BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
210
Dün
:
4601
Toplam
:
13176244
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
VE RODOS (3)
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Üçüncü gün 21 Eylül Pazartesi. Gezmeye yine iki araba ile Çimenlik Tepesinden başlayarak dünürümüz Kapancı ailesine ait Mercan semtindeki iki katlı ve iki taraflı merdiven girişli köşkü görmeye gittik. 1955 yıllında üç otuz paraya yine bir Türk’e satılmış. Yasal engeller ve maddi yetersizlik nedeniyle gerekli bakımı ve onarımı yapılamayan bina şimdilerde kaderine terkedilmiş bir haldeydi. Tavan süslemelerini ve İtalya’dan getirilen yer karolarını üzüntü içinde fotoğrafladım. Belki bir fotoğraf veya belge umuduyla boş dolaplara baktım. Yunanistan’da yaşanan son kriz ada halkını çok sıkıntıya sokmuş. Çarşı içinde kapalı çok dükkân var. Satılık levhası asılmış ev ve dükkân ile yarım kalmış inşaatlar da bir hayli çok, gittiğimiz her yerde içimiz sızlayarak baktık. Evler en fazla iki katlı ve çok güzel.

Adanın batı kıyısındaki İalyos, Kremasti, Rodos hava alanı, Paradisi, Theologos, Soroni, Fanes, Kalavarada, Kamiros, Mandriko, Skala, Kamirou, Kritina köylerini gezip 12 km uzaktaki Kalamona köyü yakınındaki Kelebekler vadisine gittik. Hep aynı cins kelebeklerin bulunduğu vadi, içinden geçen Pelekonos isimli çayın iki yanında bazen merdivenimsi ama çoğunlukla zemini küçük taşlarla kaplı patika şeklinde yukarı doğru çıkıyor. O’ kadar çıkıyor ki sık ağaçların arasından çıka çıka gökyüzüne çıkacağınızı düşünmeye başlıyorsunuz. Çayın kenarında turuncu renkli küçük tatlı su yengeçleri var. Makinemin makro ayarı ile bir kaç güzel fotoğraflarını alabildim. Ben ağaçlara toplu halde konmuş kelebeklerin fotoğraflarını fotoğraflamaya çalışırken torunum Kerem “dede bak elime kondu” diye bağırdı. Büyük bir şans eseri olarak onu da çektim. Yanından geçtiğimiz Mandriko köyü bizim Antalya’nın ilçesi Demre gibi, her taraf sera. Demre’ye tepeden baktığınızda sera naylonlarını deniz sanırsınız ama burası öyle değil tabi. Kelebekler Vadisi dönüşümüzde kiraladığımız Volvo marka otomobili hava alanından henüz almıştık ki birden yağmur boşandı. Nasıl bir yağmur anlatamam. Şimdi üç aracımız olunca içinde bulunduğumuz Volkswagen Golf otomobili benim kullanmam icap etti. Yan koltuktan kalkıp sürücü koltuğuna geçene kadar iç çamaşırlarım bile ıslanmış. Yağmurun biraz hafiflemesini bekledik zira önümüzü görmemiz mümkün değil. Yola koyulduk. Rodos’un bardaktan boşanırcasına yağmuru ve daracık yollarında buharlaşan ön camı devamlı çalışan fan ile açık tutmaya çalışarak nihayet otelin önüne geldik. Bu heyecanlı yolculuk bitince 70 yaşında olan kendime bir aferin çektim.

Yağmur durur durmaz yollardaki sular dakikalar içinde hemen yok oldu. Kaldırım kenarındaki bordür taşlarının bazılarının altında yağmur mazgalları var, yağmur suları oralardan kanalizasyona karışıp hemen kayboluyor. Sokak aralarında kaldırım olmadığından yolun ortasına konulan “V” şeklinde imal edilmiş demir ızgaralar yoldaki suyu boşaltıyor. Haliyle bütün caddeler, sokak araları tertemiz. Koca bir yaz kullanılmayan ızgaralar tozdan topraktan, kuru yapraklardan tıkanmamış, hepsi anında kullanılmaya hazır. Bizim İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlerimizde mevsimin ilk yağmuru yağdı mı yaz boyu hiç temizlenmeyen ızgaralar yüzünden yollar derelere döner, evleri işyerlerini sular basar.

Dördüncü gün 22 Eylül Salı. Kale içini ve Mandraki’yi yaya olarak dolaştık. Kale içi eski şehir oluyor, Mandraki yeni şehir. Bundan 20- 25 yıl öncesine kadar evlenme çağına gelen genç hanımlar aileleri ile Mandraki’ye gelirler, aileler bir yerde otururlarken genç hanımlar eş bulmak için Mandraki’nin kordon oyunda bir aşağı bir yukarı gezinirlermiş. Hayal etmek bile güzel. Kim bilir ne heyecanlar yaşanmıştır. Çarşısı tıpkı bizim Mahmutpaşa ama daha bir tertipli. İki yandaki kuyumcuların vitrinleri ışıl ışıl). Yerler üyük kare şeklinde taşlarla kaplı ve çok temiz (birazda Kuşadası’ndaki kuyumcular çarşısına benziyor). Ne var ki burada Rumca, Mahmutpaşa da güzel Türkçem konuşuluyor. İzmir’deki akrabalar oradaki kuyumcu bir Türk’e bizim geleceğimizi söyleyip ilgilenmesini istemiş. İlgisiz kalmayalım diyerek uğradık. Adamcağız çok ilgi gösterdi, sonraki karşılaşmalarımızda da yine saygıda kusur etmedi. Dükkâna ilk uğradığımızda dükkân ortağı diğer Türk zat bize soğuk davranmış ve uzak durmuştu. İstanbul’da çok yakın bir ahbabımızın onun dayısı olduğu ortaya çıkınca çok mahcup oldu ama artık yapacağı bir şey yoktu. Çarşıda yan yana o kadar çok lokanta var ki, Türkçe bilen çığırtkanları neredeyse kolumuzdan tutup zorla oturtacaklar. Bizim Galata köprüsünde de lokanta çalışanları sizi kendi lokantalarına davet ederler ama nazikçe ve ısrar etmeden.

Kaleiçi mevkiinde önce Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesini gezdik. Kütüphane ve yanındaki saat kulesi Ahmet Ağa’nın oğlu Fethi Paşanın 1840 yılında kurduğu vakıf tarafından ve Yusuf Kıbrıslı Bey yönetiminde idare edilmekte, vakıf mütevellisi ise İstanbul da ikamet eden torunu Cengiz Argoşe Bey imiş. İki bölümden oluşuyor ama bir bölümü ziyarete kapalı. Kütüphanede 2450 el yazması kitap ve üç değerli kuran-ı kerim muhafaza edilmekte. Camekân içinde sergilenen Kuran sayfalarını fotoğrafladım. Hemen yanındaki saat kulesi ile 14 dükkân vakfa iyi bir gelir sağlıyor. Kütüphanenin girişinde sağ duvarda ağaç levha üzerine kazınarak yazılmış vakfiye senedi asılı. Vakıf kurulurken, ilerde, şartlarda her hangi bir değişiklik yapılmaması için vakfiye senedi ağaç levha üzerine kazınarak yazılmış ve bozulmaması içinde üzeri camla kaplanmış. Vallahi parmak ısırtacak bir düşünce.

Onu da fotoğrafladım. Bu kütüphaneyi daha sonra ayrı bir yazı konusu yapacağım. Kütüphanede akrabalarımızın da ahbabı olan yönetici Yusuf Bey ile sohbet ederken çok mutlu bir tesadüf oldu. Dünürümüz Şerife Hanımın eski ahbabı Rodoslu Türk oyuncu ve yönetmen Serpil Tamur Hanımefendi (D. 19 Mayıs 1944, Rodos), uzaktan bizi fark edip eşi ile birlikte yanımıza geldiler. Bu sıcacık kucaklaşma hepimizi mutlu etti, bir fotoğrafla belgeledik. 1963'ten bu yana Devlet Tiyatrosu sanatçısı olarak görev yapmakta olan Serpil Hanım, 40'ı aşkın oyunda görev yapmış, 3 oyun sahneye koymuş. Sinema ve dizi filmlerde roller almış... Kurtlar Vadisi'nde Nazife Anne karakterini canlandırmıştı. Yusuf Kıbrıslı Beyin tavassutu ile saat kulesini de gezdik. Kuleden kuş bakışı fotoğraflar aldım. Yıllardır onarımı süren Türk İlkokulundaki çalışmaları da yukardan gözlemledik. Sadece iki kişi çatının latalarını koymaya çalışıyordu. Saat kulesinden çıkışta kafe gibi bir mekânda sizi dinlendirip neskafe ikram ediyorlar, giriş ücretine dâhil. Biz ücret ödemediğimiz için ikramı almaya utandık, teşekkür edip ayrıldık. Buradaki Türkler, okulun ve İbrahim Paşa camisi dışındaki camilerde süren sözde restorasyon işlerinin kasıtlı olarak geciktirildiğini söylüyorlar.

Saat kulesinin küçük çanı her saat başı çalıyor ve çok yerden de duyuluyor. Avrupa’daki saat kuleleri içinde en zariflerden sayılan ve 1897 de yapılan, Hamal Kör Musa’nın iki kırmızı lira karşılığında yukarıya çıkardığı çanı 288 kg. saatin topu, 50 kg. ağırlığında olan Yozgat Saat kulesinin bozulan saatinin yıllardır yapılmaması bir kere daha içimi acıttı. Benim çocukluğumda çan sesi taa! Şeker Pınardan ve Çamlıktan duyulur bizde oyunumuzu bırakıp sayarak saatin kaç olduğunu bilirdik. Her saat başında ve buçuklarda hem de iki kere çalardı (Buna ispatlama denir).

Birini kaçırırsak ikincisini sayardık. Saat kulesi bir şehrin en göze batan mimari eseridir. Yapıldığı devrin mimari geleneğini zevkini aksettiren özellikler taşır. O halde Yozgat Valisi, Belediye Başkanı, Yozgat’taki sivil toplum kuruluşları, hele Yozgat’ın eski aileleri neden bu konuya ilgi göstermezler anlamak mümkün değil. Utanılacak bir durum.

Saat kulesinden çıktıktan sonra Rodos şehrini çepeçevre saran ve gayet güzel korunan 4 km uzunluğundaki Rodos Kalesinin ve surlarının önemli yerlerini gezecektik. Dünürümüz Şerife Hanım “Ben evimizin olduğu sokakları sindire sindire bir daha gezmek ve orada yaşayan ahbaplarımız ile görüşmek istiyorum, kusura bakmazsanız ben oraya gidebilir miyim daha sonra ben sizi bulurum ” dedi. Yılların memleket özlemi ağır basmıştı. Aman estağfurullah tabi siz oraya gidin bizde kaleyi gezelim dedik.

Şövalyelerin inşa ettiği bu kuvvetli duvarlar, Osmanlı Sultanı II. Mehmet’in 1480 yılındaki kuşatmasına karşı koymuşsa da Kanuni Sultan Süleyman'ın 29 Aralık 1522 deki büyük ordusuna karşı yenik düşmüş. Kalenin birçok yerinde eski topların taş gülleri vardı hem de onlarca. Cadde kenarlarına da dekor olarak sıralanmış ya da sur içindeki alanlara toplu halde konulmuşlardı. Onların nasıl kullanıldığını torunlarıma anlattım. Daha küçük ebattakilerin top namluları da surların mazgallarında duruyor, onları da gördüler. Kaleden çıkışta Burası bir hapishane değil, avlusu filan olan kocaman bir yer ama yine de burada hürriyetinden mahrum bırakılmıştı. Ah şu evlatlarını katleden Osmanlı geleneği.

“şövalyeler sokağından” aşağı doğru inerken talihsiz Cem Sultan’ın hapsedildiği yerin kapısını da fotoğrafladım. Sokak o kadar kalabalık ki bazen yürümekte zorlanıyoruz. Bu gün limana gelen iki kurvaziyerin sekiz bine yakın Avrupalı turist getirdiğini söylediler. Kurvaziyerlerden bir tanesi o kadar büyük ki insan hayranlıkla izliyor. Her yıl yaklaşık 1,5 milyon turistin ziyaret ettiği söyleniyor. Sur duvarlarında şövalyelerin lkanlarındaki armaların mermer kopyaları da gördük. Bazılarını fotoğrafladım. Hava kararmasına yakın dünürümüz bize yetişti. Tavsiye edilen bir lokantada akşam yemeğimizi yedikten sonra otelimize geldik.

Beşinci gün 23 Eylül Çarşamba. Bu sefer adanın doğu kıyılarını dolaştık. Önce Türk kabristanındaki aile mezarlarımızı ziyaret ettik. Calitea’ya (İçmeler) geldik. Burası daha önce değişik sağlık problemleri olanların gelip kaldıkları bir yermiş, şimdi plaj olarak kullanılıyor. Eski tesislere ilaveler yapılmış. Biz gittiğimizde bir düğün töreni vardı. Kubbenin altındaki zemine yine siyah beyaz küçük taşlarla döşenmiş mozaiklere hayran olduk (yandaki resimde). Yan yana bir kaç küçük koy ayrı ayrı plaj olarak isimlendirilmiş. Kumsal dışında kalan yerler yanardağ lavları, insanın ilgisini çekiyor. Buradan ayrılıp daha büyük bir yerleşim yeri olan ve herkese tavsiye edilen Faliraki’ye geldik. Burası da bir plaj ve eğlence merkezi. Her tarafta diskolar, tavernalar var. Akrabamız “geceleri yanar burası” dedi. Nasıl yani diye sordum. “Çok kalabalık olur yolda yürüyemezsin, yollar içkili insanlarla dolu olur” dedi. Burada karnımız doyurup tekrar yola koyulduk. Yedi hurmaları geçince Sarılar isminde meşhur bir dondurmacı var kendisi İstanbulluymuş, orada dondurma yiyelim dendi oraya gittik. Oturma yeri yok, kâse şeklindeki plastik kaplara konan (pastanelerin içine keşkül muhallebi gibi şeyler koyduğu) sözüm ona dondurmamızı arabalarımızda oturarak yedik. Bizim dondurmalarla hiç alakası yok, hele dövme Maraş dondurmamızın yanından bile geçemez. Yoğurta yoghurt diyorlar, bizim yoğurdumuzla alakası yok, krema gibi bir şey. Bakın iddia ediyorum, bir Türk girişimci burada sadece yoğurt ve dondurma satışı yapan bir işyeri açsa iyi para kazanır. Örneğin Çanakkale ilimizde yoğurtçu dükkânlarında oturup yoğurt yiyebilirsiniz. (devam edecek)

19.10.2015

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00