimiz saatler bizim için çok kazançlıydı. Kütüphanelerde bizden büyük abilerimiz, ablalarımız olurdu. Çözemediğimiz problemleri kolayca onlara çözdürür, cevabını vermekte zorlandığımız soruları, anlamadığımız konuları onlardan kolayca öğrenir hatta imtihanda gelmesi muhtemel soruları da onlara tahmin ettirirdik. Ben böyle bir tahmin neticesi Tarih yazılısından on numara almıştım. Bütün orta tahsilim boyunca aldığım ilk ve son on numara olmuştu. Gerçi yedi, sekiz notlarda benim için hep hayal olmuştu ama geldi geçti işte. Yani üzülmeye değmezmiş.

Kütüphaneler okullar kapandıktan sonra yaz boyunca yine bize mekân olurdu. Güzel Orta Anadolu’muzun yaz sıcağında yapacağımız iki şey vardı. Komşu çocukları ile evlerimizden getirdiğimiz ve onlarca kere el değiştirerek okuduğumuz Tom Miks, Teksas, Kinova,Teks gibi Amerikan çizgi romanlarını bir bahçe duvarının gölgesinin dibine sıralanarak oturup okumak ya da şehir kütüphanesinin serin ve sessiz salonunda dünya klasiği olmuş Pinokyo, Andersen masalları, Guliver’in seyahatleri, 80 günde devrialem, Robinson Crusoe, Denizler altında 20 bin fersah ve Çocuk Kalbi kitapları bizim içindi. Çocuk kalbi kitabı benim evimde hep yedekli olarak durur. Gelen misafir çocuklarına, komşu çocuklarına hediye ederim. İçinde çocukların ders çıkaracağı çok güzel hikâyeler vardır hele “Kömürcü ile Efendi” hikâyesini büyüklerin de okumasını isterim.

Çanakkale Lisesinde okurken Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim de ne yazıyor acaba diye merak ettim. Ebeveynlerimizin yatak odasında başuçlarında asılı bir Kur’an vardı ama eski Türkçe idi. Cennetmekân babam hem eski Türkçe hem yeni yazıyı bilir hatta notlarını eski Türkçe tutardı. Perşembe akşamları da bizler yattıktan sonra kendi odalarında alçak sesle okur sesini derinden duyardık. Tek memur maaşı ile lisede okuyan iki delikanlı evladın üst, baş, okul giderleri yanı sıra Türkçe bir Kuran-ı Kerim alsak diyemezdim. Çünkü o yıllarda bilhassa Kur’an tercümeleri hem bu kadar çok değil hem de bu tür lüks baskılı kitap fiyatları biraz pahalıca idi. Ben de Çanakkale şehir kütüphanesine giderek şansımı denemiştim. Tanıştığım ilk Kur’an musaf’ı Hasan Basri Çantay’ın tefsiri oldu. Sonraki gidişlerimde yanımda defter götürerek notlar aldım. İslamiyet’e ve Kur’ana merakım böyle başladı. Öğrendikçe araştırdım, araştırdıkça daha çok okudum ve sonunda Tevrat, İncil ve Zebur’u da aldım ve okudum. Sonunda ne oldu? Köşemde yayınladığım Kuran tefsiri ve Atatürk makalemi yazabilme cesaretini gösterebildim.

1966 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine başlayınca, bir zamanlar Kütüphaneler Tasnif İşleri Müşavirliği ile İslam Ansiklopedisi Müşavirliklerinde de bulunan ve Beyazıt kütüphanesinde de çalışmalar yapan İbnülemin Mahmut Kemal İnal Bey’in (İstanbul 1870- 24 Mayıs 1957).kütüphanede yaşadığı bir olayı hatırladım. Çok titiz ve asabi bir mizaca sahip Kemal Bey’in karşında oturan kişi farkında olmadan ara sıra burnunu karıştırır. Bunu fark eden Kemal Bey’in siniri zıplar, dikkatini toplayamaz. Önce biraz yüksek perdeden bir ya sabır çeker, adam oralı değil. Biraz sonra yine biraz yüksek sesle tövbe estağfurullah der, herkes bakar adamda hareket yok. Nihayet dayanamaz seslenir.

- Beyefendi!
- Zat-ı aliniz asker misiniz yoksa sivil mi?
- Askerseniz, sınıf-ı selasetten (üç sınıftan) hangisine mensupsunuz? Ve devam eder.
- Eminim, topçu olacaksınız ki durmadan burnunuzdan gülle imal ediyorsunuz.

Adam kıpkırmızı olur, bir şey demeden çıkar gider.
Bir gün okul çıkışında Beyazıt kütüphanesinin kocaman okuma salonuna girdim. Etrafıma bakarak düşündüm, acaba ne tarafta hangi sandalyeye otururdu? Hep aynı yere mi otururdu, bu kadar sinirli ve titiz bir adam yerini beğenmezse nasıl bir ruh haleti içinde olurdu. Böyle ne kadar ayakta durdum bilmiyorum. Görevli hanımın bana dikkatle baktığını görünce yavaşça yanına gittim. Gülümsiyerek, “İbnülemin Mahmut Kemal İnal Bey’de bu kütüphane de çalışırmış, çok asabi bir insan olduğu söylenir acaba nerede oturmuştu diye merak ettim” dedim, o da güldü.

06.04.2016

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00