BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 19.12.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
194
Dün
:
4633
Toplam
:
15018693
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
“GİT PATILAT
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Yaz geldi mi kavun karpuz kabuklarını, kış geldi mi portakal, elma kabuklarını hiç düşünmeden çöpe atıyoruz. Onları çöpe atarken bir yandan da düşünüyorum; şimdi binlerce evde karpuz kabukları benim yaptığım gibi çöpe atılıyor diyorum kendi kendime. İçim sızlıyor çok hayıflanıyorum… Biz küçükken kavun karpuz kabuklarını biraz büyükçe kuşbaşı doğrar ahırdaki hayvanlara, ağıldaki koyunlara, hatta tavuklara verirdik. Onlar katur kutur yerken sanki biz yiyormuşuz gibi hoşumuza giderdi. Hep ot, kuru yonca ve saman ile beslenen hayvanlara bunlarda baklava oluyor derdik. Cennetmekân babamın memuriyeti dolaysıyla Anadolu şehirlerinde dolaşırken biriktirdiğimiz kavun karpuz kabuklarını evimize süt getiren sütçülere ya da hayvan besleyen komşulara verirdik. Çöpe atılmazdı yani.

Kış gelince de çöpe atılan portakal kabuklarına üzülürüm. Kabuklarda öyle etli öyle güzel ki tam reçellik. Bunlardan ne güzel reçel olurdu diye söylenirim. Şimdi her şey fabrikasyon oldu. Nasıl, ne ile hangi katkı maddeleri ile korunan gıdalarımız marketlerin raflarında. Elma kabuklarını da atmaz sirke yapardık. Hakiki natürel sirke.

Elma sirkesini biz yine elma kabuklarından kendimiz yapıyoruz. Yaş tarhana yapmayı Tosyalı Terzi sevgili İsmail Çağdaş ağabeyimden öğrendim. Büyük bir zevkle evde yapıyor bir kış içiyoruz. Yaparken eşime takılıyorum. “Madem yapıyoruz biraz fazlaca yapalım hakiki ev tarhanası diye satalım” diyorum.

Almanya’ya giden ilk işçilerden iki aile çalışma hayatının zorlukları yüzünden uzun bir süre görüşemezler. Bir gün koca karısına yahu bizim hemşeriler ne yaptılar acaba bir arasak sorsak der. Ararlar adresi alır giderler. Verilen adreste bahçe içinde eski ve harap bir ev vardır. Tabi önce şaşırırlar, sonra sorular başlar. Hemşeri anlatır; Tek kişinin ücreti ile geçinmek zor. Çocuklar da cabası. Gördüğün gibi bahçede birde müştemilat var. Çocuklara süt içirmek gayesi ile bir inek alıp müştemilatta beslemeye başladık. Akşamları semt pazarlarını dolaşarak çöpe gidecek meyve sebze ne bulursam toplayın ineği bununla beslemeye çalıştım. En çok da muz ile. Biliyorsun Almanya’da muz çok.. Bir süre sonra Alman komşumuz kendi çocuğuna içirmek için süt verip veremeyeceğimi sordu. Hem iyi komşuluk hem de şikâyet korkusu ile ona da verdim. Bir gün kadın sütte muz kokusu olduğunu söyledi. “Muz aromalı hakiki süt” dedi. Evet, kadının söylediği gibi hakikaten sütler hem katkısız inek sütü hem de hakiki muz aromalıydı. Ben de hemen inek sayısını dörde çıkardım ve ürettiğim sütü satmaya başladım. O kadar çok talep oldu ki işten çıktım bu işi yapmaya karar verdim

Bunları yazarken değerli dostum Osman Hakan Kiracının bir makalesindeki sitemi aklıma geldi. Mealen şöyle yazıyordu. Yozgat köylüsü de üç beş tavuk beslemez yumurtayı bakkaldan alır. Bahçesine dikmiyor, taze soğanı maydanozu, patlıcanı da parayla alıyor. Demek şehirleşme, şehre göçme filan bahane. Sağlığımızı düşünmeden hazırdan tüketmek kolayımıza geliyor. Tabi bunda bahçeli evlerden hızla betonlaşmaya gidişinde önemli bir rolü var.

Lafı uzattık, yine biz küçükken diye başlıyayım da hangi tarihlerden bahsettiğim iyi anlaşılsın. Biz küçükken yani 1950 li yıllarda Yozgat dâhil Anadolu’nun birçok şehrinde helalarımız bahçede idi. Çünkü kanalizasyon yoktu (4 Haziran 2015 Perşembe günü Amasya’daydım. 1959-1961 yıllarında oturduğumuz evin helası yine bahçedeydi). Niğde de karşı komşunun oğlu ile onların bahçesinde oynarken karnım ağrıyor diyen torununa dedesi argo bir deyimle git patılat bir şeyciğin kalmaz dedi. Yani git tuvalete defi hacet et demek istedi. Patılat’ın anlamı neydi? Helalarımız, evin dışında, bahçenin bir köşesinde aralarında 30 santim kadar boşluk olan yan yana uzatılmış iki tahta ve altında kocaman bir çukur olan ahşap kabinlerdi. Tahtalar çukurdan epey yüksekte olurdu. Bu yüzden defi hacet ederken pat pat sesi duyulurdu. Elbette her daim dolu tutulan bir ibrik de hazır tutulurdu. Eğer yakında bir dere varsa bu çukurun ucu oraya açılırdı. Bahçedeki bu helalar yazın yanar kışın donar, geceleri de biz çocuklar için korku tüneli olurdu.

Niğde de helalar bahçe duvarının sokağa bakan tarafında yapılır, sokak tarafına da kesme taştan bir kapak konurdu. Eşek üzerine hasırdan hâbeler koyan bazı adamlar sokak sokak gezer dolu olan çukurları ev sahibinin izni ile boşaltır bunları da üç otuz paraya bağ sahiplerine gübre olarak satarlardı. Ev sahibi para ile temizletmekten kurtulurken temizleyen kişide üç kuruş para kazanmış olurdu. Bağları ve şarapçılığı ile meşhur olan Niğde’nin bağları bu zengin gübrelerle gübrelenirdi. Değerli ağabeyim Yılmaz Göksoy hocam da, “bu gün dünya devleri ile yarışmakta olan Güney Kore halkı da, VC’sindeki dışkısını gübre olarak kullanmıştı. Hatta derler ki bir komşusuna giden hanımın çocuğu tuvalete gitmek istediğinde orada yaptırmaz hemen kendi evine götürürmüş” demişti.

Yılmaz ağabeyim sohbetlerimizde sık sık şunu da vurgulardı. “Ne yazık ki kurban derilerimizden de gerektiği kadar fayda sağlayamıyoruz. Bayram sırasında gerek Türk Hava Kurumu gerek özel kişiler ve değişik amaçlı vakıflar adına toplanan kurban derilerinin nerelere gittiği bilinemiyor. Bir kere bu deriler usulüne uygun olarak zarar verilmeden yüzülebiliyor mu? Toplandıktan sonra özenle korunabiliyor mu? Ve kıymetli bir meta olarak gerektiği gibi değerlendirilebiliyor mu? Kurban derilerinden sağlanacak gelirler, erozyon ağaçlandırma ve meraların ıslahı çalışmalarında kullanılmak maksadıyla muhtarlar tarafından de toplanmasına izin verilebilir. Kurban kesilmesi ile ilgili bir şey daha anlatayım; Aşısız ceviz fidanları 25-30 yıl sonra meyve vermeye başlar. Hâlbuki bu ağaçların çevresinde kesilen kurban kanı bu ağaçların 10 seneye varmadan meyve vermesini sağlıyor.” Diye anlatırdı Yılmaz ağabeyim. Ayrıca Ceviz ağası sülfür gazı üretir. Sülfür gazının ozon tabakasını tamir etme özelliği var. Sırf bu sebepten dolayı dünyadaki ceviz ağacının sayısının artırılması gerekiyormuş.

Hülasa, bağlar, bahçeler, tarlalar hayvan ve insan gübreleri ile gübrelenirlerdi. Suni gübre bilinmediğinden hem topraklar zenginleşir hem de insan sağlığı için bir tehlike oluşturmazdı. Değerli okurum Suzan Hanımefendinin dediği gibi pek de absürt bir yazı olmadı sanırım. Yani demem o ki hiçbir şey ziyan edilmezdi insan dışkısı bile…

08.06.2015

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ÇAPANOĞULLARI HADİSESİ BİR İSYANMIDIR? - 1 -
Yorumunuz sevgili a.kadir bey yerköy derebağı köylüyüm.tel.0 535 967 57 11.yozgat günleri ankara da Siyami YOZGAT ın yazdığı USAT romanı hakkında düşüncelerinizi rica ediyorum.okudum.şu sira tekrar okuyorum.selamlar
Ünal dursun -- 07.12.2018 23:57
NE ÇORBAYMIŞ BE!
Değerli dostum,
Çorba hakikaten yediden yetmişe herkes için çok değerli bir yiyecek. Teşekkür ediyorum. Bizim Köyden İnsan Manzaraları-1’i okumuşsunuz. Yorumlamışsınız. Varlığınız daim ola.
Kısacık bir ekleme yapmak isterim yine “çorba”ya dair. Bizim gibi çorba severin biri az kalsın yuvasını bozuyormuş. Bu çorba yüzünden canım. Şöyle olmuş: Adam eşinden her gün çorba istiyor. Çorbasız sofraya oturmuyor. Bir gün böyle, beş gün böyle… Kadıncağız usanmış. Bir gün tasını tarağını toplamış. Demiş ki kocasına:
-Ben anneme gidiyorum. Ne halin varsa gör!
Adam mutfak işinden pek anlamıyor. Yalvarır bir sesle:
-Hanım, çorba pişir de öyle git bari, deyip boynunu bükmüş. Kadıncağız hanımlığını yapmış. Annesine gitmekten vaz geçmiş.
İşte böyle aziz dostum. Selam ve saygıyla.
Mustafa Topaloğlu -- 07.12.2018 23:48
BİZ NELER GÖRDÜK
Sayın M. Kılıcaslan, lütfen capanoglukadir@yahoo.com.tr adresimden mail göndererek ya da Yozgat Gazetesinden telefonumu alarak bana ulaşınız. Selamlar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 30.11.2018 10:45
Bir yiğit beyzade, Çapanoğlu Halit bey
Merhaba , bende Çapanoğlu torunuyum ama tam hikayeyi bilmiyorum, Babannem zamanında bahsederdi bir süredir aklını yitirmişti ama geçmişi iyi hatırlıyor ara ara diyordu oda yeni rahmetli oldu 76 yaşında, bildiğim kadarıyla arap seyfi alaca köyündendi babası Mehmet Celal Çapanoğluymuş annesi İkbal Arslan çerkes kızıydı. Abisi de vardı Aydın oda vefaat etti genç yaşt pek bilmiyorum. Babası genç yaşta aklını kaybetmiş at çiftlikleri felan varmış zamanında birşeyler olmuş almışlar ellerinden , babasının mezarını bilmiyordu. Sadece İstanbul da vefaat etti kimsesizler mezarlığına gömülmüş sanırım. Dediğim gibi yarım yamalak bir hikaye yeni toprağa verdik üzgünüz ve merak ediyorum belki bir bileni vardır. Hayatı kısa sürede olsa yozgatta devam etmiş dayısı komsermiş babası vefaat edince yozgata dönmüşler bir köy adı veriyordu ama unuttum orada dayısı komsermiş karakolun karşısındaki evde kalırlarmış Çerkes kızı dediğim ikbal annem de bildiğim kadarıyla ceritmiş. Celal dedemin tek bir resmi mevcut ama dediğim gibi bilgiler yarım belki bir bilen vardır.
M.Kılıçaslan -- 28.11.2018 20:28
BİZ NELER GÖRDÜK
Bu yazını, en iyi üniversitelerin malzeme ve metalurji mühendisliği mezunu çocuklar bile yazamaz Ağabey, kutlarım seni, de niye mühendis olmamışsın ki
Bülent cerit -- 24.11.2018 15:19
BİZ NELER GÖRDÜK
Sayın Çapanoğlu,
Harika bir biçimde tasvir ettiğiniz bu kapkacak macerasını ben de aynen sizin gibi yaşayanlardanım, çünkü aynı nesil ve yaklaşık aynı çevredeniz..Rahmetli annem gözümün önünde canlandı mutfakta çalışırken. Zavallı memleketim! Geri kalmışlığın bedelini bizler ödüyoruz. Kullandığımız bu nesnelerin bıraktığı arızalar yaşlılık döneminde uzun yılların içinden geçerek bizlere yansıyor. Allah bizden sonrakilere acısın diyorum. Onlar bizim nesilden daha şanssız. Gerek dünya, gerek memleketimiz ölçeğinde.
Selam ve saygılar,
A. YAŞAR OCAK -- 23.11.2018 10:42
BİZ NELER GÖRDÜK
Teşekkür ederim bu kadar güzel eski-yeni günler anlatılmaz.bizim evde de bakır tencere vardı.çok iyi hatırlıyorum.elinize ve kaleminize sağlık.

ARTO KAZANCIOĞLU -- 23.11.2018 10:40
BİZ NELER GÖRDÜK

Yüreğine sağlık. Sıcacık bir yazı. Hep birlikte yasadığımız dönemler. Çok teşekkürler.
Güner Türkoğlu Gökay -- 23.11.2018 10:39
BİZ NELER GÖRDÜK
SEVGİLİ ABDÜLKADİR BEY,
ÇOK GÜZEL TARİHİ BİR YAZI OLMUŞ, ELİNİZE SAĞLIK, İLERDEKİ KUŞAKLARIN VE TARİHÇİLERİN YARARLANABİLECEĞİ BELGE NİTELİĞİNDE GERÇEKTEN.
SEVGİLER....SELAMLAR...
Selçuktayfun Ok -- 23.11.2018 10:38
SAYIN BEKİR BOZDAĞ’IN YOZGAT ZİYARETİ
Yorumunuz Sayın hocam çok güzel yazmışsınız fazlalığı var eksikliği yok yozgat var yozgatlı yok garip sahipsiz şehir tıpkı benim gibi öksüz garip tarihe bakarsak Cumhuriyet döneminde yapılan ortada cakili bir çivi yok bir bira fabrikası var olmaz olsun o bira fabrikası biz böyle iyiyiz.... sizi yeni tanıdım atalarimizin gurur duyduğumuz sahiplendigimiz Çapanogullarindan yozgat da bizim Capanogullarida bizim dediğimiz ismini namini duydugumuzda titredigimiz kendimize gelip heybetlendigimiz dedelerimiz özümüz canimiz....yazmaya devam edelim ama 1923 den bugüne kadar saygılarımla
Mustafa Aydın Turan -- 20.11.2018 09:05
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00