BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
225
Dün
:
4601
Toplam
:
13175521
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
BİR KİTAP
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okurlar, Bu yazımda yine bir başucu kitabını tanıtmaya çalışacağım. Efeler hakkında büyük bir birikimi olan değerli araştırmacı şair ve yazar Sayın Etem Oruç’un bu kitabında Milli Mücadele sırasında, Aydın ve havalisini Yunan askerlerine karşı önce kızanları ile sonra da düzenli orduya katılarak savunan, bu arada Anadolu’da çıkan iç isyanları bastıran Efelerimizin göz yaşartan maceralarını okurken, Mustafa Kemal Paşa ile yazışmaları da eminim sizi duygulandıracaktır.



Milis Albay Demirci Mehmet Efe anlatıyor;

— O zamanlar karargâhım Köşk’te (kasaba) idi. Bir gün karargâhta oturuyordum. Uzaktan iki atlı göründü. Kızanlarla bir şeyler konuştular. Nöbetçiler yol verince yanıma geldiler. Biri Forbes Kumpanyası memurlarından Kosti, diğeri de Yunan subayıydı. Heybelerinde pahalı içkiler, reçeller, güzel yiyecekler vardı. Lafı uzatmadan sordum;”Buraya gelmekteki asıl amacınızı söyleyin” dedim. Bana güya Yunan kralından mektup getirmişler. Hediyeleri de ortaya serdiler. Subay olan söze başladı;

“Efe!... size büyük kralımızın selamını ve sevgilerini getirdim. Başkumandanımızın da hayranlığını bildiririm. Eğer Yunan tarafına geçerseniz, size general rütbesi verilecek. Kralımızın en yüksek nişanları ile de onurlandırılacaksınız.

Buna benzer sözleri daha önce Çerkez Ethem’den de duymuş ve ona da, “ Ben bir Türk’üm, Yunanlılar safına asla geçmem!” demiştim. Yunanlı komutanın sözlerini duyunca başımdan kaynar sular döküldü. Elçi olmasalar kafalarına birer kurşun sıkıp çakallara yem olarak atacaktım. Masaya bir yumruk vurdum, ayağa kalkarak bağırdım.

“Siz bu sözleri hangi cesaretle söyleyebiliyorsunuz. Ben bir Türk’üm. Osmanlı Devletini bile tanımıyorum. Yunanistan’ı da kralınızı da komutanınızı da asla tanımam. Komutanınıza şu sözlerimi iletin. Bu mazlum halka eziyet etmeyiniz. Eğer ederseniz tepkimiz çok şiddetli ve çetin olacaktır. “Türkler henüz ölmemiştir ve ölmeyecektir!” dedim. Bu sözleri duyunca kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırıp gittiler.

…………………………………………………………

Sıcak bir yaz günü Dualar köyünde ağaçların gölgesinde oturuyoruz. Ağaçların dalları arasından küçük ışıklar süzülüyor. Biz de kara kara düşünüyoruz. “Birisi geliyor” dediler. Yanımıza geldi kendini tanıttı. Kendisini Nazilli jandarma komutanı Arap Yüzbaşı Nuri Bey ve Hacı Süleyman Efendi’nin gönderdiğini söyledi. Elindeki mektupta “ Demirci Mehmet Efe, Yunan topraklarımıza girdi. Halkın ırzı namusu kalmadı. Yurt savunmasına katılarak suçlarını temizle!” diyordu. Ben de katılmak istiyorum ama ya bir kalleşlik yaparlarsa diye çekiniyorum. “Hacı Süleyman Efendi, oğlunu yanıma rehin bırakırsa gelirim” diye haber yolladım. Ben kabul olacağını sanmıyordum. Aradan bir gün geçti geçmedi, önceki elçi Hacı Süleyman Efendi’nin oğlunu elinden tutarak yanımıza getirdi. İnsanın çocuğundan değerli neyi olabilir ki? Nuri Yüzbaşıyla görüştüm. Seksen adamımla Köşk cephesine katıldım. Ege bölgesi Kuvayı Milliye Komutanı oldum.
………………………………………………………….

Sökeli Ali Efe ve adamları 7 Temmuz 1920’ye kadar Yunanlılarla işbirliği yapan Rumları tene bindirerek Eğirdir’e yola çıkardılar. Rumlardan birisi Sökeli Ali Efe’ye “Zengin Rumlar Denizli’nin ileri gelenlerinin evlerinde, gidip onları alsanız ya yüreğiniz varsa… Yoksullarla uğraşmak kolay…” demiş. Sökeli adamlarıyla araştırırınca söylenenin doğru olduğunu görmüş. Rumlarla işbirliği içinde bulunan Albay Tevfik Bey bana gönderdiği telgrafta, “Burada bulunan zeybekler halkın malına, ırzına tecavüz ediyorlar, bir olay çıkmadan gerekli önlemleri alın” diyordu. Bunun üzerine Sökeli Ali Efeyi telgraf başına çağırarak sordum. Çok sinirliydim. “Hemen trenle Goncalı’ya gel” dedim.

Sonradan öğrendiğime göre Sökeli Ali Efe ve arkadaşları Goncalı’ya dönecekleri sırada Albay Tevfik Bey zeybeklerin ellerindeki silahları istemiş. “Siz Demirci Mehmet Efe’den alırsınız. Bunlar bize lazım olacak” demiş. Efeler, Türk subaylarına saygılı olduğu için silahlarını Albay’a teslim edip istasyona gelirken pusuda öldürülüyorlar. Sağ kalan bir zeybek yanıma gelerek haber verdi. Çıldırdım. Kan beynime sıçradı. Hemen Denizli’ye gittim. Sökeli Ali Efe’nin, Kara Mustafa Efe’nin ve kızanların cesetleri yerdeydi.”Kim yaptı bunları?” diye bağırdım. Zeybeklerden biri “Tevfik Bey!” dedi. Çektim silahımı Tevfik Bey’i vurdum. Denizli de bu işe ortak olanları çınar ağaçlarına astırdım.

Kurtuluş günlerini yaşamayan ya da amaçlı olarak çarpıtan kişiler diyorlar ki;”Denizli de çok insan öldürttün.” Bu gün bu sözleri söylemek kolay ama o günün koşullarında düşünmek gerekir. Silah yok, asker yok, yiyecek, giyecek hiçbir şey yok. Kızanlarıma bir tayın zor veriyorum. Mustafa Kemal Paşaya çektiğim telgrafta,” Eğer Denizli olayının önünü bu şekilde bastırmasaydım, ikinci Aznavur olayı ile karşı karşıya kalacaktık” dedim.

23 Ağustos 1920 tarihinde Tümen Komutanı Nazmi Bey aracılığı ile Mustafa Kemal Paşa’nın bir telgrafı verildi. Şöyle diyordu; ”şifreli telgraf namenizi aldım. Miralay Şefik Bey Ankara’ya geldi. Gerekli açıklamaları yaptı. Size itimadım tamdır. Görevinize devam etmenizi rica ederim.”
Bu telgraftan sonra içimdeki şüphelerin çoğu dağılmıştı ama Efelere yıllarca kalleşlik eden Osmanlı’ya karşı duyduğumuz kuşku hiç eksilmedi içimizden.

…………………………………………………………..

Annem “gemici fenerini getir” dedi. Yarı karanlıkta gidip alıp geldim. Zorla yakabildim. “Kardeşine ne oldu acaba? Fenerle evin içine girip bakalım. “Belki saklanmıştır” diyordu. Acı çektiği her halinden belli idi. Elimde fener titreye titreye oda kapısını açtım. Feneri yukarı kaldırdım. Bayıltıcı bir kan kokusu yayılmıştı. Alçak çatının kalasına takılmış bir ip gördüm. İpin ucunda ayakları çırılçıplak, gömleği yırtılmış Elif Ablam. Körpe bir fidan gibi sallanıyordu. Annemim çığlıklarına komşumuz Fadime Nine yetişti.

………………………………………………………………

Koca Yörük Ali Efe’nin ayaklarını kaybettiği kazayı da kendi ağzından dinleyelim;

— İzmir’de Punta’dan (Alsancak) atlı tramvaya binip Konak Meydanına gidiyordum. Yeni hareket etmiş, Fiat garajı önüne gelmiştik (şimdiki polis karakolu karşısı). Tramvaya binerken aldığım gazeteyi açmış şöyle bir göz gezdirince, çok sevdiğim bir paşa’nın Ankara’da idam edildiğini gördüm. Bu ben de beklenmedik bir irkilme yaptı. Bu irkilme sırasında koltuğumun altına sıkıştırdığım gümüş işlemeli, benim için hatırası büyük kamçımı tramvaydan kaldırıma düşürdüm. Derhal yerimden kalkarak yavaş gitmekte olan tramvaydan ters istikamette atlayarak kamçımı almak istedim. Ters atladığımdan yere düşmüş, sağ bacağım tekerlek altında kalarak kopmuştu. Etrafın bağırışı, bilhassa Fiat garajı önünde oturmakta olan bir italyan’ın olayı görerek çığlıklar atması üzerine tramvay sürücüsü hayvanı durduruyor. Biraz meyilli olan bu yerde duran tramvayı şaşkınlıktan frene almadığından geri geri gelerek bu seferde diğer ayağımı bilek yukarısından koparıyor. İtalyan’ın bağırışlarını duyduğumu hatırlıyorum. Fakat gerisini sonradan öğrendim, demek bayılmışım. Bunları gülerek anlatmıştı.

Kuvay Milliye komutanı Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe, Çakıcı Mehmet Efe, Sultanhisarlı Kadıoğlu, Yağdereli Sinanoğlu, Dereköylü Gizemli Kadın Efe, Atçalı Kel Mehmet Efe, Sökeli Cafer Efe, Gökçen Efe ve kadın Efeler; Çete Ayşe, Çiftlikli Kübra, Ayşe Çavuş, Gördesli Makbule ve Yunan subay ve askerlerini kendisi ile birlikte zehirleyip öldüren Fatma Nine. Cephede şehit olan, İstiklal Madalyalarını bile almaya gitmeyip “biz vatana karşı görevimizi yaptık” diyen alçak gönüllü tüm kahraman efelerin aziz hatıraları önünde saygı ile eğiliyorum, ruhları şad olsun.

04.08.2014

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00