BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 16.11.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
228
Dün
:
4633
Toplam
:
14853557
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
PREFABRİK BİR KİLİSE, II. ABDÜLHAMİT VE BEKRİ MUSTAFA
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Osmanlı, Balkanlarda çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmıştı. Bu dönemde devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış ise de pek başarılı olunamamıştır. 1806 -1812 Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlı Devleti ile Rusya arasında birçok cephelerde açılan bir savaştır. Çapanoğlu Süleyman Bey ve oğlu vezir Mehmet Celalettin paşa da kendi kuvvetleri ile bizzat bu savaşlara katılmışlar, Mehmet Celalettin Bey ordu komutanlığı yapmışsa da 1811 yılında yapılan bir savaşta Ruslara esir düşmüş 1812 yılında yapılan Bükreş anlaşması ile ve pederi Süleyman Bey’in Rus Çarına gönderdiği mektupla yurda dönmüştür. Bu savaşların da etkisi ile Osmanlının sınırları içindeki Balkan devletlerinde isyanlar başlar.

İsyanlar ve toprak kayıpları devam ederken İstanbul’un Balat semtinde ve tam da Haliç’in kıyısında bir Kilise yapılır. Osmanlı tebaasından Bulgarlar, o zamana kadar Fener Rum Patrikhanesi´ne bağlı kiliselerde ibadet ederdi. Fener Rum Patrikhanesi´ne bağlı bu kiliselerde ibadet dilinin Rumca olması, Bulgarları rahatsız ediyordu. Bulgarlar, Rumlarla aynı din ve aynı mezhepten oldukları halde, Rum kiliselerindeki ayinleri anlayamıyorlardı.

Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin kendi ibadethaneleri olduğunu, buna mukabil Bulgarların da ayrı bir cemaat oluşturdukları halde ayrı bir kiliseleri olmadığını belirten İstefanaki Bey, Eylül 1848´de devlete başvurarak, artık kendi dillerinde ibadet etmek istediklerini bildirir. Tam o dönemde Ruslar da, Bulgarları etkilemek için harekete geçmiş, İstanbul´da bir Bulgar kilisesi kurmak için girişimlerde bulunmaya başlamıştı. Rusya’nın Balkanlarda Panslavizm idealini yaymaya başlamasıyla Sırp, Karadağ, Bosna-Hersek, Romen(Eflak-Boğdan) ve Bulgar isyanları başlamıştı.

Padişah Sultan II. Abdülhamit, bu olayları bir siyasi manevraya dönüştürmek ister.
Düşüncesi, Fenerdeki Ortodoks patriğinin burnunun dibine bir Bulgar kilisesi inşa ettirerek Rumlara rakip ikinci bir patriklik tesis edip, Yunanlılarla, Bulgarların arasını açmak ve böylece Balkan ittifakında bir çatlak yaratmaktır. Önce 17 Ekim 1849 tarihli fermanı ile kendilerine, Fener semtinde kendi ibadethanelerine sahip olmalarına izin verir. Ancak yeni kilisenin inşaat temeli 27 Nisan 1882 senesinde atılabilir. İnşaat yerinin başka yerden toprak taşınarak doldurulmuş olmasından dolayı bu kadar ağır ve yüksek bir binayı taşıyamama tehlikesini göz önünde tutan Mimar Hovsep Aznavur, bina konstrüksiyonunun çelik profillerden hazırlanması ve demonte bir şekilde getirilip burada monte edilmesine karar verir.

Kilisenin uygulama projesinin yapılması ve prefabrik yapı parçalarının üretilmesi için uluslararası bir yarışma açılır. Yarışmayı Avusturya firması R. Ph. Waagner kazanır ve bir yıl sonra üretime geçer. Bütün parçalar tamamlanınca kilise önce firmanın Viyana´da ki fabrikasının bahçesinde tümüyle kurulur. Daha sonra sökülen yapı elemanları, Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden bir nehir teknesiyle İstanbul´a taşınır. Şimdiki yerine bir buçuk yıllık bir çalışma sonrasında oturtulan yapı, kutsanarak törenle açılır.
Yapının taşıyıcı iskeleti çelik profillerden oluşturulmuş, sonra da üzeri sac ve döküm levhalarla kaplanmıştır. Pencere doğramaları, kapı ve pencereleri çevreleyen süsler, dış cephe boyunca her aksı belirtecek biçimde düzenlenmiş köşelerin başlıkları, pencere kenarındaki sütunları taşıyan konsollar, bütün yapıya saçak hizasında dolanan silmelerin arasındaki eski çelenk motifleri dökümdendir. Bütün parçalar birbirine dev cıvata - somun, perçin ya da kaynakla birleştirilmiştir.

Bu surette Bulgar kilisesi, Sultan Abdülhamid'in bu siyasi manevrası ile teessüs etmiş olur. Osmanlı devleti, 11 Mart 1870´te bir ferman çıkararak kilisenin bağımsız olmasına da izin verince Bulgar ve Rumlar'ın müşterek oturdukları bu semt’te Rum-Bulgar kavgası başlamış, bu kavga bir süre iki devletin de arasına soğukluk sokmuşsa da önce Yunanistan sonrada Bulgaristan Osmanlı idaresinden kopmuş istiklallerini ilan etmişlerdir.

Bu kilise ilgili olarak meşhur Bekri Mustafa’nın bir fıkrası anlatılır. Balat semtinde ikamet eden Bekri Mustafa. Çok sarhoş olduğu bir gece, kilisenin önünden geçerken birden dönüp kilisenin kapısını yumruklar. Zangoç kapıyı açıp Bekri Mustafa’yı karşısında görünce şaşırır ve sorar. “Ne istiyorsun?” Bekri, “ Kiliseyi gezeceğim” der. Zangoç çaresiz açar kapıyı, birlikte dolaşmaya başlarlar. Bekri Mustafa sorar “Bu resimlerin önünde neden mumlar yanıyor.” “Bunlar Hıristiyan azizleri onun için mum yanıyor” der Zangoç. Ama bir resmin önünde mum olmadığını görünce bu defa da ona takılır neden yanmıyor diye. Zangoç, “Bu şeytanın resmi onun için önünde mum yok der. “Şeytanı da Allah yaratmadı mı yak onunda önüne bir mum” deyince, Zangoç, Bekri Mustafa’dan kurtulmak için bir mumda şeytan’a yakar. Bekri eve gelir yatar. Gecenin bir yarısında birden Bekrinin oda kapısı açılır içeriye acayip kılıklı birisi girer. Bekri korku ile sorar “”kimsin sen evime nasıl girdin”? “Ben şeytanım” der gelen. “ Bu gece benim resmime mum diktirdin ya, sana teşekküre geldim. Dile benden ne dilersen.”Bekri çok mutlu olur. “Çok param olsun istediğim kadar şarap alabileyim” der. Şeytan “Gel benimle diyerek onu Beyazıt’taki Kapalıçarşı’nın çatısına götürür. “İşte bütün sarraf dükkânları emrinde in aşağıya istediğin kadar al” diyerek eline bir torba tutuşturur. Bekri torbayı yeteri kadar doldurup tam merdiveni çıkmaya başlarken bekçi paçasından yakalar. Bekri korku ile bağırır. “Şeytan hazretleri bekçi paçama yapıştı bırakmıyor”. Şeytan gizlendiği kubbenin arkasından akıl verir. “Üzerine işe kurtul ondan”. Bekri Şeytanın dediğini yapar. Bir uyanır ki yatak yorgan sırılsıklam. O hırsla tekrar giyinip Kiliseye gider. Yine kapıyı yumruklar. Zangoç uykulu gözlerle kapıyı açar. Bekriyi tekrar karşısında görünce bu defa kızar, “yine ne istiyorsun” diye sorar. Burnundan soluyan Bekri “söndür ulan o mumu” der.

02.05.2014

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
SAYIN BEKİR BOZDAĞ’IN YOZGAT ZİYARETİ
Sayın Çapanoğlu,
Çok güzel yazmışsınız. Teşekkürler, saygı ve selamlar.
A. YAŞAR OCAK -- 15.11.2018 11:43
SAYIN BEKİR BOZDAĞ’IN YOZGAT ZİYARETİ
Hocam yüreğinize sağlık, ne işimiz var idi İstanbul da memlekette iş ortamı bulunsaidi suyu havası yaşamı güzel olmazmış, idi sağlıklı kalın.
Adınız ve Soyadınız -- 14.11.2018 17:09
BİR VALİ, BİR ÖĞRETMEN, BİR 10 KASIM
Sayın Çapanoğlu,
Bu güzel yazınız bana kendi öğretmenlerimi hatırlattı. Hepsinin mekânı cennet olsun. Onları kınayanlara acımaktan başka yapacak bir şey yok. Öğretmenlik gibi kutsal bir mesleğin mahiyetini idrak edemeyenler, onların ne kadar zor bir işi başarmak için gayret sarfettiklerini bilmeyenler, nihayet o kutsal mesleği de bir dönem ideolojik şaşırmışlıklara alet ettiler. Ben bu dönemlerin hepsini yaşadım, yakinen bilirim. O yüzden değil midir bu mesleğin artık giderek okul basıp öğretmen dövmeye, öldürmeye kadar varan her türlü saygısızlığın fütursuzca işlendiği bir çılgın gidişe muhatap edilmesi? Bu rezalette mesleğin onuruna yakışmayacak karakterdeki kifayetsiz öğretmenlerin de bu çorbada tuzu olması ayrı ve üzücü bir bahis.
Selam ve saygı ile.
A. Y. Ocak
Ahmet Yaşar Ocak -- 12.11.2018 11:17
29 EKİM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi, yazılarınız gibi yorumlarınız da edebi bir değer taşıyor. Antalya Seyahatnamesi yazımı tüm detaylarına kadar o kadar güzel anlatmışsınız ki ben de sizin yorumunuzu okuyunca fark ettim. Çok teşekkür ediyorum, eşimde size selam ve hürmetlerini iletiyor.

Değerli Yasin Ali Er Hocam yorumunuzdaki benim ile ilgili güzel duygularınız için çok teşekkür ederim, teveccühünüz. Dostluğunuzdan şeref duyuyorum. Sağ olun.

Değerli Muhsin Hocam, buyurduğunuz gibi Atatürkçüyüz, Cumhuriyetçiğiz, laik ve çağdaşız sonuna kadar da öyle olacağız. Allah bu millete zeval vermesin. Güzel dilekleriniz için de teşekkür ederim. Sağ olun.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 04.11.2018 21:28
29 EKİM
Ne mutlu böyle bir günde doğduğunuz için. Size nice mutlu yıllar diliyorum. Ülkemizin sizin gibi Atatürkçü, cumhuriyetçi, çağdaş kalemlere gereksinimi var.
Saygılarımla.
Muhsin Köktürk -- 31.10.2018 12:04
29 EKİM
Sayın Abdülkadir Çapanoğlu Üstadım!
Doğum gününüzün Cumhuriyet Bayramı sabahına tevafuk edişi, sosyal paylaşım sitesinde de dikkatimi çekmişti.
Hayırlı bir günde hayırlı bir insanın doğuşu bizim de şansımız olmalı ki, sizi tanımak ve yazılarınızı okuyarak, birikiminizden istifade etmemiz mümkün oluyor.
Doğum gününüzü tekrar kutluyor, aileden ahirete göçenlere rahmet, size ve sevdiklerinize sağlıklı ömürler diliyorum.
İyi ki doğmuşsunuz güzel ADAM...
Yasin Ali ER -- 30.10.2018 12:53
ANTALYA SEYAHATNAMESİ
Sayın Çapanoğlu,
Yazınızı okudum mu, sizinle beraber aynı yolculuğumu yaptım anlayamadım. Taaa ki kelle paşa çorbasına gelesiye... Öyle güzel anlatmışsınız ki hiç bir teferruatı üşenmeden atlamamış; tek tek zaman, mekan,saat, hız, mesafe, tanımlama ve çorbanın faydaları.

Bu yazıyı okuyan hem seyahat eder, hem de bilgilenir. Paça çorbasının faydalarını, esnafların kabalıklarını yerli yerinde sıralamışsınız. Yazı uzun fakat okumuyor, adeta gezdiriyor, o anı yaşatıyorsunuz. Bu nedenle yazının uzunluğu kimsenin gözünü korkutmasın... Bir şehir bu kadar derinlemesine rapor edile birdi. Doğa, kültür, hava durumu, sosyal yaşantı, ekonomi, çevre, hayvan sevgisi, yemek kültürü, insan davranışları, hayvan davranışları, tavukların yaşantıları, hindilerin farklılıkları....

Aynı güzergahta çalışan trafik polisleri bile sizin kadar yolların halini, ahvalini tanımlayacağını sanmıyorum..

Antalya nın iklimi ve sosyal yaşantısı, insanların soğukkanlı davranışları konusunda hem fikirim. Sevmediğim şehirlerden biridir.

Arı,duru hoş sohbet tadında, diğer yazılarınız gibi okundukça okunası bir yazı. Kaleminiz var olsun.

Eşiniz hanımefendiye ve sizlere hürmetler, selamlar...
Kadriye ŞAHİN -- 28.10.2018 22:50
ANTALYA SEYAHATNAMESİ

Yazınız hoşuma gitti, çok akıcı, tasvirler insanın aklında canlanıyor, insanlar için yapilan eleştiriler de gayet dozunda bence böyle paylasımlara çoğumuzun ihtiyacı var, sahip olunmasa da hayal edip biraz ruh tatmini yaşamak bile bize hoşluk ve rahatlık veriyor.
AHMET KAPANCI -- 15.10.2018 14:44
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Çapanoğlu Derviş Bey
Ermeniler KELLER köyünde kesilmişlerdir... bunu Osman Paşa Tekke köyünden olan annem de anlatırdı... Hatta bir kız çocuğu kıyımdan müslüman olup sadece o kurtulur.. bu kızı Osman Paşa Tekke köyüne getirirler.. yetişkin olunca yaşlı bir adamla evlendirirler... Sanırım Menderes döneminde olacak istanbul dan ermeni aileler gererek bu kızı bulmuşlar... Annem ismini de söyledi ama ben unuttum... kızın genç kızken köyde terzilik yaptığını ama yüzünün hiç gülmediğini de söylerdi.. Ermeniler ayaklanacak diye bunların tehcire tabii tutulması Stalinin Kırım türklerine yaptığının aynısı ve insanlık suçudur. Perinçek dönek bir tip olarak boşuna talat paşa'yı günahlarından arındırmaya çalışıyor. Osmanlı Türkleri de sevmeyen anakronik bir devlet sonuçta
Mevlevi Dedeoğlu -- 11.10.2018 01:05
YOZGAT’IN SIĞIRI
Yorumunuz

Sayın Abdülkadir Çapanoğlu. Yazınızı bilgilenerek ve zevkle okudum.
Bence yazdıklarınız bir anı değil bir tarih. Ellerinize, belleğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim, lütfedip bana da gönderdiğiniz için.
Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)
Olcay Akkent -- 08.10.2018 08:32
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00