BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 25.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
185
Dün
:
4601
Toplam
:
13190717
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
VE RODOS ( 4 )
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Altıncı gün 24 Eylül Perşembe. 2015 yılı Kurban Bayramının birinci günü. Bayram namazı iki camide kılındı. İbrahim Paşa Camii Rodos’ta ibadete açık olan tek cami. 1540 yıllarında Meşhur Sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa tarafından Sultan Süleyman adına inşa edilmiş. Kanuni Sultan Süleyman'ın fermanı uyarınca ada da inşa edilen Süleymaniye Camisi ise yalnızca Ramazan ve Kurban Bayramı namazları için ibadete açılıyormuş. Bu yüzden biz Süleymaniye’ye gittik. Namaz sonrası önce cami avlusunda cemaatle bayramlaşıldı sonra hep birlikte gidilen Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesinde bir kere daha bayramlaşıldı. Rodos ve 12 ada Türk dernekleri yöneticileri ile Gümülcine imamı da misafirler arasındaydılar. Gerek İbrahim Paşa Camiinin ve gerek Süleymaniye Camiinin kubbeleri ve duvarları sadece beyaza boyanmış, başka bir süsleme yok, minberleri düz plaka mermer, hiç nakış yok. Bu manzara karşısında elbette Yozgat’taki ecdat mirasımız ve ilk resimli cami olarak tarihe geçen muhteşem Çapanoğlu Büyük camimiz ve türbesi gözümde canlandı. Çapanoğlu Camii, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Avrupa etkisinde ortaya çıkan Türk mimari stilinin Anadolu’da meydana getirilen nadide eserlerden biridir. Gerçekten en güzel ve zarif camilerinden birisidir Bir koskoca Osmanlı sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa’yı birde dedemiz Süleyman Bey’i düşündüm. Padişah III. Selim’in “Sen ki Cebbarzade Süleyman Bey’sin. Sen benim sadık ve Allah rızası bendem olduğunu gerçü bilirim” diye başlayan hattı hümayunu (padişahların kendi el yazıları ile yazdıkları mektup veya emirname) ile övdüğü dedemiz Süleyman Bey’i bir kere daha rahmet ve minnetle andım. Rodos'ta, Osmanlı zamanında inşa edilen 14 cami ve medrese, 2 hamam, 15 türbe, yenileme ve benzeri bahanelerle yıllardır kapalı tutuluyormuş. Ağa Camii, Murat Reis Camii, Şehzade Mustafa Camii ve yanındaki hamam da kapalı. Şehzade Mustafa Camiinin minaresi yıkılmış sadece kaidesi duruyor. Avlusundaki 12 çeşmeli ve daire şeklindeki şadırvanın tüm muslukları sökülüp delikleri kapatılmış, içi mezbelelik. Türk azınlık buna itiraz ederken çarşıda dükkân sahibi ve maddi durumu iyi olan bazı Türk esnaf da bu tarihi eserlerin kapalı olmasını “camilere giden olmadığından kapalı tutuluyorlar” diye savunuyorlardı. Ah para, senin ne dinin ne imanın, nede milliyetin var.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra iki araba ile yine adanın doğu kıyısını gezmeye devam ediyoruz. Önce Rodiniye (Sümbüllü)uğruyoruz. Şarap yolu da deniyormuş. Burada şarap imalathaneleri var. Eskiden dini bayramlar burada kutlanıyormuş. Taşkesi; otomobil bayileri, oto galerileri, özel tamirhaneler, yoğurt imalathaneleri, süpermarketler burada. Benzin istasyonlarına akaryakıt taşıyan tankerleri görünce aklıma takıldı. Bu tankerler ada dışına çıkmadığına göre nerede dolum yapıyorlardı. Sordum öğrendim. İçmelerin hemen yakınındaki Kalathos denilen yerde deniz tankerlerinin doldurduğu depolardan alıyorlarmış. Adada çok miktarda benzin istasyonu var. Rodos’un en güney ucu Prassonissi adasına kadar bir çok köy ve plajı dolaştık. Prassonissi, neden bir ada olmadığı halde haritalarda bile minicik bir ada gibi gösteriliyor? Deniz yükseldiğinde çok geniş ve güzel plajı tamamen sular altında kalınca en uçtaki Prassonissi denizin ortasında bir ada gibi görünüyormuş da ondan…

Yolumuzun üzerindeki Calitea’yı(İçmeler) ve Faliraki’yi daha önce gördüğümüz için transit geçip Antoni Quinn koyuna geldik. Bu koyla ilgili iki söylenti var. Birisi, Antoni Quinn Zorba filmini burada çekmiş ve bu koyu çok beğendiği için defalarca gelmiş. İkinci söylenti daha akla yakın. Gregory Peck, David Niven ile birlikte oynadığı Navaro’nun Topları (The Guns of Navarone) filmini 1961’de burada çekmiş. Aynı yıl Yunan yetkililer bu koyu ünlü bir otel zincirini getirmek koşuluyla aktöre tahsis etmiş. Aralarında bu amaçla bir protokol de tanzim edilmiş ama Rodos’a ve çok beğendiği bu koya bir daha gelmemiş. Anthony Quinn öldükten sonra torunları Anthony Quinn Beach’in de içinde bulunduğu koyu sahiplenip, burada bir otel yapmaya kalkınca Yunan yetkililer “Olmaz. Çünkü dedeniz zamanında taahhüdünü yerine getirmediği için mülkün üzerindeki hakkı kaybettiniz” demiş. Bunun üzerine Anthony Quinn’in varisleri Yunanistan devleti aleyhinde dava açmış. Yunan yetkililer de dava sonuçlanıncaya kadar Anthony Quinn Plajı’nı halka açmış. Yine ben hariç tüm aile burada da denize girdiler.

Başka bir rivayette 1906 İzmir doğumlu Yunanlı armatör Onassis’in Miramar civarında Türklere ait birçok büyük araziyi çok ucuza kapattığı şeklinde. Satmak istemeyen Türklere de hükümetin baskı yaptığı iddia ediliyor. Onassis burada Miramare isminde çok büyük bir otel yaptırmış ama sonra satmış. Arabalarımızı park edip yakından baktık. Hakikaten çok gösterişli bir otel. 170 adet büyük süit odası varmış. Bu gün odaların haftalık fiyatı 4-5 bin Euro imiş ve 16 yaşından küçükler otele alınmazmış. Adaya gelen bütün yabancı devlet başkanları, bakanlar, milletvekilleri ve dünyaca meşhur artistler burada konaklatılırmış. Burada birçok büyük otel krizden dolayı kapalı. Doğuş gurubu da dâhil birçok Türk işletmeci talip olmuşsa da Yunanlılar vermemişler.

Yolumuzun üstündeki Tsempika’ya (Çambika) uğruyoruz. Çocuğu olmayanlar dağın tepesindeki manastıra tırmanıyorlar ve dilekte bulunuyorlar. Erkek olursa Çambigo, kız olursa Çambiga ismini koyuyorlar. Afandou köyü; golf sahaları, plajı ve tavernaları ile ünlü bir köy. Kolymbia köyünde yaşlı ve kimsesizler için oldukça büyük bir bakım evi dikkatimizi çekti. Bizim Darülaceze benzeri. Efta Piges de yedi ayrı yerden kaynak suyu çıkıyor. Aslında yer altında debisi oldukça yüksek bir kaynaktan gelen su önüne büyükçe bir engel çıktığından yarım daire şeklinde ve 1,5 - 2metre ara ile yan yana akıyor. Çıkan bu tatlı suyun nereye gittiğini boşa akıp akmadığını öğrenemedim. Yer altında içine insan girecek kadar bir kanal açmışlar. Merak eden turistler ayaklarını çıkarıp içine giriyor biraz ilerdeki kuyudan çıkıyorlar. Bu kanal ve takriben 20 metre ilerisinde bağlandığı içine insan giren kuyu ne işe yarıyor anlayamadım. İçerisi karanlık. Etrafta beyaz renkli bir hayli kaz ve ördek var. Yozgat’ta ördeklere şibi, kazlara bodu denir deyince torunların pek hoşuna gitti. Defalarca tekrarladılar. Aslında bende kazların yanına gitmek sevmek isterdim ama akan suyun karşı tarafına geçilemiyor. Kazlar bazen tıs diye ses çıkarıp boyunlarını uzatıp gagalarını açarak insanlara saldırırlar, biz küçükken böyle yaptıklarında korkar kaçardık.

Archaggelos (Arhangelos) köyünün hikâyesi çok ilginç. İkinci dünya savaşı sırasında Rodos şehrinde yaşayan halk yiyecek sıkıntısı çekiyor. Archangelos köylüleri ürettikleri sebze ve ekmekleri şehre getirip satıyorlar ama şehir halkında para yok. Aldıklarına karşılık eşya veya giyecek veriyorlar. Örneğin evlerindeki aynalı dolapları veriyorlar. Köylü onları alıp köye getiriyor ama dolap eve girmiyor. Koyuyor kapının yanına veya uygun gördüğü bir yere. Keçi geliyor aynada kendini görüyor, bir tos vurup aynayı kırıyor. Rodoslu hanımlar mesela aldıklarına karşılık kombinezonlarından birisini veriyorlar. Köylü kadını bakıyor altı dantelli üstü dantelli pek güzel bir şey, giyiyor elbisesinin üstüne. Görmeyince, nasıl kullanıldığını bilmeyince ne yapsın. Böyle şaşkınlıklar için söylenen Arhengelostan mı geldin deyimi buradan geliyormuş. Bizde de vardır bunun benzeri bir deyim ama yazmayayım.

Ve Rodos şehrinden 48 km. uzakta, çok methedilen “mutlaka görün” denilen Lindos köyündeyiz. Adanın kuzey ucundaki Rodos şehrinden sonra en önemli yerleşim yeriymiş Anayoldan otomobil ile Lindos’a inmek bir dert, çıkmak bir dert. Birkaç otoparkı var ama hepsi dolu. Uzun beklemeden sonra iki aracımız içinde yer buluyoruz. 116 metre yüksekteki sarp kayalık üzerine kurulmuş Lindia Athina tapınağına yaya veya eşeklerle çıkılıyor. Torunlar eşeğe binme hevesi ile “çıkalım baba” diye ısrar edince kiralanan iki eşekle birlikte dağa tırmanmaya başladılar. Biz iki dünür meydanda oturacak bir yer bulup oturduk. Uzun süren bir bekleyişten sonra çocuklar ve eşlerimiz dönünce, Lindos’tan yine zorlukla ana yola çıkıp yine yukarda anlatmaya çalıştığım Prassonissi adasına oradan da adanın güney ucunu batı yönünde dolaşarak Kattavia’ya geldik. Kattavia’nın karpuzu meşhurmuş, öyle ki bizim Diyarbakır karpuzu ile rekabet edermiş. Karpuzlara kabak aşılanınca karpuzda kabak tadı verdi. Tüm aile burada günün son deniz banyosunu yaptıktan sonra saat 18.30 sularında gezimizi tamamlayıp 100 km.lik yolu geri dönüyoruz. Unutmadan, Lindos yolu üzerinde Kumburnu mevkiinde Hamidiye isminde bir köy daha varmış. Girit adası Yunanistan’a geçince Sultan Abdülhamit Girit’ten göç eden Türkler için burada evler yaptırmış. O zaman bunlara Hamidiye evleri demişler. Girit’ten gelenler Kale içindeki ahali ile uyum sağlayamayınca şehre uzak olan bu yere yerleştirilmişler. Zaman darlığından burayı görmek kısmet olmadı.

Yol boyu karayolunun kenarında sağlı sollu “Ekliseaki” (küçük kilise) diye adlandırılan minyatür yapılar görüyoruz. Bunlar yolun o mevkiinde geçirdikleri trafik kazasında vefat eden kişileri anmak için, aileleri tarafından kazanın olduğu yere yaptırılıyorlarmış. 50 cm. ile 150 cm. arasında ailenin maddi olanakları ölçüsünde değişik materyallerden yapılmış sanırım 30 civarında böyle iç burkan minyatür kilise gördük. Hele bir kavşak civarında birkaç taneydi. İçlerinde devamlı olarak bir kandil yanıyor. Kandil yeri rüzgârdan korunmak için muhafazalı. Dediler ki bu kandillerin yağı başka ülkelerden de ithal edilme imkânı varken nedense Tanrının kutsal ışığı tanıtımı ile İsrail’den Atina’ya ithal ediliyor oradan da Rodos’a getiriliyormuş. Yukarda yazıma başlarken dikkatimi çeken şeyler arasında trafik saygısı ile ilgili şeylerde yazmıştım. Yol kenarındaki bu minyatür kiliselere rağmen motoru kaç beygir olursa olsun direksiyonun da bir eşek oturan arabalara birkaç tanede olsa rastladık ve heyecan yaşadık. Demek bazı insanlar hiç ders almıyorlar. Ada da haddinden fazla kiralık araba, motosiklet, atv ve değişik milletlere mensup turist olduğundan bu kişilerin milliyeti hakkında da bir şey söyleyemeyeceğim.

Yedinci gün 25 Eylül Cuma. Kale içindeki ancak üç kişin yan yana yürüyebileceği genişlikteki arastanın daracık sokaklarını dolaştık. Bu sokaklar yukarda anlattığım minik taşlı mozaik görünümlü sokaklar gibi ama taşlar daha irice yumurta büyüklüğünde. İnsanlar üzerlerinde yürüdükçe cilalanmış gibi parlamış. Biraz otelde biraz çarşıda vakit geçirerek akşamı ettik. Gece Türkiye Başkonsolosluğunun Castello Rosso da bayram yemeği ve eğlencesi varmış. Akrabalarımızla birlikte bizde davet edildik. Ay yıldızlı davetiye de şöyle yazıyor; “Türkiye Cumhuriyeti Rodos Başkonsolosluğunun Kurban Bayramı vesilesiyle 25 Eylül 2015 Cuma günü düzenleyeceği geleneksel Bayram etkinliği davetiyesi. Sayın Abdulkadir Çapanoğlu Castello Ronso saat 20.00.” Salon oldukça büyük ve daire şeklinde. Ortasında ağaç parkeden pisti ve iki yanlarda yine daire şeklinde balkonları var. Gecenin açılışını konsolosluktan emekli olan ama halen fahri olarak birçok konuda yardımcı olan Sayın Selçuk Özcan Bey yaptı ve Başkonsolos Sayın Hakan Aytek Bey’i mikrofona davet etti. Fakat eyvah, başkonsolos bey ne kravat ne ceket, bir gömlekle geldi sahneye. Hâlbuki geceye iştirak eden davetli hanımlar çok şık tuvaletler ile gelmişler beyleri ise bazıları güzel yazlık kıyafet bazıları takım elbise ile teşrif etmişlerdi. Hakan Bey kısa bir konuşma yaparak Türkiye Cumhurbaşkanın, Başbakan ve Dışişleri Bakanının bayram kutlamalarını ve selamlarını iletti. Ankara’dan gelen orkestra eşliğinde ikişer kere sahne alan bay ve bayan şarkıcılar çok güzel şarkılar söylediler. Misafirler bazen dans ettiler, bazen oyun havaları ile coştular. Ancak, bayan şarkıcının söylediği imamın karısı ile müezzinin ilişkisini anlatan ve “akşama geleceğim hacıağa evde mi” diye başlayan o rezil düet türkü geceye yakışmadı. Bu türkü söylenirken pisti dolduran beyler ve bayanlar müezzine ait sözlerde yere çömeliyorlar imamın karısına ait sözlerde ayağa kalkıp oynuyorlardı. Ben ilk defa böyle bir oyun gördüm. Bizim oyunlarımızda, halaylarımızda böyle bir şey yok. Meğer türküden önce bayan şarkıcı böyle yapın demiş. Ben bu türküyü 1974 yılından beri bilirim. Nasıl oldu da herkesin dilinde oldu. Biz böyle ayıp şeyleri toplum içinde hem söyleyecek hem oynayacak bir ahlaka nasıl geldik. Yemekler güzeldi, içki kısıtlaması yoktu. Davetliler bedava yiyip içtiler, gönüllerince eğlendiler. 2 Euro bedeli biletlerle Piyango tertiplenmişti. İkramiye olarak bir televizyon, bir tablet birde fotoğraf makinesi vardı. Fotoğraf makinesi akrabamız Halil Bey’in 22 numaralı biletine isabet etti. 23 numaralı bilet ise damadım Ahmet’te idi. Yaklaşık bin davetlinin bulunduğu gurbetteki bayram gecemiz güzel geçti. Ama bu davetin masrafları nereden karşılandı merak ettim doğrusu. Biz saat 00.30 da ayrıldık. Gece 02.00 ye kadar devam etmiş.

Sekizinci gün 26 Eylül Cumartesi. Saat 12.00 de oteldeki odalarımızdan çıkmamız gerektiğinden valizlerimizi lobiye indirip yine biraz adayı dolaştık. Daha zamanımız var diyerek çocuklar ve torunlar iki saat kadar denize girdiler. Otelin sahibesi bizi almaya gelen akrabalarımıza bizi ve torunlarımı methetmiş. Bizim için, “çok düzgün ve güzel insanlar, iyi bir aile, keşke bütün müşterileriz böyle olsa” demişler. Resepsiyondaki bey ile hizmetlerimizi yapan hanım çok güler yüzlü idiler. Bizde onları otelin sahibesine methettik. Teşekkür etmesi gerekirken “sizleri memnun etmek için seçerek alıyoruz” diye cevapladı. Elbette seçeceksiniz ama müşteri takdir ediyorsa sizde bir şekilde taltif edeceksiniz ki motive olsunlar. “Çalışanların kaderi neden her yerde aynı.” Akrabalarımızın sayesinde bize çok özel bir fiyat yapmışlar. Otele gelen diğer Türk müşterilerin ödediği fiyatları öğrenince duruma muttali olduk. Bagajlarımızla birlikte iki arabaya sığamayınca ben kuzenimiz İsmet’in Skuter motorunda onun arkasına oturdum. Limana doğru giderken bana şöyle bir espri yaptı “Burası küçük bir yer, pazartesi günü bana soracaklar arkanda oturan baban mıydı?”

Yazımı bitirirken bir anımı da nakletmek istiyorum; 1980 li yılların sonlarına doğru bir pazar günü satınalma müdürlüğünü yaptığım tekstil fabrikasına eksik kalan işlerimi tamamlamak için gitmiştim. Türkiye’de imalat yapan tek karton masura fabrikası yangın geçirdiği için üretim yapamıyordu, bizde Yunanistan’dan ithal etmek zorunda kalmıştık. O gün römorklu bir TIR ile ithal masuralarımız geldi. TIR’ın sürücüsü Bay Dimitri 60 yaşında, altın kaplama çerçeveli gözlüklü ve tertemiz giyimli bir bey idi. Çok güzel Türkçe konuşuyordu. Kendisine bunu söylediğimde bütün Avrupa dillerini konuştuğunu söylemişti. Pazar günü olduğu için memur yemekhanemiz kapalı idi yakınımızdaki lokanta da yemek ısmarlamıştım. Yemek sırasında şunları söylemişti; “TIR parklarında Avrupalı bütün şoförler yemeklerini yalnız yerler Ben Türkiye’ye gelmişsem buradan dönüşte alırım Tekirdağ’dan bir koli büyük rakı, sonra bakarım parkta kimler birlikte yemek yiyorlar, onlar Türklerdir. Koyarım koltuğumun altına büyük rakıyı gider derim selamünaleyküm. Onlar sanırlar bende Türküm, derler aleykümselam, otururum yer içerim onlarla beraber. Çünkü sizinle bizim her şeyimiz aynı. Şarkılarımız, oyunlarımız, yemeklerimiz. Siz dersiniz kavun, biz deriz kavuni, siz dersiniz karpuz, biz deriz karpuzi, sonra biz olmuşuz nasıl diyordunuz size enişte, siz olmuşsunuz bize enişte ama başımızdakiler istemiyorlar biz olalım kardeş. Ne güzel olurdu.” Evet, ne güzel olurdu olsaydık kardeş, ama olamıyoruz işte Sayın Dimitri.

Sayın okur, internet ortamında Rodos ile ilgili mutlaka çok yazı belge, bilgi vardır. Defalarca el değiştiren tarihi ve coğrafi konumu ile olsun, gezilecek görülecek tarihi ve turistik yerleri, her biri birbirinden güzel plajları ve insanları ile olsun Yunanistan'ın en önemli turizm kaynaklarından biri olan bu ada ilgi çekici, enteresan, şirin bir yer. Yukarda anlatmaya çalıştığım her köy “beach” yani plaj. Çok sevdik, elimizden çıkmasına da bir o kadar üzüldük.

Ben gördüklerimi, duyduklarımı, yaşadıklarımı yazdım. Uzun yıllar Amerika’da diş hekimliği yapmış değerli Dr. Fıtri Öktem ağabeyimiz şöyle derdi; “east or west home is the best” doğu veya batı en iyisi ev. Ben de dönüş yolunda bir kere daha şükrederek dedim ki;

Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.


Sana binlerce teşekkür binlerce dua büyük usta Mehmet Akif Ersoy. Ne güzel anlatmışsın. Ama biz bu cennet vatanımıza sahip çıkabilecek miyiz acaba? (Bitti)

27.10.2015

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu,
Pazardan pazara yazınızı üzülerek okudum. Meyve sebze pazarı ile süt yoğurt peynir pazarının birbirinden uzakta olmasının sebebini anlayamadım. Şehirlerin pazarlarında hepsi aynı pazarın içinde ama kendilerine ayrılan yerlerde olurlar. Bu pazarlarda o kadar çok çeşit var ki mutfak eşyası satanlar, giysi satanlar, güneş gözlüğü satanlar, iç çamaşırı satanlar, ayakkabı satanlar vs. Yozgat pazarında ise bunlar değil köylünün getirdiği ve kendi ürettiği ürünleri kolayca pazarlayabilmesi isteniyor. Umarın Belediye Başkanlığı ve Valilik buna göre tedbir alırlar. Bu araştırma yazınız için sizi kutluyorum. Saygılarımla
SUDE ÖZTÜRK -- 23.11.2017 12:44
PAZARDAN PAZARA
Bu yazanlar doğru ve Yozgat gerçekten bu hale geldiyse Yozgat bitmiş demektir. Alıcının satıcının köylüsüyle kentlisiyle tüm ahalinin pazardan ihtiyaçlarını karşılayabileceği pazar yeri yapılamıyorsa boş yere organize sanayi yapmaktan, sanayileşmekten, tarımı güçlendirmekten bahsetmesin kimse yazık çok yazık. Oysa istimlak edilip güzel bir haftA alık pazar yeri yapılsa alıcı da satıcı da yaşadığı bu sıkıntıdan kurtulur.
RIZA KAYACAN -- 22.11.2017 15:27
PAZARDAN PAZARA
Yazınızı Yozgat Ziraat Odası Başkanı, Damızlık Büyükbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Kücükkbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Ticaret Odası Başkanı ve Yozgat Belediyesinden okuyan oldu mu çok merak ediyorum. Yozgatta salı günleri süt yoğrurt almak, yerli sebze meyve almak için ayrı ayrı pazar yerleri canımıza tak etti. Nerde bu köylünün ziraat odası başkanı niye sahip çıkmıyor Yozgat köylüsüne,alıcıyıda düşünen yok satıcıyıda
Ahmet Bulut -- 21.11.2017 13:20
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; Eskiden tüm ahali, köylü kentli bir birini tanırdı. Babam Rahmetli, ilçe köylerinde yaşayan insanların, kim kimle akraba onların bile seceresini bilirdi. Elbette ki, alış veriş, yol arkadaşlığı, borç alma gibi durumlar insanları bir birine yaklaştırıyor kaynaştırıyordu. Eski hayatlar zor, meşekkatli fakat bir o kadar da neşeli, mutlu, paylaşımcı yaşanırmış. Şimdi bankalar borç urganını insanların boynuna geçiriyor. Kimse kimseyi göremiyor.

Yine ince iğneyle kuyu kazıp, geleceğe miras hazırlamışsınız.

Saygı ve hürmetlerimle Selamlar
Kadriye ŞAHİN -- 20.11.2017 22:26
PAZARDAN PAZARA
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yazınızı ilgiyle okudum. Şöyle çocukluk günlerine döndüm bir an. Babamla o salı pazarlarında alışveriş ettiğim günler geldi aklıma. Her şeyin en doğalını ilk elden alıp yerdik. Hiç unutmam, üzümü kasayla alırdık köylülerden. Canlı tavuk, yağ, yoğurt, şimdi arayıp da bulamadığımız organik yumurtalar, daha neler neler...
Ne kaldı ki geçmişin o güzelliklerinden?... O birbirinden bağımsız, bahçeli evler yok oldu. Güzelim "Bademlik" yok oldu. Çamlık o eski özgün havasını yitirdi. O nostaljik faytonlar ortadan kalktı. O eski komşulukların yerinde yeller esiyor şimdi. Kısacası geçmişin tüm güzellikleri silindi belleklerimizden.
Deşme yaramı be kardeşim, deşme! İnan ki gözlerim yaşarıyor o çocukluk günlerimi anımsarken. Ah nerede o eski günler?...
Muhsin Köktürk -- 20.11.2017 21:47
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00