BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
187
Dün
:
4601
Toplam
:
13176098
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
KAMBUR HALİL’İN SONU
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okurlar bundan önceki bir yazımda “Bir Yiğit Beyzade, Çapanoğlu Halit Bey’i” anlatmış ve onu ihbar eden Kambur Halil’den kısaca bahsetmiştim. Aşağıda nasıl yakalanıp nasıl yargılandığını olayı yaşayanların torunlarının ağzından ve araştırmacı yazar Siyami Yozgat’ın kaleminden romansı bir hava içinde okuyacaksınız. İbret olması dileği ile.

Eşkıya korkusundan karanlığın en koyu yerine gizlenenmiş olan toprak damlı köy evleri ölü toprağı saçılmış gibi sessizdi. İdare lambaları söndürülmüş, ırgatlıktan dönen köylüler yorgun argın yataklarına sokulmuş, uykunun kucağına bırakmışlardı kendilerini.

Eşkıyaların girmesiyle köyün ışıkları titredi atların nal seslerinden. Gelip caminin yanındaki harman yerinde durdular. Bir süre aralarında fısıltı halinde konuştular, içlerinden dört beş tanesi ayrılıp köyün kıyısındaki çatal kapılı, önünde yaşlı bir akasya ağacı olan eve doğru sürdüler atlarını. Evin önüne geldiklerinde atlarından sıçrayıp indiler. Evin duvarının dibindeki çeşme şırıl şırıl akıyordu gecenin sessizliği içinde.

Deli Hacı, mavzerin dipçiğiyle kapıyı dövmeye başladı. Çürümeye yüz tutmuş kapının çıkardığı ses karanlığın içinde yankılandı. Avlunun duvarından bir taş düştü. Evin önündeki akasya ağacından bir baykuş kalkıp can havliyle uçtu, karşı damın merteğine kondu.
“Kambur Halil!” diye bağırdı Hacı. Sesindeki öfke köyün üstünde dağıldı, karşı yamaçtaki kayalıklarda yankılandı. “Kambur Halil çık dışarı lan pezevenk!”
İçeriden hiç ses gelmedi.
Deli Hacı, bir tekmede açtı avlunun çatal kapısını, içeri girdiler. Ağır bir gübre kokusu vardı havada. Avlunun kıyısındaki gübre yığının yanında örtmenin altında zincirlenmiş köpek göğü yırtarcasına havlıyor, zincirini koparmaya çalışıyordu.
Evin kapısına dipçikle iki defa sert sert vurdu Deli Hacı
“Kim o?” diye bağırdı içeriden zayıf, öksürüklü bir kadın. Sesi köpeklerin sesine, çeşmenin şırıltısına karıştı.
“Aç şu kapıyı zırlama!” diye bağırdı Deli Hacı,
Biraz sonra kapıyı kara kuru bir kadın açtı.
“Kocan nerde?”
Kadının korkudan dili tutulmuştu.
Kadını yana iterek içeri girdiler. Kısa bir aramadan sonra Kambur Halil’i çıkardılar ortaya. Yüklüğün altında tortop olmuştu. Orta yaşlarını çoktan aşan adam, güneş yanığı teninin içinde kurumuş ve kamburu iyice çıkmış, gözlerinin feri sönmüştü. Boş gözlerle bakıyordu etrafa. Karanlıkta kimlerin geldiğini pek seçememişti ama karşısında silahlı adamları görünce, artık dünyada yaşadığı rezil ömrün sonuna geldiğini anlamıştı. Gözbebekleri büyüdü, korku gözlerinden yüreğine aktı ve bütün bedenini teslim aldı.
Gelenlerin Aynacıoğlu'nun adamları olduğunu anlayınca korkusu kat kat arttı, benzi mum gibi soldu. Kamburunun içine saklanmak ister gibi büzüldü iyice.

Günlerdir hep bu anın korkusuyla yaşamıştı. Halit Bey’i ihbar ettiği günden beri geceleri uyuyamıyordu. Düşünde kendini hep kurşuna dizilirken görüyor, kan ter içinde uyanıyordu. Avluda dolaşıyor, soğuk sular içiyor, göğsünü poyraz yeline tutup yüreğinin yangınını soğutmaya çalışıyordu. Sabaha kadar avluda bir taşın üstünde oturuyor sigara üstüne sigara içiyordu. Karısı onu teselli etmeye çalışıyordu ama nafile. Korkusu gün geçtikçe dağ gibi büyüyordu. İşte korktuğu başına gelmişti.
“Buyurun ağam!
“Gel bakalım Kambur Halil. Seninle biraz işimiz var.”
Koşarak geldi. Üzerinde dizleri yamalı bir don ve kirden her tarafı morarmış bir iç göyneği vardı.
“Üstümü başımı giyeyim ağalar.”
“Yürü lan! Sıçarım şimdi senin üstüne başına!”
Deli Hacı, dipçiği yerleştirdi adamın omzunun kütüğüne. Kambur sendeledi, düşecek gibi oldu, Hacı, tüfeğin namlusuyla sol böğrüne bir daha dürttü.
“Yürü lanpezevenk!”
Sustu Halil, kaderine razı, kurbanlık bir koyun gibi usul usul yürüdü silahlı adamların önünde. Hem yürüyor hem nasıl olup da Halit Bey’i konguracılara ihbar ettiğine hayıflanıyordu. Hırsız Mıstık’la bir olmuş, alacakları üç kuruş ve bir aferin uğruna yıllardır ekmeklerini yedikleri, tarlalarında, çiftliklerinde çalıştıkları Çapanoğullarına tuzak kurdurmuşlardı. Bunları düşününce korkusu daha da büyüdü. Çünkü biliyordu ihanetin bedeli ölümdü ve o an gelmişti.

Ta başından beri Çapanoğullarının yanında gözükmüş ama gizli gizli Yozgat’taki konguracılara Karatepe’den, çevre köylerden haberler götürmüştü. “Çapanlardan bir iz bulduğunda haber ver, dile bizden ne dilersen” demişlerdi.

O, bunları düşünerek yürürken peşinden gelen Deli Hacı, hiç durmadan sövüp sayıyor, arada bir de namluyla arkasından dürtüyordu. Kambur Halil, dizlerinin bağı çözülmüş yürüyemiyor, yerde sürüklenerek gidiyordu sanki. Ağlayarak yalvarıyordu. Çok pişman olduğunu, Hırsız Mıstık’ın onu kandırdığını söylüyordu. Daha doğrusu söylediğini sanıyordu. Çünkü korkudan sesi boğazında düğümlenmiş, belli belirsiz çıkıyor, anlaşılmıyordu.

Köylülerin pek çoğu korkularından dışarı çıkamamış camların arkasından, perdelerin aralığından olanları, olacakları görmeye anlamaya çalışıyorlardı.

Deli Hacı ve yanındakiler biraz ilerideki dereye ulaştıklarında durdular. Tüfeklerini omuzlarında indirip mermiyi yatağına sürdüler. Şakırdayan mekanizmanın sesi, gecenin sessizliğini bozdu.

“Puştluğunun bedelini ödeme zamanı geldi Kambur Halil!” diye bağırdı Deli Hacı, tüfeğin dipçiğini kamburunun tam ortasına yerleştirdi adamın. Halil yere kapaklandı, ağzından burnundan kan fışkırdı, debelendi bir müddet, kalkmaya çalıştı fakat ayaklarının bağı çözülmüştü bir kere, olduğu yerde kıvranıyordu.

Deli Hacı Kambur Halil’in giysisinin bir yerinden tutup bir leş sürür gibi sürüdü.
Harman yerinde bekleyen Ayanacıoğlu’nun önümde geldiklerindeKambur’un gövdesini ortalığa bıraktı.

Yarısı bulutlarla kapanmış ayın şavkı Aynacıoğlu'nun üstüne düşmüştü. Aynacıoğlu karanlığın içinden fırlayıp gelmiş bir Azrail suretinde görünüyordu.
“Kalk ayağa!” diye bağırdı.
Kambur Halil, tüm gücünü kullanıp dizlerinin üstüne doğruldu, en acınası sesini bulup “Hoş geldiniz” demeye çalıştı fakat sesi çıkmadı, dili düğümlendi, öylece dondu kaldı, ortalık yerde.

Aynacıoğlu’nun elindeki mavzerin namlusu alacakaranlıkta parladı. Herkes nefesini tutmuş, ağzından çıkacakları bekliyordu.“Benim adım Aynacıoğlu! Tanıdın mı beni kambur pezevenk?” diye bağırdı.
Kambur Halil’in benzi kül gibi oldu. Ağzının kenarındaki kanlı çamuru güç bela sıyırarak: “Tanımam mı ağam!..” diye kekeledi. “Ününüzü bu mıntıkada duymayan mı var?” Bacakları titriyor, ayakta zor duruyordu.

“Ulan dürzü! Madem duyarsın da niçin gonguracılar geldiğinde odanda yatırır kaldırır, beslersin; atlarına arpa, mavzerlerine mermi verirsin?”

Kambur Halil’in gözleri yuvasından fırladı. Bu sözlerin sonunun kötüye gideceğini hissetmişti. Meydandakilere yardım dilenir gibi baktı. Kimsede ses yoktu.
“Peki, Yozgat jandarma kumandanı Vasfi’yi tanır mısın?
“Hiç görmedim, bilmem, tanımam.”
“Ulan nasıl tanımazsın dürzü? Geçen gece gelip bu köyde konaklamadı mı, gizlice görüşmediniz mi?”
Kambur Halil, kafasını yere dikip sustu.
“Sonra da Yozgat jandarma komutanı Vasfi Beye haber gönderdiğini Yozgat toprağında duymayan kaldımı? “Çapanoğlu Halit Bey karısını oğlunu görmeye geldi, aman hemen basın, yakalayın!” demedin mi? Bütün bunlar oldu mu, olmadı mı?”

Kambur Halil; ne “oldu”, dedi, ne “olmadı” diyebildi. Dizlerinin üstüne çöküp Aynacıoğlu'na doğru sürünerek gelmeye çalıştı; “Bokunu yiyim Aynacıoğlu, bana canımı bağışla, çocuklarımı yetim koyma!” diye yalvardı.

Aynacıoğlu, Kambur Halil’i mundar bir hayvan leşini iter gibi ayağının ucuyla, tiksintiyle itti; “Mazluma ihanet etmek var mı lan sizin kitabınızda şerefsiz?” dedi. Kambur Halil’i tekmelemeye başladı.
“Ulan dürzü. Aslan gibi Halit Beye puştluk ederken hiç mi yüreğin titremedi? Yıllardır kapısında yalandığın, önünde el pençe divan durduğun dağ gibi yiğide pusu kurmaya nasıl yüreğin dayandı?”diye haykırdı.

“Tövbe olsun ben gammazlamadım Mehmet ağa. Candarma kumandanı izine düşmüş Halit Beyin.”

“Yalan söyleme pezevenk! Çapanoğlu Halit Bey’i götürürlerken ‘Oh olsun! Koskoca Kemal Paşaya kafa tutmak senin neyine? Eski günlerine mi güveniyorsun hey zavallı Çapanzade!’ diyen sen değil misin?”

“Tövbe iftira Mehmet ağa! Çekemezlerin yalanı. Halit Beyin arkasından ne kadar gözyaşı döktüm bilemezsin.”

“Sus dürzü! Aynacıoğlu bunun acısını sende komaz diyenlere; “O Aynacıoğlu alçağı buralara yönünü dönüp bakamaz bile. Şaşırır gelirse kulağından tutup kuvvacılara teslim etmek boynumun borcu olsun” dediğine ne dersin?”

Daha fazla konuşmadı Aynacıoğlu, sinirden köpürüyordu. Elindeki Mavzeri doğrultup peş peşe tetiğe bastı. Kurşunu yiyen Kambur Halil korkunç bir çığlıkla havaya sıçradı, olduğu yere düştü, çırpınmaya başladı, bir taraftan da bağırıyordu:

“Bir daha sıkma Aynacıoğlu! Canımı bağışla çocuklarıma, ben bu yaradan ölmem!”

“Sus dürzü!” dedi Deli Hacı, kanlı gözlerini çevirerek; “Onu Halit Bey’i şikâyet etmeden önce düşünecektin!” Belinden karadağı çıkarıp sıktı Kambur Halil’in kafasına. Şahdamarı parçalanan Kambur Halil’in kanı şorlayı şorlayı akıyordu. Ortalığı bir kan kokusu doldurdu ki orada bulunan pek çok eşkıyanın başı döndü, midesi bulandı.
Kambur Halil, kafasına yediği kurşunla kaskatı kesildi, canı tozlara karıştı.

“Bu şerefsizin leşini ibreti âlem için buradan kaldırmayın! Ağasına, beyine hıyanet edenin sonu böyle olur.” diye bağırdı Aynacıoğlu ve atına atlayıp uzaklaştı. Tekmil eşkıyada peşinden, geldikleri gibi dörtnala, karanlığa kurşun sıkarak sürdüler atlarını, köyün dışına çıktılar, ay ışığında kaybolup gittiler.

Kambur Halil’in cesedi günlerce yattı köy meydanında. Köpekler parçaladı, sürükleyip götürdü köyün dışındaki derenin kenarına. Hiç kimse oralı olmadı.

KAYNAK: Siyami Yozgat/ USAT- Yozgat isyanının romanı.

Değerli okurlar, yukarda arz ettiğim kitap bilhassa Yozgatlı hemşerilerimizin evinde bulunması gereken tarihi bir belge ve bir başucu kitabı niteliğindedir. Tercih sizin.

20.02.2015


Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00