BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
245
Dün
:
4601
Toplam
:
13184407
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
ÇAPANOĞLU DEYİMLERİ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Cennet Anadolu’muzun güzel insanları yaşadıkları dönemlerde çok güzel deyimler üretmişler, bu deyimlerden bazıları zaman içinde asıl anlamlarını kaybetmiş ve daha farklı, hatta aslı ile hiç alakası olmayan anlamlarda kullanılır olmuşlardır. Çapanoğulları ile ilgili deyimler, Osmanlı Devletinin I.Abdülhamit, (1774–1789), III. Selim (1789–1807), IV. Mustafa (1807–1808) ve II. Mahmut (1808–1839) saltanatlarına rastlayan dönemde üretilmiştir. Bu dönem, Osmanlı Devletinin hem en büyük ayanı hem de sarayda büyük nüfuzu olan ve padişahların “Ayn-ül ayan” (Ayanların en gözdesi) diye onurlandırdıkları Çapanoğlu Süleyman Bey dönemidir.

Süleyman Bey, tam 32 yıl (1781–1813) devlete büyük bir sadakatle hizmet etmiştir. III. Selim, Nizam-ı Cedid’in kurulması ve tertibi sırasında çok yardımını ve desteğini gördüğü Süleyman bey’e kendi el yazısı ile yazıp gönderdiği hatt-ı hümayununda sevgilerini bildirmek lütfûnda bulunarak şöyle demiştir. “Sen ki Cebbar zade Süleyman Bey’sin. Sen benim sadık ve rızacu (Allah rızası) bendem olduğunu gerçi bilirdum; lakin bu defa muvaffak olduğun hizmet ve ibraz eylediğin (gösterdiğin) gayret ve sadakat tamam senden memulüm (beklediğim kulluk) olmakla sana olan teveccüh-ü derunum (kalbi sevgim) birkaç kat ziyade olup deavat-ı hazriyeme (hayır dualarıma) mazhar oldun. Hak Teâlâ seni ve hanedanını daim eyleyüp devletimden eksik eylemesün. İnşallah dahi nice hidematı aliyeme (yüce hizmetlerime) muvaffak olursun. Din ve devlete muntazam talimli askerin lüzumunu bilüp teyidi din-i devlet niyeti halisesi ile (güçlendirme iyi niyetiyle) tahsili riyazi bari (bu işi öğretmeye) için tertip ve talime şuru (başlamak) eyledim (istedim). Bu husus benim (aksa-yi amalim) zor işim olduğunu bilip lüzumunu dahi idrak eylediğin halde, senden memulüm (beklentim) sây ve ikdamdır (gayret ve sebat ile çalışmaktır). İnşallah çok esere muvaffak olursu, göreyim seni Süleyman Bey, dilhahım (gönül talebim) üzere gayret ve ikdamın (çabanı) işittikçe seninle iftihar eylerim. Hemen rabbim herhalde tevfik versin (kuluna yardım buyursun). Âmin.”

Süleyman Bey ve evlatları, Osmanlı Rus savaşlarına çok büyük miktarda asker, 10.000 süvari, 5.000 piyade ile bizzat katıldıkları gibi 18.000 kırmızı altın bağışta bulunmuşlar zahire ve et göndererek bilhassa III. Selimin büyük teveccühüne mazhar olmuştur. Sultan Selim, İngiliz donanması Boğaza girip İstanbul kuşatma altıda olduğunda kardeşi gibi gördüğü Çapanoğlu Süleyman Bey’e bizzat kendi el yazısı ile şu Hatt-ı Hümayun’u göndermiştir; “Hizmetini ve sadakatini bilirim. Bu defa İstanbul’un zahiresi için sana ferman göndermiş idim. Göreyim seni memur olduğun hizmetin icrasına Gayret eyle, İstanbul’a peyderpey zahire ve koyun göndermeye ziyade gayret edesin. Zira boğazlar kapatıldı ve zahire hususu pek güç oldu, sen her türlü hali bilirsin. Tecrübe sahibi, bilgili ve sadık kulumsun, bu mevzuda ıstırabımı düşünüp hemen elinin eriştiği erzak ve zahireyi İstanbul’a gönderip ve etrafa ve tehlikelere karşı dikkatli ve basiretli olasın. Zira her taraftan düşmanlarımız başkaldırdı. Rabbim din ve devlet düşmanlarını kahr eylesin. Anadolu da seninle teselli buluyorum. Hüda muvaffak eyleyip mahcup eylemesin. Hemen şu zahire ve koyunlar, keçiler maddesine gayret edesin senden çokça isteğimdir”.

Süleyman Bey vezir olmadığı halde vezir muamelesi yapılarak hilat giydirilmiştir. Sultan III. Selim İstanbul Kâğıthane de yapılan resmigeçitten sonra yanına çağırarak sırtındaki samurkürk’ü Süleyman Bey’e giydirmiş o’da “öldüğümde bu kürk tabutuma örtülsün” diye çocuklarına vasiyet etmiş ve öyle yapılmıştır. Bu savaşların birisinde oğlu vezir Mehmet Celalettin Paşa başkomutanlık yapmış, Ruslara esir düşmüş iki yıl esaretten sonra Rus Çarı I.Aleksandr onu, altı adet atın çektiği bir kupa (bir çeşit kapalı fayton) hediye ederek yolcu etmiştir. Asıl konuya girişimiz biraz uzun oldu. Çapanoğulları hadisesinden dolayı yanlı Cumhuriyet tarihçilerinin görmezden gelmek zorunda kaldıkları Çapanoğulları sülalesi, Iraktan Suriye’ye kadar olan bu geniş topraklarda iki yüz yıl adeta sikkesiz bir padişah gibi hüküm sürmüştür. Yalan söyleyen tarih utansın diyerek buyurun halk arasında gerçek anlamı bilinmeden yerli yersiz kullanılan Çapanoğlu deyimlerinin çıkış rivayetlerine.

ALTINDA ÇAPANOĞLU VAR;

Altından Çapanoğlu çıkmasın, bu işin içinde bir Çapanoğlu olmasın, çok karıştırma altından Çapanoğlu çıkabilir vs.

Rivayet 1- III. Selim’in 1808 yılında ayanlarla imzaladığı sened-i ittifak’ı ilk imzalayan ayan Çapanoğlu Süleyman Beydir. Bu anlaşmayla ayanlar, yönetime el koyma, devleti kontrol etme hakkına sahip oluyordu. Ayanların mülkiyet hakkı ve miras hakkı tanındı ve yerel yönetimlerde devlet müdahalesinden muaf tutulmaları sağlanmış oldu. Padişahlar, Çapanoğullarına ayanlık ve müsellimlik (vergi toplama işi) verirken aileden bazı kişilere de sarayda Rikab-ı Hümayun (her zaman padişahın yanında bulunan), Padişahın Huzura Kabul Kapısı Kapucubaşısı (bu günkü özel kalem müdürü), Kapucubaşılık, Rumeli Beylerbeyi, Rumeli Ordu Komutanlığı, Vezirlik, İstanbul Kadısı, Kazasker ve kâtiplik görevleri vs. verdiler. Bu kişilere sarayda unvan ve görevler veriliyorken bir yerde de aile adına sarayda rehin tutulmuş oluyordu. Bundan maksat büyük yetkilerle ayanlık verdiği kimseler, padişaha sadakatle hizmet etsinler, baş kaldırmasınlar, saraydan gönderilen emirlere harfiyen uysunlar. Süleyman Bey zamanında saraydaki görevli Çapanoğlu sayısı o kadar fazla idi ki gerek İstanbul da gerek taşradaki tayinlerde Süleyman Bey, uygun gördüğü kendi adamlarını oralara tayin ettirebiliyordu. Bundan en mutazarrır olan da Sultan II. Mahmud imiş. Bu konuyu sık sık dile getirir her tayinin altından Çapanoğulları çıkıyor diye şikâyet edermiş. Yine bir gün bir tayin işine canı sıkılan padişah, veziri ile sarayın bahçesinde yürüyüş yaparken önlerine gelen bir taşı ayağı ile kenara atmak isteyen vezirine aman lala dokunma onun da altından Çapanoğlu çıkabilir dediği rivayet edilir.

Rivayet 2- Süleyman Bey’in misafiri olan ünlü İngiliz Seyyah J.D.M.Kinneir ve daha sonra gelen P.V.Tschıhatschff ve H. Bart, Kaptan Barnaby gibi seyyahlar, “Anadolu’nun tek hâkimi, en kuvvetlisi, saf Türkmen olan Çapanoğullarıdır derler. Bu ailenin, üç göbektir Anadolu’nun tek hâkimi olduklarını. Kanunlara saygılı, halkın sevdiği, düşmanlarının saydığı bir sülale olduklarını. 50.000 kişilik bir orduyu altı hafta kadar besleyebilecek bir zenginliğe sahip olduklarını. Çapanoğlu Süleyman Bey’in saray erkânının göz kamaştırdığını, hareminde çok güzel Çerkez hanımların bulunduklarını, sarayının kırmızı kadifelerle süslü olduğunu, her öğünde mutfağında 300 kişilik yemek çıkan uzun koridorları ve çok odası olan bir saraydı” diye anlatırlar. Rivayet odur ki; Süleyman Bey misafirleri ile görüşmek için selamlığa girdiğinde herkes edeple ayağa kalkarken bir köşede gözleri kapalı bir şekilde istifini bozmadan oturan derviş kılıklı birisi dikkatini çeker. Usulca yanına giderek selam verir. Süleyman Bey’in gelişinden haberi yokmuş gibi davranan kişi birden kendine gelmiş gibi yaparak doğrulup selama mukabele etmek isterse de Süleyman Bey eli ile müdahale edip oturtturduktan sonra sorar. “Derviş baba, vecd halinde idin ki benim gelişimi fark etmedin.” Evet, sultanım”, der derviş. “Otururken dalmışım, Bahr-i sefid de (Akdeniz de) bir gemi fırtınaya yakalanmıştı, içindekiler korku ile bağrışıyorlardı. Yüce Allaha niyaz ettim ki şu kullarının canlarını bağışla. O da kabul etti, çok şükür kurtuldular.” “Allah razı olsun” der Süleyman Bey ve misafirleri ile ilgilenir. Öğle yemeği için sofra kurulurken Süleyman Bey, hizmet edenlere, derviş ile birlikte yemek istediğini söyler ve onu yanına davet eder. Ortaya konulan büyükçe bir tas içindeki çorbaya hem Süleyman Bey hem de derviş ekmek doğrarlar. Derviş Bismillah çekip kaşığını çorbaya daldırınca Süleyman Bey şöyle söyler. “ Baka derviş baba, sen senin doğradığın lokmaları alacaksın, zinhar benim doğradığım lokmalara dokunmayacaksın, lokmamdan birini alırsan bende senin canını alırım.” Can derdine düşen derviş aman beyim bu nasıl olur deyince. Olur, olur sen dervişsin Allah ile de aran iyi, oturduğun yerden denizdeki insanları kurtardın ya, hadi bakalım çıkar kaşığı“ der. Derviş çorbaya daldırdığı kaşığı bir türlü çıkaramaz, karıştırıp durur. Süleyman Bey “ çok karıştırma altında Çapanoğlu var, alacaksan al” deyince derviş nedamet getirir af diler. Süleyman Bey “böyle sahtekârları sorup soruşturmadan benim sarayıma, misafirlerimin arasına sokuyorsunuz” diye maiyetindekileri azarlarken dervişe de “şimdi edebinle otur karnını doyur, bir daha seni buralarda görmeyim” der.

ÇAPANOĞLUNUN ABDEST SUYU;

Süleyman Bey’in, Çapanoğlu Büyük Camii yanında ki Demirli medrese kütüphanesinde muhafaza ettirdiği ve zamanın Hukuk ve din ulemaları, şairleri vb. tarafından yazılmış hukuki ve dini konuları ihtiva eden el yazması 584 adet birbirinden değerli kitapların listesini bizzat kendi el yazısı ile kaydettiği defteri, ailemize kalan en değerli hatıradır. Bu defter, su kâğıdı diye anılan gerektiğinde su ile silinip tekrar yazılabilen aharlı bir kâğıttan yapılmıştır. Sayfa ölçüsü 15X27 cm ebadında olup 48 sayfadır. Her kitabın ismi, ünlü hattatların yazdıkları besmele istifi gibi çok düzgün ve estetik bir şekilde Arap harfleri yani eski Türkçe ile yan yana ve üst üste aynı sırada ve aynı hizada olmasına özen gösterilerek siyah çini mürekkeple yazılmıştır. Defteri her nasılsa görenler, uzun süre bunu Çapanoğlu sülalesinin aile şecere’si (soyağacı) sanmışlar ve aile arasında da böyle yayılmıştı. 1970 yılında çok sevdiği bir öğrencisi vasıtası ile kendisine ulaştığım Rahmetli Prof. Ahmet Caferoğlu defter içindeki kitapların isimlerini eski Türkçe yazıdan günümüz Türkçesine çevirme lütfûnda bulundu. Süleyman Bey hattatlığı ile de tanınan bir insandı. Yozgat’ta pazartesi günleri Pazar kurulmasına müsaade edilmesine ilişkin, Kapı Kethudası’na kendi el yazısı ile gönderdiği Ka’ime (dar ve uzun kâğıda yazılan yazı) ancak hattatların yazabileceği bir zarafettedir. Divit ile çok yazı yazan Süleyman Bey, abdest alırken leğendeki su, parmaklarındaki mürekkepler yüzünden hep bulanık olurmuş. Açık çay, suyu gereğinden fazla çorba vs. gibi içecekler için söylenen “Çapanoğlu’nun abdest suyu gibi” darb-ı meseli de buradan çıkmıştır. Süleyman Bey’in kendi el yazısı ile tuttuğu bu defterin içi gibi dışına da çok özen gösterilmiş, kapağının iç kısmı ve Miklep (sayfa ayıracı) altın varakla tezhip edilmiş kahverengi deri ile. Kapağın dış kısmı ve Miklep’in dış yüzü de siyaha yakın yeşil renkli bir deri ile kaplanmış ve yine altın varakla tezhip edilmiştir. Defterin içinde renkli bir kâğıda yazılmış birde teslim tutanağı yer almaktadır. Osmanlıca tanzim edilen tutanakta mealen şöyle yazar; “Saray Kapucubaşılarından Bozok Sancağı Mutasarrıfı olan Yüce, kerem sahibi, Çapanoğlu saadetlü Süleyman Bey Hazretlerinin ekteki defter müfredatını, vakfın maksadına uygun olarak ve vakıf mütevelilerinin buyruklarına uygun şekilde, Padişahın Huzura Kabul Kapısının Kapucubaşılarından soylu Abdülfettah Bey Hazretlerine tesliminden sonra, huzurlarında karşılıklı görüşerek hükm olunan vakıf kitaplarının Hafızı Kitap olan faziletli Kara Musa Efendiye, kütüphaneden taşra (dışarı) çıkarılmamak şartıyla teslim olunan müfredat defterleridir ki aşağıdaki gibi zikr olundu”. Ne yazıktır ki Çerkez Ethem ve hempalarının çok kanlı bir şekilde bastırdığı Çapanoğlu olayları başkaldırısı sırasında, baştanbaşa yakılıp yıkılan ve talan edilen Çapanoğullarının ve onlara akraba olanların konakları ile birlikte Demirli Medresede yanmış, içindekiler külliyen yok olup gitmiştir.




17.10.2014

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00