BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 26.04.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
191
Dün
:
4633
Toplam
:
13791635
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
PREFABRİK BİR KİLİSE, II. ABDÜLHAMİT VE BEKRİ MUSTAFA
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Osmanlı, Balkanlarda çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmıştı. Bu dönemde devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış ise de pek başarılı olunamamıştır. 1806 -1812 Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlı Devleti ile Rusya arasında birçok cephelerde açılan bir savaştır. Çapanoğlu Süleyman Bey ve oğlu vezir Mehmet Celalettin paşa da kendi kuvvetleri ile bizzat bu savaşlara katılmışlar, Mehmet Celalettin Bey ordu komutanlığı yapmışsa da 1811 yılında yapılan bir savaşta Ruslara esir düşmüş 1812 yılında yapılan Bükreş anlaşması ile ve pederi Süleyman Bey’in Rus Çarına gönderdiği mektupla yurda dönmüştür. Bu savaşların da etkisi ile Osmanlının sınırları içindeki Balkan devletlerinde isyanlar başlar.

İsyanlar ve toprak kayıpları devam ederken İstanbul’un Balat semtinde ve tam da Haliç’in kıyısında bir Kilise yapılır. Osmanlı tebaasından Bulgarlar, o zamana kadar Fener Rum Patrikhanesi´ne bağlı kiliselerde ibadet ederdi. Fener Rum Patrikhanesi´ne bağlı bu kiliselerde ibadet dilinin Rumca olması, Bulgarları rahatsız ediyordu. Bulgarlar, Rumlarla aynı din ve aynı mezhepten oldukları halde, Rum kiliselerindeki ayinleri anlayamıyorlardı.

Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin kendi ibadethaneleri olduğunu, buna mukabil Bulgarların da ayrı bir cemaat oluşturdukları halde ayrı bir kiliseleri olmadığını belirten İstefanaki Bey, Eylül 1848´de devlete başvurarak, artık kendi dillerinde ibadet etmek istediklerini bildirir. Tam o dönemde Ruslar da, Bulgarları etkilemek için harekete geçmiş, İstanbul´da bir Bulgar kilisesi kurmak için girişimlerde bulunmaya başlamıştı. Rusya’nın Balkanlarda Panslavizm idealini yaymaya başlamasıyla Sırp, Karadağ, Bosna-Hersek, Romen(Eflak-Boğdan) ve Bulgar isyanları başlamıştı.

Padişah Sultan II. Abdülhamit, bu olayları bir siyasi manevraya dönüştürmek ister.
Düşüncesi, Fenerdeki Ortodoks patriğinin burnunun dibine bir Bulgar kilisesi inşa ettirerek Rumlara rakip ikinci bir patriklik tesis edip, Yunanlılarla, Bulgarların arasını açmak ve böylece Balkan ittifakında bir çatlak yaratmaktır. Önce 17 Ekim 1849 tarihli fermanı ile kendilerine, Fener semtinde kendi ibadethanelerine sahip olmalarına izin verir. Ancak yeni kilisenin inşaat temeli 27 Nisan 1882 senesinde atılabilir. İnşaat yerinin başka yerden toprak taşınarak doldurulmuş olmasından dolayı bu kadar ağır ve yüksek bir binayı taşıyamama tehlikesini göz önünde tutan Mimar Hovsep Aznavur, bina konstrüksiyonunun çelik profillerden hazırlanması ve demonte bir şekilde getirilip burada monte edilmesine karar verir.

Kilisenin uygulama projesinin yapılması ve prefabrik yapı parçalarının üretilmesi için uluslararası bir yarışma açılır. Yarışmayı Avusturya firması R. Ph. Waagner kazanır ve bir yıl sonra üretime geçer. Bütün parçalar tamamlanınca kilise önce firmanın Viyana´da ki fabrikasının bahçesinde tümüyle kurulur. Daha sonra sökülen yapı elemanları, Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden bir nehir teknesiyle İstanbul´a taşınır. Şimdiki yerine bir buçuk yıllık bir çalışma sonrasında oturtulan yapı, kutsanarak törenle açılır.
Yapının taşıyıcı iskeleti çelik profillerden oluşturulmuş, sonra da üzeri sac ve döküm levhalarla kaplanmıştır. Pencere doğramaları, kapı ve pencereleri çevreleyen süsler, dış cephe boyunca her aksı belirtecek biçimde düzenlenmiş köşelerin başlıkları, pencere kenarındaki sütunları taşıyan konsollar, bütün yapıya saçak hizasında dolanan silmelerin arasındaki eski çelenk motifleri dökümdendir. Bütün parçalar birbirine dev cıvata - somun, perçin ya da kaynakla birleştirilmiştir.

Bu surette Bulgar kilisesi, Sultan Abdülhamid'in bu siyasi manevrası ile teessüs etmiş olur. Osmanlı devleti, 11 Mart 1870´te bir ferman çıkararak kilisenin bağımsız olmasına da izin verince Bulgar ve Rumlar'ın müşterek oturdukları bu semt’te Rum-Bulgar kavgası başlamış, bu kavga bir süre iki devletin de arasına soğukluk sokmuşsa da önce Yunanistan sonrada Bulgaristan Osmanlı idaresinden kopmuş istiklallerini ilan etmişlerdir.

Bu kilise ilgili olarak meşhur Bekri Mustafa’nın bir fıkrası anlatılır. Balat semtinde ikamet eden Bekri Mustafa. Çok sarhoş olduğu bir gece, kilisenin önünden geçerken birden dönüp kilisenin kapısını yumruklar. Zangoç kapıyı açıp Bekri Mustafa’yı karşısında görünce şaşırır ve sorar. “Ne istiyorsun?” Bekri, “ Kiliseyi gezeceğim” der. Zangoç çaresiz açar kapıyı, birlikte dolaşmaya başlarlar. Bekri Mustafa sorar “Bu resimlerin önünde neden mumlar yanıyor.” “Bunlar Hıristiyan azizleri onun için mum yanıyor” der Zangoç. Ama bir resmin önünde mum olmadığını görünce bu defa da ona takılır neden yanmıyor diye. Zangoç, “Bu şeytanın resmi onun için önünde mum yok der. “Şeytanı da Allah yaratmadı mı yak onunda önüne bir mum” deyince, Zangoç, Bekri Mustafa’dan kurtulmak için bir mumda şeytan’a yakar. Bekri eve gelir yatar. Gecenin bir yarısında birden Bekrinin oda kapısı açılır içeriye acayip kılıklı birisi girer. Bekri korku ile sorar “”kimsin sen evime nasıl girdin”? “Ben şeytanım” der gelen. “ Bu gece benim resmime mum diktirdin ya, sana teşekküre geldim. Dile benden ne dilersen.”Bekri çok mutlu olur. “Çok param olsun istediğim kadar şarap alabileyim” der. Şeytan “Gel benimle diyerek onu Beyazıt’taki Kapalıçarşı’nın çatısına götürür. “İşte bütün sarraf dükkânları emrinde in aşağıya istediğin kadar al” diyerek eline bir torba tutuşturur. Bekri torbayı yeteri kadar doldurup tam merdiveni çıkmaya başlarken bekçi paçasından yakalar. Bekri korku ile bağırır. “Şeytan hazretleri bekçi paçama yapıştı bırakmıyor”. Şeytan gizlendiği kubbenin arkasından akıl verir. “Üzerine işe kurtul ondan”. Bekri Şeytanın dediğini yapar. Bir uyanır ki yatak yorgan sırılsıklam. O hırsla tekrar giyinip Kiliseye gider. Yine kapıyı yumruklar. Zangoç uykulu gözlerle kapıyı açar. Bekriyi tekrar karşısında görünce bu defa kızar, “yine ne istiyorsun” diye sorar. Burnundan soluyan Bekri “söndür ulan o mumu” der.

02.05.2014

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
BİR DÜĞÜN VE KARTAL YUVASININ İSTİLASI
Çok güzel ifade etmişsiniz.Yazınızı da, kitabı da çok beğendik.
Memleketimizn kıymetlerini bizlere tanıtmanızdan da memnuniyet duyduk.Yine vatanseverler Yozgat'ımızdan çıkmış.Gurur verici...
Sibel Manacıoğlu Oktay -- 18.04.2018 17:19
BİR DÜĞÜN VE KARTAL YUVASININ İSTİLASI
Sayın Çapanoğlu,
Yazınızı okudum ve çok etkilendim. Bu devlet değişik alanlarda bu tür sağlam karakterler sayesinde ayakta duruyor. Paşaya Allah'tan sağlıklı ve mutlu bir ömür diliyorum. Kitabını alıp okuyacağım inşaallah. Şiiri çok beğendim. Çarpıcı bir gerçeği veciz ve çarpıcı bir şekilde dile getiriyor.
Selam ve saygılar
A. YAŞAR OCAK -- 16.04.2018 10:32
BİR DÜĞÜN VE KARTAL YUVASININ İSTİLASI
Yozgat her ne kadar içe kapanık kimliğiyle ön plana çıksa da ülkemize kazandırdığı pek çok ünlüsüyle gündemdedir. Yazar Abbas Sayar, Şair Gülten Akın, Şair Şükrü Erbaş ve daha niceleri. Korgeneral Mehmet Şanver de bu saygın kişilerden biridir. Kişilikli asker duruşu ve tavrıyla gönüllerde taht kurmuş bir paşamızdır. Bu değerli kişiliği köşenize taşıdığınız için teşekkürler ve saygılar.
Muhsin Köktürk -- 14.04.2018 11:36
GÜMÜŞHACIKÖY MADEN-İ HÜMAYUNU VE ÇAPANOĞLU SÜLEYMAN BEY
Sayın Çapanoğlu memleketimiz ve Çapanoğulları hakkında yine çok değerli bir bilgi öğrendim çok teşekkürler. Hepimiz Yozgatlıyız, hepimiz Çapanoğluyuz ne mutlu.
SUDE ÖZTÜRK -- 29.03.2018 10:51
GÜMÜŞHACIKÖY MADEN-İ HÜMAYUNU VE ÇAPANOĞLU SÜLEYMAN BEY
Sn Çapanoğlu,

Üniversitenin yayınından da anlaşılıyor ki
Gümüşhacıköy'de gümüş var. Yozgat Gazetesinin birinci sayfasında resimleri olan milletvekillerinin Yozgat'a hangi yatırımları olmuştur?
Yozgat neden hep göç veriyor. Nohut ve Mercimek ithalatının kaç ton olduğundan bu beylerin acaba bilgisi var mı?
BÜLENT ESİNOĞLU -- 24.03.2018 10:36
TOPAL MOLLA
Sayın Çapanoğlu 1 ayı geçkin süredir yeni yazınız yayınlanmadı.Eğer sağlık sorununuz yok ise o güzel yazılarınızdan bekliyoruz.Bizleri mahrum etmeyeceğinizi düşünüyorum.Saygılarımla
serdar erbek -- 20.03.2018 22:23
TOPAL MOLLA
Abdülkadir Bey,
Yazınız tam zamanında...Bizim tarihimizde de birkaç Topal Molla oldu. En sonuncusuyla baş etmeye çalışıyoruz bildiğiniz gibi, kısmet olursa.
A. YAŞAR OCAK -- 13.03.2018 16:31
TOPAL MOLLA
Sayın Çapanoğlu, hayatın günlük gaileleri ile mücadele ederken yazılarınızı da ilgi ile takip ediyorum. Değerli bilgilerinizi bizlerle paylaşıyorsunuz. Tarihi bilmemek ve geçmişten ders almamak büyük talihsizlik. Dün gece bir film izlerken oyunculardan birisi karşı oyuncunun bir sözüne sadece Bol Pot demekle cevap verdi. Aklıma sizin yazınız geldi ve film bitince yazınızı bulup tekrar okudum. Filmdeki oyuncu bir kelime ile her şeyi anlatmıştı. Keşke bizi yönetenlerde bir kelime ile her şeyi hatırlasalar diye geçirdim içimden. Bu arada Prof. Ahmet Yaşar Hocamızın yazdıkları da beni hayli duygulandırdı. Geçmişi hatırlamak, hatırlananları bir kere daha yâd etmek ne güzel bir duygudur. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 27.02.2018 11:34
TOPAL MOLLA
Tarihimizin bir yerlerinde gizlenmiş olan eşsiz bilgileri bizlere sunduğunuz için minnettarım. Hep sevgi yüklü kalın. Saygılarımla.
OĞUZ KARLI -- 16.02.2018 12:18
24 KASIM
ALLAH rahmeteylesin babannemin dedesi olur fazlı bilecen hatırlanması ne hoş..
Özgür tekin -- 09.02.2018 14:54
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00