BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
182
Dün
:
4601
Toplam
:
13175302
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
Çapanoğlu Mehmet Muhsin Bey ve Hindistan'dan gelen mektup
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Dünyaca ünlü Meydan Larousse Ansiklopedisinde Abdülkerim Efendi bahsini açarsanız şöyle bir ifade görürsünüz. “Osmanoğulları ailesinden olup (1906-1935) II. Abdülhamit’in torunu ve şehzade Selim Efendinin oğludur. Osmanlı hanedanının Türkiye’den çıkarılması üzerine önce Beyrut’a giderler. Japonyanın yardımıyla, Çin devletinin İslam kesiminde yeni bir Müslüman devleti kurmak üzere Japonya’ya gider. Kendisini bu işe “Çapanoğlu Muhsin Bey” adında bir maceraperest sevk etmişti.” Açık bir anlatım olmayan bu bahiste adı geçen ve dünyaca ünlü bir ansiklopedide “maceraperest” olarak tarif edilen “Çapanoğlu Mehmet Muhsin Bey” kimdir. Şehzade Abdülkerim Efendi ile ne alakası vardır.
Mehmet Muhsin Bey ve ailesi, Yozgatlı Çapanoğullarından olup kendisi İstanbul Üsküdar doğumludur. Osmanlı sarayı hekimlerinden Çapanoğlu Mehmet Sadık Bey’in oğludur. Hekim Mehmet Sadık Bey, 1911-1912 yılları arasında Osmanlı Devleti ile İtalya krallığı arasında yapılan ve tarihte Trablusgarp savaşı diye anılan harpte gönüllü olarak cepheye gitmiş ve şehit olmuştur.

Şehzade Abid Efendi ile birlikte büyüyen Mehmet Sadık Bey oğlu Muhsin Bey’in sünneti sarayda şehzadelerle birlikte yapılmıştır. Muhsin Bey, orta tahsilini Türkiye de yaptıktan sonra Yüksek tahsil için devlet bursu ile Fransa’ya gönderilir. Sorbonne Üniversitesinde İnşaat Mühendisliği tahsil ederken, bir yandan Osmanlı idaresinin son bulması bir yandan da yaşanan müessif Çapanoğulları hadisesi’nden dolayı banka hesaplarına el konulması neticesi sıkıntıya düşen Muhsin Bey, okuduğu üniversite de iş bularak yüksek tahsilini kendi imkânları ile tamamlar. Fransızca, İngilizce ve Arapça bilir. Yeni kurulan Türk Devletinin kraldan fazla kralcı Konsolosluk çalışanları, 1934 de çıkarılan soyadı kanunu ile Çapanoğlu soyadını alan Muhsin Bey’e soyadını değiştirmesi için baskı yapmaya kalkışırlarsa da Muhsin beyin sert tepkisi ile karşılaşır bir daha bahsini etmezler. Bütün bu olumsuzluklara rağmen değişik işlerde, daha çok gazetelerde (Fransız Le Monde ve Akşam gazetesinin muhabiri) çalışarak tahsilini bitirip yurda döner.
Tahsilini bitiren Muhsin Bey Türkiye’ye döner ama yaptığı tahsil ile ilgili olarak aradığı ortamı bulamaz ve tekrar Fransa’ya döner. Orada Şehzade Abid Efendi ile tekrar birlikte olurlar ve politikaya atılırlar. Paris’teki Japon sefiri, Şehzade Abid Efendiye Japon hükümetinden bir davetiye getirir. Temkinli Abid Efendi işin entrikalarını sezdiği için Muhsin Bey’den gazeteci kimliği ile gidip durumu iyice araştırmasını ister. O’da Japonya’nın Yokohama limanından sade bir gazeteci olarak giriş yapar.

Muhsin Bey, Japonya ziyareti sırasında, Japonya’da örgütlenmiş olan Türk-Tatarlar önderi Molla Muhammed Abdulhay Kurbanali (Gabdulhay Kurbangali) isimli Başkurt ile tanışır. Bir müddet sonra da Kurbanali’nin baldızı ile evlenir. Daha sonra onunla birlikte Türkiye’den getirttikleri makine ve teçhizat ile Japonya da bir matbaa kurarlar (1927-1928). Muhsin Bey inşaat mühendisidir ama gazetecilik ona daha cazip gelmektedir. Bu konumundan istifade ile Mısır, Arabistan, Hindistan, Japonya vs. birçok ülkeyi gazeteci kimliği ile dolaşarak tanıma fırsatı bulur.

Hindistan da bulunduğu günlerde Yozgat’ta yaşayan ve yaşadığı dönemde tüm Çapanoğullarının hamisi olan “Çapanoğlu Muhlis Bey’e (benim dedem)” bir mektup gönderir. Ancak aileyi bir silindir gibi ezip geçen Çapanoğulları başkaldırısının izlerini daha üzerlerinden atamayan Muhlis Bey bu mektuba, Milli Emniyetin bir denemesi olabilir düşüncesiyle cevap vermez (1930 lu yıllar). Cennetmekân dedem Muhlis Çapanoğlu’nun bir açıklama yapmadan imha ettiği mektubun içeriği hakkında maalesef hiçbir bilgi yok. Muhlis Bey mektubun içeriğini soran akrabalara, Hindistan’dan, kendisinin Çapanoğlu olduğunu iddia eden ve Yozgat’ta Çapanoğlu büyüklerinden kimlerin bulunduğunu merak eden birisinden geldiğini söylermiş. Muhlis Bey’in mektubun içeriği konusunda bu kadar ketum ve hatta tedirgin olmasını, o günün şartlarında çok uzaklardaki Hindistan’dan direkt ismine gelmesine ve bu uzun mektubun içeriğinin bu kadar basit değil bazı siyasi konuları da içerdiği kanaatindeyiz. Aşağıda özet olarak anlatacağımız olaylar zincirinin yorumunu okuyucuya bırakmak daha doğru olacaktır.

Fransızca ve İngilizcenin dışında Arapçayı da iyi bilen Muhsin bey’in Arabistan’da basılan bir gazetede Hindistan ve Çin’deki Müslümanlar ile uzak doğuda yaşayan Türkler hakkında birçok makalesi yayınlanmıştır. Bir yandan gazetecilik ve yayıncılık, bir yandan da Japon harp akademisinde Türkçe dersleri vererek hayatını sürdürür.

Yukarda, Japonya’da bulunduğu yıllarda Başkurt Molla Abdülhay Kurbanali ile tanıştığından bahsetmiştik. Kurbanaliyev ailesi Başkurdistan Cumhuriyeti Argayaş vilayetinin Midyak köyünde zengin arazi sahipleridir. İdil-Ural Türk-Tatarlarının bir kısmı Rus İhtilali’nin ardından, Uzak Doğu’nun çeşitli bölgelerine dağılmışlar, bazı topluluklar başta Mançurya bölgesi olmak üzere, Hong Kong ve Shanghai gibi Çin topraklarına yerleşmiş, kimileri de Kore’ye ve Japonya’ya giderek buralarda cemaatler halinde yaşamışlardır. Japonya’daki Türk-Tatar toplulukları, 1919 yılından itibaren oluşmaya başlamış, Kumamoto, Yokohama, Tokyo, Kobe ve Nagoya bu yeni göçmenlere ev sahipliği yapan başlıca şehirler olmuştur. 1924’e kadar birbirleriyle çok sıkı ilişkiler içinde olmadan yaşayan bu topluluklar, Molla Muhammed Gabdulhay Kurbangaliyef’in (Molla Muhammed Abdulhay Kurbanali) Japonya’ya gelişiyle bir çatı altında toplanmaya başlamışlardır.

Uzak Doğu’daki Türk-Tatarların varlık mücadelesinde önemli bir yere sahip olan Molla Muhammed Abdulhay Kurbanali, siyasi kimliği, ilişkileri ve faaliyetleri ile çok tartışılan İdil-Urallı önderlerden birisiydi. Onun liderliği altında birleşen İdil-Ural Türkleri yaklaşık 10 yıl boyunca Japonya’nın dış siyasetinde, özellikle Asya ve İslâm politikalarında önemli bir rol oynamışlardır. Abdulhay Kurbanali, 1920’de Japonlarla temas kurmasının ardından Mançurya’daki Japon istihbarat okulunda dil öğretmenliği yapmış ve Japon askeri personeline Arapça, Rusça ve Tatarca dersleri vermiştir.

Kurbanali, Japonya ile olan irtibatını Japon resmi belgelerinde şöyle anlatıyor; “…Ben, 1917’de Rus Devrimi ile birlikte Hoten’e kaçtım. 1922’de Daıren’e geldim. Mançurya demiryoluna sözleşmeli olarak görevli girdim. İki sene çalıştım ama kendi amaçlarımı gerçekleştirmek için işten ayrıldım. 1924’de Tokyo’ya geldim. Dünya’nın çeşitli yerlerinde kötü durumda mülteci konumundaki Müslüman Rusyalıları birleştirip, Müslüman Federasyonunu ve Tokyo İslâm Derneği okulunu kurdum...”

Ömrünün büyük bir kısmını Japonya da geçiren Kurbanali, Tokyo da İslam Cemiyetinin imamı olup bir cami bina ettirir. Mektep açıp onun müdürü olur. Nüfusun artmasıyla çocukların eğitim sorunu ortaya çıkmıştır. Yapılan toplantılar sonucunda bir okul kurulmasına karar verilerek Japon hükümetine başvuru yapılmış ve alınan izinle 2 Ekim 1927’de Shin-Okubo Hyakumin-chou 273 numaralı ev kiralanarak, Mekteb-i İslâmiye adıyla okul olarak kullanılmıştır. İlkokul seviyesinde eğitime başlayan bu okulda, öğrenciler, okuma yazma derslerinden başka, dinî ve millî konularda da ders almaya başlamıştır. Bunun üzerine aileler para biriktirmeye başlamış ve dışarıdan da gelen yardım paraları ile 1931 yılında Yoyogi-Tomigaya semtindeki 1461 numarada kayıtlı binayı satın alarak okulu buraya taşımışlardır. Japon yetkililerin de yardımlarıyla bina, Kurbanali’nin adına tescil ettirilmiştir. Yeni okul binası, dönemin üst düzey devlet görevlileri ile zengin simalarının oturduğu, Tokyo’nun en iyi semtlerinden birindeydi.

Çapanoğlu Mehmet Muhsin Bey, Molla Muhammed Abdülhay Kurbanali ile birlikte Kurdukları matbaa da Japonlar için birçok dini ve edebi kitaplar basarlar. 1930 yılı Ocak ayından itibaren arka arkaya çok sayıda kitap basılarak Çin’den Finlanda’ya kadar Türk-Tatar topluluklarının yaşadıkları tüm yerlere gönderilmiştir. 1934 yılında ise Japon hükümetinin yaptığı yüklüce bir para yardımı ile 3000 adet Kur’an-ı Kerim. 3000 adet Kazan Türkçesinde Tefsir. Binlerce ders kitabı (abdest, namaz, heftiyek, mufassal galem hal gibi) bastırılarak Uzak Şarktaki Türklere dağıtılmış, Mısır, Afganistan, Irak gibi otuz üç Müslüman ülkeye gönderilmiştir Tokyo, Kobe, Mukden ve Harbin şehirlerinde Türk-Tatar dilinde mektepler açarak çocukların Müslüman ve Türk-Tatar terbiyesi alarak yetişmeleri için gayret göstermişlerdir. Abdulhak Kurbanali zamanın Japon devleti ile sıkı bağlantı kurmuştur. Müslüman ülkelere güzel bir propaganda olur düşüncesi ile büyük bir cami inşa ettirir (1938).Atatürk de bu cami inşaatına kendi maaşından yaptığı ödemelerle katkıda bulunmuştur. Atatürk Japonya da cami yaptırdı iddiasının hikâyesi de budur. Japon hükümeti bu cami depreme dayanmaz diyerek 1986 yılında yıktırır, yenisi inşa edilir. Kurbanali’nin eşi, caminin ve yanındaki kendisine ait okulun arsasını da Türk Hükümetine bağışlar.

Sayın Sunay Akın İş Bankası yayınlarında çıkan Geyikli Park kapaklı kitabında şöyle yazıyor;
!6 Eylül 1890 tarihinde II. Abdülhamit’in armağanlarını götürdüğü Japonya’dan dönerken batan Ertuğrul Firkateyni için kaza sonrasında yardım amacıyla Japonya’da toplanan parayı 1892 de İstanbul’a getiren heyette yer alan Toraciro Yamada, Tokyo Camii konusunda kilit isim olarak öne çıkar. Yamada II. Abdülhamit’in sevgisini kazanarak ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşir ve iki devlet arasında fahri konsolosluk yapar diyor Sayın Sunay Akın ve şöyle devam ediyor;

Birinci dünya savaşı başlayınca memleketine dönen Yamada Atatürk’ün Cumhuriyet Bayramına daveti üzerine 1931 de tekrar İstanbul’a gelir. 30 Haziran 2000 tarihinde yeniden açılan cami Türkiye Cumhuriyetinin Diyanet işleri Başkanlığına bağlıdır. Bunun da nedeni Atatürk’ün Yamada’nın caminin yapımı konusunda istediği yardım talebine olumlu yanıt vermesiymiş. Sayın Akın diyor ki “Caminin yapımında Atatürk’ün payı yoksa Japonlar bu camiyi neden bize verdiler.” Ve ekliyor, Ne gariptir ki, son derece açık olan bu durum karşısında aksini iddia edenler şunu söylemektedirler.

“Buyurun, Başbakanlık arşivi, Atatürk’ün İş Bankasındaki hesabının girdi çıktıları ortada. Belgeyi bulun bizde susalım.” Sayın Sunay Akın da şöyle cevap veriyor. En önemli Belge, 2000 yılında düzenlenen açılış töreninde Japonya bayrağı yanına asılan Türkiye Cumhuriyeti bayrağıdır. Ay yıldızlı bayrak bir banka dekontu ya da para makbuzu koçanından çok daha önemli bir kanıttır. Sayın Akın kusura bakmasın, bir başka yazarın dediği gibi bizce de bu ifadeler bir efsane imalatı olmuş. Bayrak belge olur mu? Belge yukarda arz ettiğim “Kurbanali’nin eşi, caminin ve yanındaki kendisine ait okulun arsasını da Türk Hükümetine bağışlar” cümlesindedir. Aşağıda arz edeceğim, Mehmet Muhsin Bey’in Amerika da yaşayan ve bir süre Ortadoğu Teknik Üniversitesinde öğretim üyeliği de yapan oğlu Cüneyt Çapanoğlu’nun Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına gönderdiği dilekçesi de belge niteliğindedir.

Biz tekrar konumuza dönelim. Abdülhay Kurbanalai’nin Japonya’nın güdümünde, Doğu Türkistan’da Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in torunlarından Abdülkerim Efendi’nin liderliğinde bir devlet kurmak için faaliyette bulunması ile bu defa dolaylı olarak Türkiye Cumhuriyetini ‘de karşısına almıştır. Böylece Japonya’daki Türk görevliler de Kurbanali ile taraftarlarına karşı cephe almış ve faaliyetleri daha yakından takip edilmiştir. Bu durum Kurbanali’nin sonunun başlangıcını oluşturur. Oysaki Kurbanali, 30 Ağustos zaferinin ardından Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya mektup göndererek kutlamış ve Japonya ile olan bağını gizlemeden aşağıdaki ricalarda bulunmuştu.

1)İslâm dünyasının azadlık hareketini beni askere anlatıp onlardan manevi yardım almak kastiyle Japon ve Çin milletine türlü vasıta ve muhtelif yollar ile propaganda yapmak için Japonya’ya velev gayri resmî bir kimse vekil gönderemez misiniz?

2) Göndereceğiniz kimseye Japon ve İslâm dostluğu medeni ve iktisadî münâsebeti yolunda iş görüp bu meseleyi kuvveden fiile çıkarmak hakkında propaganda için büyük ve muteber Japon gazeteleri yardım edeceklerdir. (...) Japon başları, istudentleri bu meselede sarfı gayret edeceklerdir.

3)Japonya’da olan Asya cemiyetleri ve Japonya’nın haricî siyasetine âşina olan bir kaderi muteber zatlar da bu babta içtihad edeceklerdir.

4) Her ne kadar büyük bir kuvvete malik değiller ise de Çin ahalisi umumen ve Müslümanları hususen samimi hayırhahlık ve manevî yardım göndermeye hazırlardur.

5)Şimdiden Japonlara ve Çinlilere arzedilecek (...) (...) var ise onu da arzetmek mümkündür. Hasılı (...) denildiği gibi üçüncü Enternasyonal yardımıyla meydana gelen islâm millî hareketini bu taraf Asya milletlerinin millî yol ile Büyük Türkiye’nin ve Rusya’da Müslüman Cumhuriyetlerinin bekâsı temin edilmesi yolunda burada büyük işler görmek mümkündür.

(…) işaretli yerler okunamamıştır.
Türk ve Rus hükümetleri Kurbanali’nin bu siyasi nüfuzundan rahatsızlık duymaya başlarlar. Türkiye’de yaşayan büyük Tatar yazar ve siyasetçisi Ayaz İshaki, Türkiye’nin ve Rusya’nın isteği ile Japonya’ya giderek Idil-Ural cemiyetini kurar oradaki halkı Kurbanali'ye karşı kışkırtır. Japon hükümetine gönderdiği muhtelif mektuplarda Kurbanali'yi Japonya aleyhinde çalışan ecnebi ajanı olarak gösterir. Türk ve Rus Hükümetlerinin baskısı ve Ayas İshaki’nin kışkırtmaları neticesi Japonlar, aşağıda daha detaylı değineceğimiz hedeflerini örtbas etmek için Kurbanali’yi 1938 yılında planlarımıza uymuyor bahanesiyle bazı akrabalarının da bulunduğu Dairen’e (Port Arthur) sürgüne yollarlar. 1945 yılında Ruslar’ın Dairen’e girmesi üzerine yakalanarak tutuklanır. Uzun bir sorgu döneminin ardından 10 yıllık bir mahkûmiyete çarptırılıp bir çalışma kampına gönderilir. Yıllarca Rus hapishanelerinde kalır. Daha sonra 1955 yılında Alma Ata şehrine sürgün edilir. Serbest kaldıktan sonra Çelyabinsk şehrine dönen Kurbanali, yakınlarının yardımıyla hayatını sürdürür ve 22 Ağustos 1972 yılında yaşamını yitirir. Mekânı cennet olsun.
Şehzade Abdülkerim Efendi ile Çapanoğlu Muhsin Bey’in hayat çizgisi nerede kesişmişti? Japon istihbarat dosyalarına bir göz atalım.

Japon hükümeti, Asya’nın Türk halklarını ve yaşadıkları coğrafyayı 1880’lerde tanımaya başlamıştı. 1894-1895 Çin-Japon savaşından sonra Doğu Türkistan’ın, 1904-1905 Rus-Japon savaşının ardından da Batı Türkistan’ın jeopolitik, ekonomik ve askerî açılardan arz ettiği önemi kavramışlardı. Asya’nın lideri ve dünyanın büyük devletlerinden biri olabilmeleri için gereken askeri güce sahip olmanın, Asya’nın hammadde ve pazarını ele geçirmeye bağlı olduğunun farkına vardılar. Bu sebeple Japonya, bölgedeki Müslüman Türk halklarını potansiyel müttefik olarak görmüştür. Özellikle, tüm Asya’yı Hıristiyanlardan ve beyazlardan temizleyerek Japon İmparatorluğu altında birleştirmeyi amaçlayan “Büyük Asyacılık” ideolojisi Japonya’nın Türk halklarına nüfuz edebilmek için kullandığı en önemli araç olmalıydı. Molla Muhammed Abdulhay Kurbanali (Gabdulhay Kurbangali) önderliğinde ve onun yardımı ile Japonya’da örgütlenmiş olan Türk-Tatarlar aracılığı ile Rusya ve Çin’de baskı altındaki Türk halklarının liderleri ile derin ilişkiler kurarak, Asya’daki bağımsızlık talep ve mücadelelerine açık ya da gizli destek sağlamışlardır. Yukarıda kısaca değindiğimiz Türk ve Rus Hükümetlerinin Japon Hükümetine baskısı bu çalışmalardan dolayı idi.

1930’lu yıllara kadar Japonya önce Kore’yi sonra da Çin’in bir bölümünü işgal ederek ihtiyaç duyduğu geniş tarım arazilerine, hammaddeye ve pazara kavuşmuş ayrıca, ilerideki harekâtları için anakarada uygun sıçrama taşları döşemiştir. Japonların 1932’ye kadar, coğrafi ve siyasi durumun elverdiği ölçüde, doğrudan işgal yolunu kullandığını söylemek mümkündür. Çin işgalinden sonra ise Japonya, kukla devletler kurma yoluyla doğrudan kendi idaresinde tampon bölgeler yaratma projesini başlatır. Mançurya bölgesi ve İç Moğolistan’ın bir kısmı üzerinde 1932 yılında Japonya tarafından kurdurulan Mançuko Devleti (Manshu-koku), bunun ilk örneğidir.

Japonya’nın aşırı milliyetçi örgütler, ordu ve hükümetin milliyetçi kanadı aracılığıyla Türk dünyasına yönelik olarak uyguladığı en önemli harekât, 1933’de Doğu Türkistan’da çıkan ayaklanmayı devşirerek bölgede Padişah II. Abdülhamid’in torunu Şehzade Abdülkerim Efendi’nin idaresinde, Japonya güdümlü yeni bir kukla devlet kurdurma gayretleridir. Şehzade Abdülkerim Efendi Japonya’nın desteğiyle Türkistan İmparatoru olacaktı. Şehzade Abdülkerim Efendi’nin bu devletin başında bulunması Osmanlı Hanedanı’nın tekrar ihya olması anlamına geldiği gibi Hilafet Kurumu da şehzade eliyle tekrar tesis edilecek ve dünya Müslümanları bu yolla Japonya’ya bağlanmaya çalışılacaktı.

21 Mayıs 1933’de Şehzade Abdülkerim Efendi ile Çapanoğlu Muhsin Bey Singapur da buluşurlar. Bombay, Singapur, Shanghai güzergâhıyla Kobe limanından Japonya’ya girip Tokyo’ya gelirler. Bazı Millet Meclisi üyeleri, generaller, amiraller ve Japon Milliyetçi Öğrenciler Grubu’na üye 100-150 kişilik bir heyet tarafından, kırmızı halı ve Banzai (Yaşa) sloganlarıyla karşılanırlar.

Bu arada, dünya basınında özellikle de Rusya’da, Abdülkerim Efendi’nin Doğu Türkistan İmparatoru olacağı yönünde haberler çıkmaya başlar. Şehzade, bu haberler üzerine verdiği demeçlerle iddiaları yalanlar. Yeni Japon Muhbiri’nde yayımlanan konuşmasında, Abdülkerim Efendi Japonya seyahatini şu sözlerle açıklıyordu: “Altı aydan beri dünya seyahatine çıktım ve nihayet, Tokyo’ya kadar gelmeye muvaffak oldum. Benim buraya gelmem hakkında, yalan ve asılsız haberler yayanlar oldu. Mesela Moskova’da neşir olunan Pravda gazetesi, bir münasebet ile Japonya’da Pan İslâmizm hareketinin merkezi olduğunu ve Türkistan Çin’ine, hâkim olmak niyetinde olduğum beyan olunmuştur. Bu haberler, kesinlikle yalan ve hepsi asılsız olarak başka türlü maksatlar ile yayılmaktadır. Turan milletlerinden birisi olan Türk milletinden olduğum için, Turancılığa muhabbetim olması tabiidir. Dünya seyahatim esnasında Japonya’ya geldim. Japonya’yı görmek ve Türk şehitleri ziyaretine ve İmparator Meiji ziyaretgâhını ziyaret etmek için geldim. Türkistan ve Çin’indeki olaylarla kesinlikle hiç-bir alakam yoktur.”

Şehzadenin Japonya seyahati, Sovyetler Birliği’ni tedirgin ettiği gibi, dönemin Türk yönetimini de rahatsız etmiş, şüpheleri yatıştırmak için Japon aşırı milliyetçi derneklerinden Kokuryukai üyesi Jitsukawa Tokijiro, Türk Büyükelçiliğini ziyaret etmiştir. Jitsukawa, şehzadenin Tokyo’daki varlığının tamamen turistik amaçla olduğunu bildirmesine rağmen Türk Büyükelçisi Nebil Bey, şehzadenin hemen Japonya’dan ayrılmasının Türk-Japon ilişkileri açısından önemli olduğunu beyan etmiştir.

Japon İstihbarat Raporlarına göre başka şüpheli bir Türk daha Japonya da Şehzade ile İlişki kurmuştur. Toplam dört sayfadan oluşan belgeler, iki polis istihbarat raporundan ibarettir. 19 Ağustos 1933 tarihli ve Gizli ibareli 1957 numaralı birinci rapor, bu şüpheli Türk hakkında bilgiler veriyor. “Türkiye İstanbul, Kadıköy, Mühürdar Gürbüz Türk Mahallesi 26 Numarada ikamet eden. Kendi ifadesiyle İstanbul meslek okulunda Profesör S.M. Osman Bey. 34 yaşındadır. Şahıs bu ayın 14. gününde Singapur ve Shanghai üzerinden Yokohama’ya gelerek, Kojimachi ilçesi, Yamashita mahallesindeki İmperyal Otel’e giriş yaptı. Halen Yoyogi, Harajuku mahallesinde ikamet etmekte olan eski Türk Prensi Abdülkerim’e Singapur’da yaklaşık 10.000 yen civarında borç verdiğini ve bunu tahsil etmek için buraya geldiğini ifade ediyor. Tokyo’ya geldikten sonra bu ayın 16’sından itibaren Sovyetler Birliği Büyükelçiliğine pek çok kez giriş çıkış yaptığından, Sovyetlere haber taşıdığından şüphelenilmektedir. Faaliyetleri son derece gizli olmakla beraber, anlattıkları aşağıdaki gibidir.”

“Türk Osman, Bombay’da (Hindistan) iken hastanede yatmakta olan Türk Prens ile görüşmüş. Prens, ona zor durumda olduğunu söylediği için o (Osman), prensin hastane masraflarını ödemiş. Prens ona, buradan Japonya’ya geçeceğini çünkü Japonların desteğiyle gelecekte Doğu Türkistan’ın bağımsız bir devlet olacağını ve kendisin de buranın Kralı/İmparatoru ilan edileceğine dair gizli bir anlaşmanın yapıldığını anlatmış, eğer bu gerçekleşirse Osman’a da önemli bir mevki vereceğini söyleyerek geçici olarak maddi yardım sağlaması konusunda ricada bulunmuş. Bunun üzerine Osman 10.000 yen vermiş. Ancak Prens Japonya’ya vardıktan sonra Osman hiç haber alamamış. Osman, bu sene Haziran ayında Shanghai’da yayımlanan Slovoadlı Rusça gazetede çıkan “Eski Türk Prensi’nin Japonya’nın desteğiyle Doğu Türkistan’ın kralı olacağına dair” haber üzerine dolandırıldığını düşündüğünü ve verdiği parayı geri almak üzere Japonya’ya geldiğini ifade ediyor. Buna karşılık, Prens Abdülkerim Bey, söz konusu borcun birlikte olduğu Çapanoğlu Muhsin Bey aracılığı ile ödeneceğini söylemektedir. Rapor’dan anlaşıldığı kadarıyla Osman Bey, sık sık Sovyetler Birliği elçiliğine gitmektedir. Şehzade’ye verildiği iddia edilen 10.000 yen o dönem için oldukça büyük bir meblağdır. Ayrıca Şehzade Abdülkerim parayı aldığını da inkâr etmemiş, borcun Muhsin Çapanoğlu tarafından ödeneceğini söylemiştir.”

30 Ağustos 1933’de aynı makamlara 2038 numaralı ikinci rapor gizli ibareli olarak gönderilerek geçen süredeki olayları aktarılmıştır: “Kojimachiku, Nagata Mahallesi Sanno Hoteli’nde kalmakta olan kişi Türk Osman Bey (34 yaşında). Yukarıda tanımlanan şahıs Tokyo’ya giriş yaptı ve eski Türk Prensi Kerim ile arasındaki borç kavgası ile ilgili olarak bu ayın 19’unda gönderilen 1957 numaralı belgede aktarıldığı gibi yerleştiği İmperyal Hotel’in 300 yenlik ücretini ödeyemediği için ayın 28’inde Sonno Otel’e taşınmıştır. Sonraki faaliyetleri aşağıda verilmiş olup bu şahıs hâlâ takip edilmektedir. Söz konusu kişi (Osman Bey) anlaşmaya varılmazsa Abdülkerim Efendinin dolandırıcı olduğunu topluma açıklayacağım diyerek kızgınlığını belirtiyor.”

Sonuç olarak, Şehzade Abdülkerim Efendi’nin, Japonya’nın desteğiyle Doğu Türkistan’da kurulması düşünülen İslâm Devleti’nin başına Türkistan İmparatoru olarak geçirilmesi planı, Türkiye’yi ve Sovyetler Birliğini tedirgin etmiş, Sovyetler kendi sınırlarının hemen ötesinde böyle bir devletin varlığını istememiştir. Çünkü Uygur, Kazak, Kırgız ve Çinli Müslümanlardan oluşan bu yeni yapı, şüphesiz Rus idaresi altında yaşayan soydaşları için de bir ilham kaynağı olacaktı.

Kısaca Japonlar, Abdülkerim Efendi, Abdulhak Kurbanali ve Çapanoğlu Muhsin Bey’in bu çalışmaları sayesinde kurmayı düşündükleri büyük Müslüman devletini kuramasalar da Kore, Mançurya ve Çin sahillerinde birçok yerleri ele geçirmişlerdir. Abdülkerim Efendi daha sonra Amerika’ya gider ve kaldığı otel odasında ölü olarak bulunur. Bazı kaynaklar intihar ettiğini yazarlarsa da kâğıttaki el yazısı ve yazı lisanı, bir Osmanlı şehzadesinden çok, bir azınlık mensubunun yazacağı yazı gibidir. Kısa zaman sonra da intihar yazısı ve bütün evraklar kaybolur. Bazı görgü tanıkları kaldığı odadan Uzakdoğu tipli insanların çıktığını ve hızla uzaklaştıklarını söylerler. Mehmet Muhsin Bey’e gelince; 1933 yılından sonra Japonya dışına çıkamaz veya çıkarılmaz. Çok maceralı ve heyecan dolu hayatı maalesef yine Japonya da son bulur. İkinci Dünya savaşı sırasında bir rahatsızlık nedeniyle hastaneye yatar ve bir hastane kazası ile vefat eder oraya gömülür. Bazı kaynaklar onun da zehirlenerek öldürüldüğünü bir suikasta kurban gittiğini yazarlar.
Rahmetli Mehmet Muhsin Çapanoğlu’nun oğlu Cüneyt Çapanoğlu, Tokyo’daki Şehitliğin ve Mezarlığının bulunduğu arsanın korunması için Başbakanlığa aşağıdaki dilekçeyi göndermiştir

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına, Ankara
Ben uzun yıllardır Amerika’da yaşayan ve halen orada çalışan bir Türk Vatandaşıyım. Baba tarafından Yozgat’ın Çapanoğlu Sülalesinden, anne tarafından ise eski Tataristan’ın ileri gelen liderlerinden Muhammed Abulhay Kurbanali’nin eşi Ümmügülsüm’ün kız kardeşinin oğluyum. Aşağıda size bilgisini vereceğim Japonya’nın Tokyo Şehri’ndeki Türk Şehitliği konusunda gerekeni yapacağınız umudundayım.
Rus ihtilalinden sonra kaçan Türk-Tatarlar Japon hükümetinin daveti üzerine 1920’lerde Japonya’ya yerleşmişlerdir. İmam Muhammed Abdulhay Kurbanali’nin gayretleri ile Tokyo’da ahşap bir cami inşa edilmiş, mezarlık yeri alınmış, okul açılmış ve 1928 senesinde Akşam gazetesinin matbaası satın alınarak Japonya’ya getirilmiş ve bir matbaa kurulmuştur. Bu matbaada 3000 bin adet Kuran-ı Kerim, 3000 adet Kazan Türkçesinde Tefsir ve binlerce ders kitabı (abdest, namaz, heftiyek, mufassal galem hal gibi) bastırılarak Uzak Şarktaki Türklere dağıtılmış, onların da bir araya gelerek dinimizi korumaları sağlanmıştır.
Japon Hükümeti “Ertuğrul Faciasından” sonra Osmanlı devleti ile yakın ilişki kurmuş ve Türkleri takdir etmiştir. Hükümet, muhacir Türklerin Tokyo şehrindeki faaliyetlerini de takip ve takdir etmiş ve Türkler sayesinde o zamanlarda sömürgecilerin idaresinde olan yüz milyonlarca Müslüman’a örnek olmak istemiştir. Bu gaye ile Tokyo’da büyük bir caminin inşasına yardımcı olmuş ve 1938 senesinde caminin açılışına Hindistan, Mısır ve Arabistan gibi Müslüman ülkelerin ileri gelenlerini davet etmiştir.

1938 ile 1984 seneleri arasında kesintisiz olarak bütün Müslümanların ibadet ettiği bu cami, depreme karşı yetersiz bulunduğundan yıkılmıştır. Bunun üzerine İmamın eşi Sn. Gülsüm Kurbanali, cami ve yanındaki okul binasının tapularını, yeni bir cami yapılması şartı ile Türkiye Cumhuriyeti’ne devretmiştir. Hükümetimiz de yaptırdığı Tokyo Camiini Temmuz 2000 senesinde güzel bir törenle ibadete açmıştı.
Bildiğim kadarı ile Müslüman mezarlığına defnedilen ilk subay 1932–1934 yıllarında Türk sefaretinde görevli bir ateşedir. Daha sonra Kore Savaşı’nda ağır yaralı olarak Tokyo’ya getirilen askerlerimizden en azından üçünün defnedildiğini, ilişikte size gönderdiğim camide çekilmiş cenaze namazı fotoğraflarından biliyoruz.

Japonların bize ayırdıkları yeri ve mezarların kaydı ve bakımını bugüne kadar oradaki Türk-Tatar Cemiyeti üyeleri titizlikle yapmışlardır. Cemiyet azalarının çoğu Türkiye’ye göç edip, geride kalanların bazıları da vefat edince şimdi bu mezarlık ve şehitlik ile ilgilenecek 75–80 yaşlarında birkaç erkek kalmıştır. Sahipsiz kalan 3–4 mezarı da maalesef Japonlar boşaltmış olup meyyitlerin akıbeti bilinmemektedir. Geride kalanları korumanın dini ve milli bir vazifemiz olduğuna inanarak size müracaat etmekteyim.
Rahmetli Gülsüm Kurbanali cami arsasını ve arsası ile birlikte okul binasını hükümetimize emanet ettiğinde bu Şehitlik ve Mezarlık konusunda bir yazı bırakmamış olsa da buranın korunmasını isteyeceği de açıktır.

Tokyo’daki Şehitliği ve Mezarlığının bulunduğu arsayı Tokyo Belediyesi kiralık verdiği için, belediyeye yanılmıyorsam her sene 3000 Euro ödenmektedir. Bu para düzenli ödenmediği takdirde Tokyo Belediye’sinin buraya el koyma hakkı vardır. Bu durumda Türk Şehitliği ve Mezarlığı elimizden çıkmış olacaktır.

Buranın elimizden çıkmaması için Vakıf veya başka bir statü ile korunup kollanması hususunda gereğinin yapılmasını bilgilerinize saygılarımla arz ederim. 05. 12. 2010

Cüneyt Çapanoğlu

:Not: Aynı Dilekçe Dışişleri Bakanlığı’na ve Diyanet İşleri Başkanlığına gönderilmiştir.
Sayın Cüneyt Çapanoğlu’nun, Kuzenim Sayın Mustafa Çapanoğlu’na (İzmir) gönderdiği bilgi notunda şöyle yazıyor;” Tokyo Camii vakfına gönderdiğim para "Tokyo Camii" kitabında gösteriliyor (o sayfa ilişikte). Ayrıca mezarlık için parayı cemiyet başkanı Hacı Temimder Muhit'e gönderiyordum. Evrakların hepsini bulamadım fakat bulduklarımı ekte gönderiyorum. Saygı ve selamlarımla, Cüneyt Çapanoğlu
Bağışlarla ilgilenen Sayın Tamimder Muhi de Cüneyt Çapanoğlu’na gönderdiği cevapta şöyle yazıyor; “Sayın Kardeşlerimiz Cüneyt ve Dilara. Ocak ayı başında yolladığınız USA 250.- yardımlarınıza teşekkür ederiz. Cenabı Allah kabul etsin âmin. Bankadan gelen hesapların kopyasını size yolluyorum. Sizi özledik vaktiniz olursa çocuklarınızla beraber bekliyoruz. Sevgi ve hürmetlerimizle. Dr. Salise ve Hacı Tamimder Muhit’ler 6/II/05 Tokyo. Fax’ınız meşgul olduğundan mektupla yolluyorum.”

23.09.2015

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00