BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
212
Dün
:
4601
Toplam
:
13183248
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
DR. İHSAN ÜNLÜER
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Bir zamanların İzmir İtfaiyesi Daire Başkanı, şiir dostu değerli Şakir Şen dostum, bir sosyal paylaşım sitesinde şu şiiri paylaşmıştı.
Ve ölmüşler ülkesinden yine bir ses girdi araya.

Atinalı Timon adlı yapıtın sayfalarından Şekspir sesleniyordu:
Altın para! Sarı para, pırıl pırıl.
Şu kadarı yeter bunun çevirmeye karayı aka.
Eğriyi doğruya, kötüyü iyiye, soysuzu soyluya
Kocamışı gence, yüreksizi yiğide.
Bu sarı köle,
Alır hırsızı, unvan verir, nişan verir, şan verir
Oturtur senatörle yan yana
........................................
Çekil karşımdan, kahrolası çamur...

Dr. İhsan ÜNLÜER

Şiiri okuyunca bir zamanların o güzelim radyo günlerini hayal ettim. Dr. İhsan ÜNLÜER, İstanbul Radyosu'nda söyleşi programları yapar, bunları söylediği şarkılarla süslerdi. Bir de opera sanatçılığı vardır İhsan Ünlüer'in. Sahneye bariton olarak çıkardı. O’nun radyo programının yayınlanacağı gün ve saati iple çekerdim. Ne yazık ki bizim bile unuttuğumuz bu özel insanı gençlerimiz hiç bilmezler.

İhsan Ünlüer’in asıl mesleği kadın doğum uzmanlığı idi. Yani bir hekimdi. Ama yanı sıra bir opera sanatçısıydı. Bitmedi, karikatüristti ve en önemlisi yıllar boyu Cumhuriyet gazetesindeki köşesinden okurlara seslenmiş bir mizah yazarıydı. İki de kitabı yayınlanmıştı. Koltuğunun altına dört koca karpuz sığdırmıştı.

Mizaha nasıl başladığını bir röportajında şöyle anlatmıştı Dr. İhsan Ünlüer;
Tıpta 'sıvak' dediğimiz bir tabir vardır. Mesela şu ıhlamurun içine aspirini atarsınız... Bu, aspirinin sıvakı olur. Yani ilacı kamufle eden şey. Belirli bir konuyu anlatmak istiyorsunuz. Mizahı buna sıvak yapıyorsunuz. Ben de hekimliği anlatmak istiyorum. Bunu mizaha sıvadım. Mizah zaten tek başına olduğu zaman mizah değildir. Böyle başladım.

Dr. İhsan Ünlüer çok renkli bir kişiliktir, hemen dikkatleri üstüne toplar. Nüktedan olduğu, her işe mizah katmayı bildiği için, son derecede ciddi tıbbi konularda bile insanı güldürmeyi, soğuk resmi havayı dağıtmayı bilir. O, yoksul bir kunduracının oğlu olarak, kendisine maddi sıkıntı yaşatmayacak bir meslek vaat edeceği düşüncesiyle askeri tıbbiyeyi seçmiş, ama içindeki resim ve mizah duygusuyla baş edemediği için sürekli meslek dışı kaçamaklar yapmış, hatta doğruca, işine mizah ve resmi bulaştırmıştır. Onun mizahi üslubunun tıp konularına nasıl yansıdığını yine onun "Bilinçaltı" başlıklı yazısına başvurarak görelim:

"Altmışlık adam yirmilik kıza ‘hürmet ve saygılarımı aktarırım hamfendi’ diye iltifat sıkarken içinden şöyle söyleniyordu gerçekte: ‘Canını yiyeyim senin yavrumm..’ Küçük memur genel müdürün önünde elpençe durmuş: ‘Evet efendim sepet efendim, haki-payinizim, ayak tozunuzum, kölenizim efendim...’ derken içinden söyle söyletiyordu bilinçaltını: ‘Ah ulan bir bıraksalar yerim seni lan..’ Günah çıkaran papaz ve nutuk atan abdestsiz politikacı da Tanrının adına sığınıp rol keserlerken gerçekte şeytandan yanaydılar. Şu mini etekli dilberi yutkunarak izledikten sonra aklımızdan geçenleri açığa vursak muhakkak ki bizi polise verir kız.

Hayatını hekimlikten kazansa da karikatür ve mizah yazılarını ikinci bir uğraş olarak sürdürür. Sonra bir gün Doğan Nadi’den Cumhuriyet’e düzenli yazması teklifi alır. Ağırlıklı olarak, tıp konularını mizah yoluyla ele alacaktır. Yazılarına başlar, çoğu zaman işlediği konuyu çarpıcı karikatürleri ile süsler. Bu işte büyük başarı elde eder. Öyle ki, geniş bir okur kitlesi oluşur. Onun bu yazılarından derlenen "Oku Oku Budur Sonu" kitabı birkaç yılda yedi baskı yapar. Bende ki üçüncü baskısı.

Üniversitedeki kadın doğum hocası Tevfik Remzi Kazancıgil’in yüreklendirmesiyle doktorluk ve opera sanatçılığını bir arada yürütmeye başlar. Kimi zaman ameliyattan kalan talk pudrası, hastaneden çıkıp sahneye koşan İhsan Ünlüer’in makyajı yerine geçecektir. İhsan Ünlüer müzik kariyerini İstanbul Devlet Opera Stüdyosu’nda beş yıl, İtalyan Kültür Derneği’nde üç yıl şan ve müzik dersleri alarak yapar. Madame Butterfly operasında oynadığı Amerikan Deniz Teğmeni Benjamin Franklin Pinkerton başrolüyle haklı bir üne kavuşur.

27 Mayıs 1960 sonrası üniversiteden uzaklaştırılan 147 öğretim üyesinden biri olduğu için hekimlik görevini yapamamakta, yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle bir ilaç firmasında çalışmaktadır. Amerikan ilaç firması yaptığı iş anlaşmasında, çalışanlarına başka bir işle uğraşmalarını yasaklamıştır. Operadaki rolünün kimsenin dikkatini çekmeyeceğini ve böylece iki işi bir arada yürütebileceğini düşünür. Ama durum farklı gelişir. Ünlüer nereden bilsin operada başrolü alacağını, isminin sokak ilanlarında afişe edileceğini. Oyunun gala gecesinde İstanbul’daki pek çok Amerikalı doldurur salonu. Gerisini Ünlüer’den dinleyelim;

"Durum hoş olmadığından ve Amerikan İlaç firmasındaki işime son verilme korkusuyla üzgündüm. Ama sahnedeki rolümle, çalıştığım firmanın milliyeti arasındaki özdeşlik bana teselli veriyordu. O gece temsil başladı; ilk perde: “Dünya doludur bin türlü heyecanla, bir Amerikan denizcisine vatandır her yer” aryasını attım. Böylece aryanın sonunda dünyanın her ülkesinin sahanlığına demir atan uçarı Amerikan askeri olarak Amerikan konsolosu mister şapkasıyla birlikte Amerika şerefine kadeh kaldırarak allegretto bağırmento makamında ‘America Forever! -Yaşasın Amerika’ diye birinci perdeyi tamamladık. Çiçekler ve alkışlar... Oyun bitti. Eve dönüşte öğrendik ki Amerikan Deniz Teğmeni Benjamin Franklin Pinkerton (İhsan Ünlüer) o günkü süksesine karşın Amerikan ilaç firmasındaki işinden atılmıştı."

Dünyaca ünlü cerrahımız Tarık Minkari de İhsan Ünlüer’in sınıf arkadaşıdır. İhsan Ünlüer’le ilgili bir anısını şöyle anlatıyor,

Fakülte sıralarındayken iki hocamı çok sevmiştim: Prof. Koswig ve Prof. Schwartz. İkisi de 1933’te Almanya’dan gelmiş, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev almışlardı. Prof. Schwartz babacandı, öğrencilerini sever ve korurdu, şaka yapmaktan hoşlanırdı. Derse tepsi üstünde, formol içinde kurumuş, büzülmüş organlar getirir, bizleri masanın etrafında toplar, onları bize tek tek gösterir, anlatır, öğretirdi. O gün masanın üstünde kurumuş pankreas ve karaciğer dokuları, ayrıca şeffaf bir bardak içinde, limoni bir miktar sıvı vardı.

Hoca gözlerini üstümüz de dolaştırdıktan sonra kurbanını seçti. İhsan’ı aşağıya çağırdı.

(İhsan Ünlüer askeri tıbbiyeli, uzun boylu, atletik, üstüne okka gibi oturmuş elbisesiyle ilah gibiydi. Sonraki yaşantısında doktor, jinekolog, artist, Carmen’in Don Jose’si, yazar, karikatürist, mukallit, hayat dolu bir dostumdu.) İhsan aşağı indi, Hoca bir elini İhsan’ın omzuna koyduktan sonra dersi anlatmaya başladı.

"Bakın çocuklar, sizin kuşak çok talihli. Şimdi idrarda şeker olup olmadığını anlamak için birkaç damla ilaç damlatmak yetiyor. Hâlbuki benim babamın devrinde doktor idrarda şekerin olup olmadığını anlamak için onu tadardı" dedi ve masanın üstündeki bardağın içine parmağını batırdıktan sonra onu yaladı. Bizim soluğumuz kesildi, iğrendik. İhsan’a döndü, onun gözlerinin içine baka baka "Haydi çocuk sen de yap" dedi. İhsan dondu kaldı, parmağını bardağa doğru uzatamadı. Hoca ısrar etti: "Haydi çocuk ben denedim ölmedim, sen de dene." İhsan utandı, sıkıldı ama direnemedi. İstemeye istemeye sağ elinin işaret parmağını bardağa batırdı ve sonra onu iğrene iğrene yaladı.

Hoca sinsi sinsi güldü. Bize dönerek: "Hekim her şeyden evvel çok iyi bir observatuar (gözlemci) olmalıdır" dedi. Sonra parmaklarını göstererek; "Ben bu parmağımı batırdım ama şu parmağımı yaladım. Hâlbuki genç arkadaşımız aynı parmağını batırdı, aynı parmağını yaladı. “Hepimiz şaşkın şaşkın bakarken bu kez hoca uzandı, içmeye başladı. Yarısına gelince kadehi İhsan’a uzattı. "Güzelmiş dedi. Hadi sen de iç." İhsan suratını buruşturdu ve öğürdü. Hoca sakin: "Şerbet güzel, niçin kusuyorsun?" İhsan inanmadı ve içmedi. Hiçbir derste bu kadar eğlenmedim.

1960 lı yıllarda İzmir Konakta karşılaştığı Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı ile ilgili anısını da şöyle anlatıyor Dr. İhsan Ünlüer;
...Doğduğum İzmir kentindeyim. Konak Alanı'ndaki Milli Kütüphane'nin önünden geçerken genç bir yaşlı adam çarptı gözüme. Aydınlık yüzü, upuzun boyu, bembeyaz saçları ve elinde kitapla dolu iki filesi vardı. Bakışlarım istem dışı takılmıştı bu genç yaşlıya. Bir yerden anımsıyordum sanki onu. O da dikkatle bakıyordu. Birdenbire basbariton bir sesle bağırdı adam:
-Merhaba!
-Afedersiniz, siz Halikarnas Balıkçısı mısınız?
-Ya ne sandın ya?
-İzlanda Balıkçısı sandım.
Güldü ve ekledi:
-Nükteli bir adama benziyorsun sen.
Ve sanki bu günleri tahmin edercesine yazdığı şu şiirini de okuyalım;

Satılır Babıali borsasında kalemler
Kimi kara mürekkeple yazar
Kimisi katillere övgü düzer
Pandispanya gazetesinde
Kel Aliço’nun güreşleri
Koca Yusuf’un elensesi
İşçilerin gözyaşları, alınteri
Ve öğrencilerin karnına
Ekmeğini doğrar kimisi…

Kalem var köpekçe havlar
Bir zorbanın kapusunda
Ruble olur kasasında
Dolar olur cüzdanına dolar…
Kalem var.
Abdestsiz namaz kılanların
Seçim pazarında din satanların
Vaazlarına amentü yazar..
Kalem var yalan
Kalem var yılan
Çöreklenir beyinlere
Kalem var
Kırıkkale tabancasında mermi olur.
Arkadan vurur öğrenciyi yıkar yere…
Kalem var,
Kara plaklara çize Sahibinin Sesini
Kalem var satılmış sayfalara
Yazar Yüz Karasını
Kalem var satırlara
Döker alınların kara lekesini
Kalem var ki,
Gazete sayfaları ar eder
Taşımaktan yazısını
O kalemle yazmıştı ozan
Hürriyetin adını
Okul defterlerine
Sırama, ağaçlara
Kumlar, karlar üstüne
Uzanan patikaya
Serilip giden yola
Hıncahınç meydanlara


Mahpustaki yazar şöyle bağırıyordu; “Yazdığımda en ufak bir yalan var mı?” diyorum. “Fark etmez” diye celalleniyor. “Benim cezaevimde böyle şeyler yazmak kesinlikle yasak!” “Ama ben de bir insan olarak dilediğimi yazmakla hürüm!” diye ısrar ediyorum. “Sen insan filan değilsin!” diye kükrüyor.” ”Mahkûmsun sen mahkûm!” Ve Can Yücel şöyle yazıyordu;

Sen insan filan değilsin!
Mahkûmsun sen mahkûm!
Felcederim seni! Diye bağırıyor adam
Felcedekmiş beni.
Anarşistlik edip bidaha
Falaka şiiri yazarsam


Kendisiyle yapılan bir söyleşide, 'Sizin için en büyük felaket ne olabilirdi?' sorusuna şöyle cevap vermişti, 'Bisturimin elimden alınması, kalemimin kırılması, sesimin kısılması ve yazılarımın karalanması.”
Kadıköy Bahariye’deki bir sokak onun adını taşır. 40 yıl öncesinin Cumhuriyet okurları ile daha öncesinin radyo dinleyicileri bugün onu anımsayacaklardır mutlaka. Ama ondan neredeyse 20 yıldır hiç söz edilmemesi, genç kuşakların onu tanımaması,” eserlerinin yeniden basılmaması” ne acı. Rahmetle ve bıraktığı izler için minnetle anıyorum, ışıklar içinde olsun.


07.07.2015



Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00