BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
204
Dün
:
4601
Toplam
:
13183256
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
VE RODOS (2)
capanoglukadir@yahoo.com.tr
İki otomobil ile kalacağımız otele geldik. Otel sahibesi daha önce yaptırdığımız rezervasyonu bularak haa! Konstantinapol demez mi? No Konstantinapol, Turkey İstanbul dedim. Daha adaya ayak basar basmaz ilk golü yemiştik. Sonra öğrendim ki ada Rumları Türkleri sevmiyorlar ama Türkler gelsin diye de yatıp kalkıp dua ediyorlar. Yılda ortalama 80 bin Türk teknesi Rodos’a geliyormuş. Marmaris’ten ve Borumdan gelen ziyaretçilerde cabası. Adadaki Türk nüfusu 3.500 kadarmış. 1974 yılındaki Kıbrıs barış harekâtımız sırasında Rumlar, adadaki Türklere çok eziyet etmişler, işten çıkarmışlar, yalnız yakaladıkları Türkleri dövmüşler, kötü davranmışlar, sindirmeye çalışmışlar. Evlerinden zorla aldıkları bazı Türk erkelerini adanın bazı kıyılarına yerleştirip “Türkler adaya çıkarsa onlara ateş edeceksiniz, çıkmalarına engel olacaksınız” demişler. Bu yüzden Türklerin büyük bir kısmı gayrimenkullerini çok ucuza satarak adayı terk etmişler. Şimdi daha çok Arnavutlar gelip yerleşiyorlarmış. Ada Rumları onları da sevmiyor ve istemiyormuş ama tırstıklarından pek ses çıkaramıyorlarmış.

Otelimize yerleştik, elimizi yüzümüzü yıkayıp ihtiyaç gidereceğiz fakat o ne! Tuvalette taharet musluğu yok. Canım sıkıldıysa da pratik zekâm ve duş ’un hortumu ile bu problemi çözdüm. Biraz dinlendikten sonra akrabalarımız tüm familyayı denize götürdüler. Ben suyu bardakta görüp derede yüzme öğrendiğimden otelde kalıp biraz daha istirahat ettim. Burada size biraz latife yaptım. Yüzmeyi hakkaten derede öğrendik ama az biraz da deniz görmüşlüğümüz var tabi nede olsa 53 yıldır deniz kenarındayız. Şnorkel, zıpkın ve İtalyan paletlerimizi hâlâ saklıyoruz, neden saklıyorsak? Deniz dönüşü akrabalarımızın Kızıltepe’deki 4 dönüm bahçesi olan büyük evlerinde öbür akrabalarımızla da birlikte olduk. Özenle hazırladıkları akşam yemeğinde hasret giderdik. Gece yarısına kadar doyasıya sohbet ettik.

Ada da ilk dikkatimi çeken şey yolların dar olmasından ve park yetersizliğinden otomobillerin her markasının küçük modellerinin tercih edilmesi, bildiğimiz markaların hiç görmediğimiz modellerini gördük. Eski model otomobiller de oldukça fazla. Ada da turist gezdiren tur otobüsleri de sanırım en az 5 yaş üstü ama hepsi pırıl pırıl boyalı. Avrupa’da olduğu gibi tüm araç sahipleri karşıya geçmek isteyen bir yaya gördüklerinde hemen duruyorlar. Bu yüzden ayakta beklerken yaya kaldırımın kenarında durmamaya özen gösterdik. Ana yoldan tali yola, tali yoldan ana yola çıkışlarda hatta yan sokaklara giriş çıkışlarda yolun tamamen boşalmasını bekliyorlar. Yolda giderken bir sokağa sapacaklarsa uzaktan gelen bir arabanın bile geçmesini bekliyorlar. İstanbul da olsa bu bekleme süresinde en az beş araç girer çıkar. Cep telefonu ile konuşurken arabalarını kenara çekip öyle konuşuyorlar. Tüm taksiler Kıbrıs’ta olduğu gibi son model Mercedes. Gerek şehir içinde gerek bazı köylerde bütün yaya yolları ve bazı meydanlar siyah beyaz minik taşlarla ve değişik desenlerde mozaik gibi döşenmiş. Milyarlarca bu küçük taşlar nereden nasıl toplanmış akıl alacak gibi değil. Resimde görüldüğü gibi bazı yağmur ızgaraları mermerden yapılmış. Yol kenarlarındaki tüm elektrik direkleri eskiden bizde de olduğu gibi ağaç. Sitelerin girişine konan trafoları bile iki ağaç direği yan yana dikerek arasına monte etmişler.

Rodos adasında hiç martı görmedik. Çarşı da, Eminönü Yeni cami civarındaki güvercinler gibi yabani ve kırma (melez) güvercinlerden başka kuş yok. Serçe bile sadece iki adet görebildim. Adanın nüfusu 130.000 kadarmış ve bunun 50.000 i Rodos şehrindeymiş. Adanın kuzey ucu ile güney ucu arası 79,7 km. en geniş yeri de 38 km. Adanın hemen her tarafı orman ve çamlar Türk çamı denilen cinstenmiş. Su çok bol, adanın her yerinde çeşmeler var suları içiliyor. Şehir şebeke suyu da içiliyor. Bunu öğrenince şişe suyu almaktan vazgeçtik. Zira şişe suyu ile şehir şebeke suyu arasında tad farkı yok. Suları bizim kaynak sularımız tadında değil.

İkinci gün 20 Eylül Pazar, tüm aile, saat 08.00 gibi sabah kahvaltısında buluştuk. Açık büfe de her şey var ama beyaz peynir yok. Beyaz peyniri turistler yemiyor bekleyince de bozuluyormuş, onun yerine ince dilimlenmiş kaşar peyniri ve salam vardı. Benim güneşten korunmak için yanımda getirdiğim castro şapkamın önünde daha önce taktığım altın kaplama ay yıldız var. Eşim de Beypazarı’ndan aldığı biraz büyükçe gümüş ay yıldız kolyeyi taktı. Akrabamızın önceden aldığı biletler ile “Sea Dreams” isimli büyük bir feribota bindik. Yerli yolcudan 15 Euro yabancıdan 25 Euro alıyorlarmış. Bizim biletler tabi 15 Euro’dan oldu. 10.15 de Rodos limanından hareketle iki saat süren bir yolculuktan sonra 12.15 de Balimyoti adasına (Türkler Ballıdede diyorlar),vardık. Türkiye’ye çok yakın elini uzatsan değecek gibi. Adanın güney ucunda Panormitis isimli, 300 yıllık geçmişi ile çok eski ve müştemilatı ile oldukça geniş bir alanı kaplayan bir manastır var. Manastırda bir kaç gün kalarak ibadet etmek isteyenler bu otel hizmeti veren müştemilatta kalabiliyorlar tabi parayla. Bu manastır Rodos’a iki saat uzaklıkta olduğundan Ancak Pazar günleri veya vaftiz töreni varsa özel ayin yapılıyormuş. Bizim gittiğimiz gün de iki vaftiz töreni vardı, bizde izledik. Hıncahınç dolu olan gemi yolcusu yazlık kıyafetlerleydi ama vaftiz edilecek bebeklerin aile ve akrabaları çok şık takım elbiseler içindeydiler. Vaftiz töreninde bebeklere dualar eşliğinde şarap banyosu yaptırıyorlar. Ne olduğunu bilmeyen bebekler birde şarap içine sokulunca korku ile feryat figan ağlıyorlar. Çocukların bu ağlamalarına dayanamadım. Bir yandan da düşünüyorum. Hristiyanlar bebeklerini bile şaraba yatırırken Müslümanlara şarap içmek yasaklanmış. Cennette vaat edilen şarap dünyada neden yasaklanır. Bu soruyu Hayyam şöyle cevaplandırıyor şiirinde;

Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı
Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı?

Bir sarhoş arap, devesini vurmuş Hamza'nın
Peygamber de yasak etmiş arap'a şarabı.


Manastırda dikkatimi çeken bir kaç şeyi sizinle paylaşayım; Girişte takriben 50 cm uzunluğunda (daha uzunları da oluyormuş) mumlar satılıyor. Mumu yakıp tahsis edilen yere dikiyor ibadetinizi yaptıktan sonra öbür kapıdan çıkıyorsunuz. Siz çıktıktan sonra sizinkiler ve sizinle aynı zamanda mum dikenlerin mumları hemen söndürülüp buradan alınıyor. Yeni gelenler mumlarını dikiyorlar. Bu ticaret, pardon manastıra yardım, böyle sürüp gidiyor. Manastırın avlusunda saplı veya sapsız bir sürü kullanılmamış yani hepsi yeni süpürgeler var. Bu süpürgeleri alanlar önce haç çıkarıp Manastırın içindeki büyükçe ebattaki gümüş ikonaları öptükten sonra bu ikonaların önlerini süpürüyor sonra tekrar öpüp çıkıyorlar. Bir hastalığı olan veya başında bir sıkıntısı olan bu süpürme işi ile hastalığından ve derdinden kurtulacağını sanıyormuş. Bizim türbe ziyaretlerimiz gibi. İmtihana girerken de okunmuş pirinç yutuyorlar mı acaba?

14.15de Panormitis manastırından kalkan feribotumuz 15.30 da Symi, Osmanlı zamanındaki adıyla Sömbeki adasına geldi. Bu adanın tarihi, Truva Savaşları kadar geriye gitmekte. Symi’nin Gialos limanı güzel bir kartpostal resmi gibi. Eski çağlardan itibaren bu gün bile Rum zenginlerin evlerinin bulunduğu, birçok önemli kişinin konut sahibi olduğu bu ada Yunanistan’daki ekonomik krizi neredeyse hiç yaşamamış. Yılda 400 bin turist geldiği söyleniyor. Datça’ya en yakın yer burası. Zaten bakınca da görülüyor. Burada çok Türk teknesi bağlıydı, hepsinin kıçında da kocaman bir Türk Bayrağı. Öğle yemeğimizi burada yedik. Tam kalkıyorduk ki Neyzen isimli çift direkli kocaman bir Gulet kıçında kocaman Türk bayrağını dalgalandıra dalgalandıra limana muhteşem bir giriş yaptı. Hemen sonra isimlerini okuyamadığım iki Türk yatı daha geldi. Symi’den yarım saatlik bir kara yolu ile yukarda bahsettiğim Panormitis manastırına gitmekte mümkün. Aslında bu iki koy aynı adanın koyları, Panormitis güney batıda, Simi kuzey doğuda. Limanın tam ortasında “Küçük Balıkçı Heykeli” var. Heykel, elindeki küçük sopası ile adaya gelen gemicileri selamlar gibi durmakta. Symi den 17.15 de kalkan feribotumuz kıyı kıyı gidiyor yani deniz öylesine derin. Bir tek ağaç yok. Adaların yapısı da çok enteresan. Kayalar, bazı yerlerde denize paralel takriben 15 cm kalınlığında ve birbirinden ayrılmış plakalar halinde yani hemen alıp kullanılmaya hazır bir taşocağı gibi, bazı yerlerde ise denize dik tabakalar halinde. Saat 20.00 sularında Rodos’a döndük. Akşam yemeğinde yine akrabalarımızdayız. Bu gün Yunanistan’da seçim vardı. Orta gelirli mütevazi ada halkı oyunu Aleksis Çipras’dan yana kullanacağını söylerken otelin sahibesi ve diğer zengin kesim ona oy vermeyeceğini söylüyorlardı. Netice de yine Çipras kazandı. (devam edecek).

14.10.2015


Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00