BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
208
Dün
:
4601
Toplam
:
13184407
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
ARABA SEVDAM
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Ailemden gizli kontak anahtarı yapmıştım diye bahsedince Facebook’ da “BURADA YALNIZCA ARABA KONUŞULUR” sayfasının yöneticisi Mehmet Yılmaz dostum bunun hikâyesini yazmamı rica etmişti bende yazdım.


Sene 1963 babamın memuriyeti dolayısıyla Çanakkale’deyiz. Ben lise 2. Sınıfta kardeşim rahmetli Haluk lise 1. Sınıftayız ve hepimizin sevgilisi iki yaşında bir kız kardeşimiz var. Okulumuz çift tedrisat yaptığından sabah karanlığında gidiyoruz okula. İlk dersimizi elektrik ışığında yapıyoruz. Sınıflarımız soba ile ısınıyor. Toz halindeki kömür bahçede yağmurun altında duruyor. Bu kömürle sobalarımız yanmıyor, sınıfımız biz paydos ederken ancak ısınıyor. Kız arkadaşlarımız paltoları ile oturuyorlar ama biz erkek öğrenciler erkekliğimize söz getirmemek için ceketle oturuyoruz tabi gömlek altına gizlice giydiğimiz süveterlerimizle.

Babam o zamanın parası ile 5 bin liraya bu arabayı aldı 1953 model Austin. Hemen boyaya verildi tavsiye üzerine limonküfüne boyandı. Ana caddede İş Bankasının lojmanında oturuyoruz. Evin önünde duran araba beni kendine doğru çekiyor. Annemden aldığım anahtar ile kapısını açıp içine oturuyor inceliyorum ama bu bana yetmiyor. Belediye otobüsünü kullanan ağabey iş çıkışı bizim karşımızdaki kahveye geliyor. Arabanın nasıl kullanılacağını ondan öğreniyorum.

Babam işi icabı hemen her ay birkaç günlüğüne İstanbul’a gidiyor. Bazen annemi de götürüyor. O günlerde daha iki yaşında olan kız kardeşimi de alıp birlikte gidiyorlar. Bir gün anahtarcıdan aldığım iki ham anahtardan birini mengenede orijinali ile birlikte sıkıp eğeleyerek uzun uğraşılar sonucu kontağı açacak hale getirdim. Bunu becerdikten sonra kapı anahtarının da bir kopyasını yaptım. Şimdi benimde kendime ait ama ebeveynlerimin bilmediği bir kontak anahtarım olmuştu. Yine onların Çanakkale’de olmadığı bir zamanda belediye otobüsü şoförü ağabeyin bana anlattıklarını aynen uygulayarak evin önünde bir ileri bir geri yaptım durdum. O zamanki arabalarda alternatör yoktu akü şarjı düz akım üreten dinamo ile oluyordu ve elektrik aksamı 6 volttu. Akünün şarj edebilmesi için arabanın belli bir hızla gitmesi gerekiyormuş. Benim bu ileri geri gidişlerim aküyü bitirdi. Hemen kahveye gidip ağabeyi buldum durumu anlattım. Geldi marşa bastı araba çalışmadı. Sonra kaputu açtı çamurluğun üzerinde bir kalıp sabundan biraz daha küçük bir metal kutunun üzerindeki düğmeye bastı araba yine çalışmadı. “Buna marş taşağı” denir dedi. Onunla Kepez’e kadar gidip geldik, akü marş basacak kadar şarj oldu bende bir derin nefes aldım.

Bu kaçak ileri geri sürüşler ile arabaya hâkimiyetimi iyice artırmıştım. Babamların yine İstanbul seyahatinde olduğu bir gece el ayak çekilince bütün cesaretimi toplayıp kardeşimi de alarak ilk Çanakkale turumu gerçekleştirdim. Kavşaklara girerken bir aksilik olmasın diye farları yakıp söndürme düğmesini çevirerek yani yakıp söndürerek selektör yapıyordum. Meğer sol ayağımın altında da çük denilen ayakla basılan bir buton varmış ve selektör bununla yapılıyormuş, acemilik işte. Biliyorum tabirler biraz tuhafınıza gidiyordur ama aynen böyle işte. Mesela benim çocukluğumun Yozgat’ında bir kamyonun veya otobüsün geri gitmesi isteniyorsa götün götün git denirdi kimse de yadırgamazdı.

Neyse efendim, babamın ayda bir İstanbul’a gitmesiyle sahip olduğum kaçak araba kullanma mutluluğum bana yetmiyordu. Araba kullanmak bazen rüyalarıma bile giriyordu. Cumartesi akşamları arkadaşlarımızla birlikte sinemaya gitme iznimiz vardı. Babamlar da Kordon Boyundaki Belediye Sinemasına giderler, arabayı da sinemanın önüne park ederlerdi. Sinemanın yazlık kısmının ışıkları sönünce bizde arabayı alırdık. Önce arkadaşlarımızı evlerinden toplar sonra da kullandığımız belli olmasın diyerek 1 liralık benzin alır sinemanın bitmesine yakın aldığımız yere bırakırdık. Şimdi bu ne cesaret diyeceksiniz, emniyet müdürü Vahdet Erdal Beyefendi babamın çok yakın ahbabıydı. Çok kabadayı bir insandı kendisi ağır ağır yürür makam arabası da yavaş yavaş arkasından takip eder bankanın önüne geldiğinde “Çapanoğlu!” diye babama seslenir bir kahve içer kalkar aynı şekilde makamına giderdi. Bir pazar günü Ağır ceza hâkimi Hurşit Bey amcalar, şimdi ismini hatırlayamadım mal müdürü hemşerimizle birlikte ailecek üç araba İntepe çamlığına pikniğe gittik. Akşamüzeri toparlandık herkes arabasına bindi bizim arabanın marşı basmadı. Babam birkaç kez denediyse de araba inat etti. “ Baba kaputun altında çamurluğa monteli marş taşağı diye bir şey var ben oradan çalıştırayım” dedim ve arabadan inip kaputu açtım. Babamda indi bana bakıyor. “ Baba, araba viteste olmasın” dedim. Babam tekrar bindi vitesi boşa alıp yanıma geldi. Ben o aparattaki butona içeri doğru bastırdım araba çalıştı. Babam bana bakarak hımm dedi ama bunu nereden biliyorsun diye sormadı, belki de bilmediği için sormak istemedi. Bir yaz böyle geçti.

Kış gelmiş havalar epeyce soğumuştu motor donmasın diye babam radyatörün altındaki musluktan suyu boşalttı. Araba lazım olduğu zaman suyunu tamamlayıp kullanıyor evin önüne park ettiğimizde suyunu boşaltıyorduk. Neden antifriz almıyorduk? Bilmiyor muyduk yoksa babam ona da para vermek istemiyor muydu bilemiyorum. Ama annemlerin iki yaşındaki kız kardeşimizi bize emanet edip gece gezmesine gittiklerinde kız kardeşimizi de yanımıza alıyor suyu tamamlayıp gezmeye devam ediyorduk. O günlerde İstanbul’da ikamet eden teyzem bizi ziyarete gelmişti. Bir gece evde otururken minik kardeşimiz nereden aklına gelmişse teyzeme “bizim arabamız çiş yapıyor” demez mi? Hemen mevzuyu değiştirecek bir şeyler söyleyerek konuyu kapattık. Yine bir cumartesi gecesi arabayı çaldık ve sinema bitmeden aldığımız yere koyduk. Babam kontağı açıyor, soğuk motor üstelik 6 volt cereyan ile genellikle 2. marşta çalışması gerekirken ilk marşta kolayca çalışıyor. Babam şüpheleniyor ama bir şey demiyor. Ertesi hafta arabaya binmeden kaputu açıp motoru elliyor ki ateş gibi. Arabaya binince anneme çocuklar bu arabayı kullanıyorlar diyor. Annemde şaşkınlıkla nasıl olur anahtar hep aynı gizli yerde, evde olmadığımız zamanlarda da benim çantamda duruyor diyor. Babam yine bize bir şey söylemedi ama bir İstanbul seyahatimizden dönüşte ben yanında oturuyordum birden “kullanmak ister misin” diye sordu. Önce şaşırdım acaba imtihan mı ediliyorum dedim. Baktım ciddi olarak soruyor “isterim” dedim. Yerlerimizi değiştik yola koyulduk. Oturduğu koltuktan hafifçe geriye dönerek, beş yaşındayken kaybettiği annesinin ismini verdiği ve bu yüzden de çok sevdiği iki yaşındaki kızına sevgi ile “kızım” deyişi hep kulağımdadır. Biraz gittikten sonra “aferin güzel kullanıyorsun” diyerek Keşan’a kadar kullanmama izin verdi. Babamın “aferin güzel kullanıyorsun” beğenisinden sonra arka koltukta oturan kardeşimin “ama hiç vites değiştirmiyor ki” sözü günün gafı olmuştu. Ne yazık ki çok değil bir sene sonra daha 47 yaşındayken o da üç yaşındaki kızını bize bırakıp gitti. Beyin kanamasından vefat eden babam ölümünden birkaç ay önce verdiği ani bir kararla arabayı sattı. Vefatından günler sonra bu satışa en çok annem sevindi. “İyi ki satmış, siz sattırmaz beni çok üzerdiniz” demişti. Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun.

06.11.2015

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00