BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
210
Dün
:
4601
Toplam
:
13184406
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
TÜRK-ERMENİ YAKINLAŞMASI,1874 KITLIĞI VE YOZGAT’TA TÜRK- ERMENİ YARDIMLAŞMASI
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Yozgat şehri Çapanoğullarının çeşitli etnik kökenden insanları bölgeye getirmesi ile XVIII. yüzyıl başlarında oluşturulmuş bir şehirdir. Bilhassa Çapanoğlu Süleyman Bey’in teşviki ile çevre illerden Yozgat’a yerleşen Ermeni ve Rum sanatkârlar ile Yozgat savatçılıkta (gümüş işlemeciliği) çok önemli bir merkez olmuştur. Çeşitli bölgelerden iç göç yolu ile bir araya gelen ve iki farklı toplum oluşturan Türkler ve Ermeniler, farklılıklarına rağmen bir arada yaşayabilecekleri bir alan oluşturmayı başarabilmişlerdir. Bu nedenle Yozgat, Orta Anadolu’da Türk ve Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadıkları yerlerden biri olmuştur.

1021 tarihinde Van’ı işgal eden Bizans ordusu, Van gölü havzasında oturan kırk bin civarında Ermeni’yi Orta Anadolu’ya sürerek bunları özellikle Sivas ve Kayseri yörelerine yerleştirir. Anadolu da Türk hâkimiyetinden sonra da Ermeniler, bu bölgeye yerleşmeye devam ederler.

İstanbul’un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilinde yaşayan halkların etnik, dinî ve sosyal durumunun karmaşıklığının bilincinde olarak her birinin başında sivil ve dinî işlerden sorumlu millet başı adında dinî bir lider bulunan üç millet oluşturmuştu;

1) Millet-i Rum
2) Millet-i Yahudi
3) Millet-i Ermeni

Siyasal olayların ortaya çıkardığı etkiler dışarıda bırakıldığı takdirde, Yozgat şehrinde her iki kesimde büyük bir zaman dilimini birlikte huzur içerisinde geçirmişlerdir. Çünkü buradaki Ermeni nüfusunun oluşumu tamamen memnuniyet esasında bağlı kalmıştır. Şehirde Ermenilere karşı gösterilen hoş görünün bir sonucu olarak 1800’lü yılların başında henüz 1000 kişi olan Ermeni nüfusu 1914 yılı sayımlarına göre 13.736 kişiye ulaşmıştır. Bu da göstermektedir ki, Ermeniler şehirden göç etmeyi değil, sürekliliği olan bir şekilde çok değişik bölgelerden Yozgat’a gelerek yerleşmeyi tercih etmişlerdir. Nitekim değişik zamanlarda Yozgat’a gelen, Charles Texier, Poujoulat, Kinnier, Cuinet, Perrot gibi birçok seyyah şehirdeki Ermenilerin rahat yaşantıları ve zenginliklerine dair bilgiler vermişlerdir. Bu seyyahların anıları incelendiğinde görülecektir ki Yozgat ahalisinden çok Ermeni vatandaşların yaşayışları, hakları ve huzur içinde yaşayıp yaşamadıkları sorgulanmıştır. Şehirde olabildiğince varsıl bir şekilde yaşayan Ermenilerin Türklerle toplumsal ilişkisi ve dayanışmaya yönelik bu tavırları Yozgat’taki iki farklı unsurun iç içe yaşadığını ve komşuluk ilişkilerini devam ettirdiğini göstermektedir ki, bu ilişkilerin mal ortaklığına kadar gitmesi de birbirlerine olan güvenlerini göstermektedir.

Ticarî hayatın neredeyse tamamını ellerinde bulunduran ve dolayısıyla çok zengin olan Ermeniler, Türk idarecileriyle gayet iyi geçinmektedirler. Ayrıca Ermeni toplumu Türk-Osmanlı kültürü, yaşam tarzı ve yönetim biçimini de benimseyerek Osmanlıların güvenine lâyık olmuş ve Millet-i Sâdıka unvanına hak kazanmıştır. Osmanlı Ermenileri bu unvan sayesinde iş hayatında olduğu gibi, kamu hizmetlerinde de önemli yerlere gelmişlerdir. Hem merkez devlet teşkilâtında hem de yerel yönetim birimlerinde aktif olarak görev yapmışlardır. Ermeniler Osmanlı-Türk sanat, kültür ve müziğine de önemli katkılar yapmışlar, ünlü sanatçılar yetiştirmişlerdir. Bu sanatçılar bugün de Türkiye Ermenileri ve Türkler için övünç kaynağı olarak anılmaktadır.



Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan vukuat raporları ve şer’iye sicillerindeki kayıtlar dikkate alındığında her iki kesimin birbirlerine karşı işledikleri suç miktarının yok denecek kadar az olduğu görülebilir. Nitekim 1882-1887 yıllarına ait olan 2 numaralı şeriyye sicilindeki kayıtta bir yaralama hadisesi görülmektedir. Bu defterdeki kayıtlarda her iki toplumun birbirlerine mahkemelerde vekillik yaptıkları da tespit edilebilmektedir. Seyyah George Perrot, iki toplum arasındaki ilişkilerin bir değerlendirmesini yaparken Yozgatlı Hacı Ohannes’in Müslüman arkadaşlarından bahsetmektedir. Ohannes’in yalnızca şehir merkezinde değil, çevre köylerde de birçok arkadaşı vardır ve bunlar şehre geldiklerinde kendisini ziyaret etmeden ayrılmamaktadırlar.

Yukarıda anlattıklarımız doğrultusunda Yozgat şehrinde Türk ve Ermenilere dair bir toplumsal etkileşim tarifi yapılacak olursa denilebilir ki; her iki toplum da etkin özellikleri doğrultusunda diğerini etkilemişlerdir. Türklerin Ermenileri aile, örf, gelenek ve yaşam tarzı açısından belirli bir etkide bıraktığı, Ermenilerin de Müslüman Türkleri sanat ve mimarî uygulamalarda etkilediği tespit edilebiliyor. Kısaca, Yozgat şehrinde ortaya çıkan görüntü Müslümanlarla Hıristiyanların iyi komşuluk ilişkileri yaşadığını ortaya koymaktadır. Büyük toplumsal felâketlerde bu komşuluk ilişkilerinin dayanışmaya dönüştüğü olaylar da yaşanmıştır. Bu dayanışmaya dair vereceğimiz ilk olay 1874 yılına ait kıtlık felâketi ile ilgilidir. 1874 kıtlığında binlerce insan ve hayvan açlıktan hayatını kaybetmiştir.

Hamilton’a göre bu kıtlık sırasında sadece Yozgat’ta 100.000 baş sığır ve 150.000 koyun telef olmuştur Bu kadar büyük bir kıtlığın ortaya çıkardığı tahribatın önüne zamanında geçemeyen hükümet, Anadolu’nun diğer illerinden hayırseverlerin yardım etmeleri konusunda gazetelere ilân vermişti. Hükümet bu kıtlığı ancak halkın yardımları, diğer illerin gönderdiği ve İngiltere’den gelen yardımlarla biraz olsun hafifletebilmiştir. Fakat bölgedeki etkileri uzun süre devam etmiş, kıtlık diğer yıllarda da çeşitli vesilelerle yaşanır olmuştu. İşte bu süreç içerisinde Ermeni zenginlerinden Papazyan Hamparsum hükümetin talebi olmadığı halde Keskin kazasındaki ihtiyacı karşılamak üzere karşılıksız olarak yardım ve hizmette bulunmuştu. Hamparsum’un bu davranışı karşısında hükümet onu taltif etmeye karar vermiş ve üçüncü dereceden nişan ile ödüllendirmiştir.

Diğer bir dayanışma örneği 1910 yılında Girit Meclisi’nin Yunan Kralı adına yemin etmesi üzerine yaşanmıştı. Olayı protesto etmek için Türkler ve Ermeniler büyük bir dayanışma içerisinde protesto mitingleri düzenlemişlerdir. Mitinge 20 000 Osmanlı vatandaşı katılarak, hep bir ağızdan Osmanlılığa bağlılıklarını haykırmışlardı. Mitingde Kirkor ve Nersis adlarındaki iki Ermeni vatandaşın konuşmaları iki cemaatin tek yumruk olduğunu göstermektedir..

İyi komşuluk ilişkilerinin ve dayanışmanın belki de en anlamlı örneği tehcirden dönen Ermenilere Müslümanların yaptığı yardım olmuştur. 1918 Ekim’inde Ermenilerin geri dönüşleri için kararname çıkartıldığında binlerce Ermeni tekrar Yozgat’a dönmüştü. Hükümetin gerekli yardımı ilk hamlede yapamaması üzerine Ermeniler zor durumda kalmışlar zengin olmalarına rağmen yiyecek hiçbir şey bulamamışlar, süpürge tohumu ve kuru otlarla yaşantılarını devam ettirmek zorunda kalmışlardı. İşte bu noktada Yozgatlı Müslüman komşuları devreye girerek yardım kampanyası başlatmışlar ve Ermenilerin iaşelerini temin etmeye çalışmışlardır. Kıtlık yılında Ankara’da bir gün bin kişiden fazla ölüm olduğu ve sokakların cesetlerle dolduğu göz önüne alındığında hemen yanındaki Yozgat’ta Hıristiyan komşulara yapılan gıda yardımının önemi daha iyi anlaşılır.
Henry F. Tozer, kıtlığın oluşumunu şu şekilde anlatıyor: İlk sorun 1873 yılındaki kuraklık sebebi ile mahsul azalmış ve takip eden Kasım-Aralık aylarında şiddetli yağmur yağmış ve Ocak Şubat aylarında çok şiddetli kar yağışı olmuştu. Talihsizliğin en ağır şekli şehirlerde yaşanmıştı. Çünkü yiyecek rezervleri kullanıldığından hiç bir şey kalmamış ve kar yağışı yolları
kestiğinden bahara kadar kaçınılmaz açlık şehirde yaşayanları tüketmişti. Diyarbakır valisi İsmail Hakkı Paşa şehrin ihtiyacını karşılamak üzere zahire ve hayvan gönderilmesi işini üzerine alarak çalışmalar yapmıştır.

Sonuç olarak; Türkler ve Ermeniler arasında yaşadıkları yüzlerce yıllık birlikteliğin en gergin ve olumsuz dönemi 1914-1918 yılları arasında milyonlarca insanın ölümüne neden olan Birinci Dünya Savaşı sırasında 1915 yılında yaşandı. 1915 yılında yaşanan olumsuz etkenler ve 1915’te nelerin olduğunun anlaşılması için her iki toplumun yüzlerce yıllık birlikteliklerinin iyi değerlendirilmesi gerekir. Örneğin, Tehcir kararı, bütün Ermenilere şamil olmamıştır. Hasta ve âmâlar Katolik ve Protestan mezhebinden olanlar, askerler ve aileleri, memurlar, tüccarlar, bazı amele ve ustalar bunun dışında tutulurmuştur. Tehcirde birçok Ermeni kız ve kadını Türk aileler tarafından himaye altına alınarak evlendirilmişlerdir. Bu hususta İçişleri Bakanlığı’ndan mutasarrıflık ve valiliklere gönderilen genelge doğrultusunda hareket edildiği anlaşılıyor. Kadir Kolsuz, aile büyüklerinden duyduğu kadarıyla Türk aileler tarafından himaye altına alınan birçok Ermeni kadın ve çocuk olduğunu, bunlardan çoğunun Kayseri Talas’ta bilindiğini söylüyor. Hatta 40-50 kadın böyle kalmıştır diyerek bir rakam veriyor. Bunların içinde en iyi bilineni jandarma olarak Yozgat’ta görevli iken, kimsesiz bir Ermeni çocuğunu evlât edinen Arif Hocadır. Çocuğa Ali ismi veriliyor. Önceleri Gâvur Ali diye hitap edilirken, çevrede çok sevilip sayılmaya başlayınca ve de Talas’ın önde gelen ailelerinden birinin kızı ile evlenince Müslüman Ağa’ya dönüşüyor. Kadir Kolsuz bu şekilde üç beş yaşlarında evlât edinilip, yetiştirilip evin oğlu ya da yeğenleri ile evlendirilen Ermeni kız/oğlan çocukları olduğunu söylemektedir. Ermeni ve Türkler arasındaki dostluk, arkadaşlık, komşuluk yüzyıllar
boyunca olduğu gibi, bu durum tehcir sonrasında da devam etmiştir. Aynı dili konuşmuşlar, aynı duygularla mutlu olmuşlar ve üzülmüşlerdir. O halde ne olmuştur da, bu iki dost millet dünya kamuoyu karşısında birbirlerine düşman hale getirilmişlerdir? Bunu yine en iyi Ermeni dostların ortak olarak söylemiş oldukları şu sözler gösterecektir; Bu işte ne Artin’in ne de Ahmet’in kabahati yok. Yahudi’nin nifakı, İngiliz’in altını, Rus’un silâhı bu iki kardeşi düşman etti. Yahudi, Osmanlı Sarayı’na Ermeni girdiği için kıskanıp Ermenilerin önde gelenlerine bu topraklar Sivas’a kadar senin diyerek kışkırttı. Rus, ben sana silâh vereceğim Türkü vur dedi. İngiliz altın vereceğim dedi. Fransa da bu koalisyonu destekledi. Birbirine yüzyıllarca dostça davranan bu iki milletin birbirine düşman edilmeye çalışılmasına rağmen Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bu dostluğun yeniden tesis edilmeye başlandığını kaynak kişilerin tanıklıkları ortaya koyuyor

1915 yılı ya da Ermeni isyan hareketlerine bağlı olaylar bir kenara bırakıldığında açıkça görülmektedir ki, Anadolu’nun en muhafazakâr şehirlerinde bile Ermenilere karşı bir husumet duygusu gelişmemiştir. Tam tersine her iki cemaat çeşitli açılardan birbirleri üzerinde etkilerde bulunmuşlardır. Bu şehirlerden bir olan Yozgat, iç göç yolu ile nüfusunu oluştururken Çapanoğulları uyguladıkları vergi muafiyeti ile Ermenilerin de bölgeye gelmesini sağladılar. 1878 yılına kadar şehre gelen bütün seyyahlar Ermenilerle Türklerin uyumlu birlikteliğinden bahsetmişlerdir. Bu seyyahlar arasında, “Çapanoğlu Süleyman Bey’in şehzadeleri şehirde süslü faytonlarla geziyor ve çok güzel atlara biniyorlar. Şehzadeler ellerinde şahinleri, göğüslerinde altın sırmalar ve elmaslar ile gözleri kamaştıracak bir şekilde bu güzel atlara binip ava gidiyorlardı” diye anlatan ve ön yargılarla ve propagandaların etkisi ile Anadolu’ya gelerek Yozgat’ın durumunu inceleyen Frederick Burnaby (1861) de vardır.
O da bölgeyi gezdikten sonra Avrupa’da yapılan propagandaların ne denli yalan ve utanmazlık eseri olduğunu hatıralarında dile getirmiştir.

Uzun süren barış dönemlerinde toplumlar arası uyum batılı devletlerin müdahaleleri ile bozulmuştur. Ermeniler, bağımsızlık için mücadele eden kahramanlar, Türkler ise katil olarak tasvir edilmiştir. Yapılan propagandalarda Türklerin yüzlerce yıldır Ermenileri öldürmek için fırsat beklediği özellikle belirtilmiştir. Fakat şehir yaşantısına yönelik yapılan mikro çalışmalar bu propagandaların ne denli büyük bir yalan üzerine kurulmuş olduğunu da ortaya koymaktadır. Türkler ve Ermeniler yüzyıllarca düşmanlık içinde değil, iyi komşuluk ilişkileri içerisinde yaşamışlardır. Belgeler de bunu göstermektedir.

Yazımızı Atatürk ve İsmet Paşa ile ilgili bir anı ile bitirelim.

Başbakan İsmet İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü’nde ikamet eden Atatürk’ü ziyaret eder.

- “Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.
-“ Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu meclise getireceğiz... Ne diyorsunuz?
- “İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.”
İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplar:
- “Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal.”
İsmet paşa sabah gelince, bahçenin halini görür ve görevlilere sorar:
- “Bahçeye ne oldu böyle?”
- “Gazi paşa hazretleri emrettiler, söktük.”
Başbakan İnönü, cumhurbaşkanı Atatürk’ün odasına girer:
- “Paşam, bahçeyi neden böyle yaptırdınız?”
Mustafa Kemal:
- “Azınlıkları söküp attım İsmet.”
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- “İsmet, ben "ne mutlu türküm diyene" sözünü boş yere söylemedim... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladıdır... Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın."

16.04.2015

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00