BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
244
Dün
:
4601
Toplam
:
13177948
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
PREFABRİK BİR KİLİSE, II. ABDÜLHAMİT VE BEKRİ MUSTAFA
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Osmanlı, Balkanlarda çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmıştı. Bu dönemde devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış ise de pek başarılı olunamamıştır. 1806 -1812 Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlı Devleti ile Rusya arasında birçok cephelerde açılan bir savaştır. Çapanoğlu Süleyman Bey ve oğlu vezir Mehmet Celalettin paşa da kendi kuvvetleri ile bizzat bu savaşlara katılmışlar, Mehmet Celalettin Bey ordu komutanlığı yapmışsa da 1811 yılında yapılan bir savaşta Ruslara esir düşmüş 1812 yılında yapılan Bükreş anlaşması ile ve pederi Süleyman Bey’in Rus Çarına gönderdiği mektupla yurda dönmüştür. Bu savaşların da etkisi ile Osmanlının sınırları içindeki Balkan devletlerinde isyanlar başlar.

İsyanlar ve toprak kayıpları devam ederken İstanbul’un Balat semtinde ve tam da Haliç’in kıyısında bir Kilise yapılır. Osmanlı tebaasından Bulgarlar, o zamana kadar Fener Rum Patrikhanesi´ne bağlı kiliselerde ibadet ederdi. Fener Rum Patrikhanesi´ne bağlı bu kiliselerde ibadet dilinin Rumca olması, Bulgarları rahatsız ediyordu. Bulgarlar, Rumlarla aynı din ve aynı mezhepten oldukları halde, Rum kiliselerindeki ayinleri anlayamıyorlardı.

Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin kendi ibadethaneleri olduğunu, buna mukabil Bulgarların da ayrı bir cemaat oluşturdukları halde ayrı bir kiliseleri olmadığını belirten İstefanaki Bey, Eylül 1848´de devlete başvurarak, artık kendi dillerinde ibadet etmek istediklerini bildirir. Tam o dönemde Ruslar da, Bulgarları etkilemek için harekete geçmiş, İstanbul´da bir Bulgar kilisesi kurmak için girişimlerde bulunmaya başlamıştı. Rusya’nın Balkanlarda Panslavizm idealini yaymaya başlamasıyla Sırp, Karadağ, Bosna-Hersek, Romen(Eflak-Boğdan) ve Bulgar isyanları başlamıştı.

Padişah Sultan II. Abdülhamit, bu olayları bir siyasi manevraya dönüştürmek ister.
Düşüncesi, Fenerdeki Ortodoks patriğinin burnunun dibine bir Bulgar kilisesi inşa ettirerek Rumlara rakip ikinci bir patriklik tesis edip, Yunanlılarla, Bulgarların arasını açmak ve böylece Balkan ittifakında bir çatlak yaratmaktır. Önce 17 Ekim 1849 tarihli fermanı ile kendilerine, Fener semtinde kendi ibadethanelerine sahip olmalarına izin verir. Ancak yeni kilisenin inşaat temeli 27 Nisan 1882 senesinde atılabilir. İnşaat yerinin başka yerden toprak taşınarak doldurulmuş olmasından dolayı bu kadar ağır ve yüksek bir binayı taşıyamama tehlikesini göz önünde tutan Mimar Hovsep Aznavur, bina konstrüksiyonunun çelik profillerden hazırlanması ve demonte bir şekilde getirilip burada monte edilmesine karar verir.

Kilisenin uygulama projesinin yapılması ve prefabrik yapı parçalarının üretilmesi için uluslararası bir yarışma açılır. Yarışmayı Avusturya firması R. Ph. Waagner kazanır ve bir yıl sonra üretime geçer. Bütün parçalar tamamlanınca kilise önce firmanın Viyana´da ki fabrikasının bahçesinde tümüyle kurulur. Daha sonra sökülen yapı elemanları, Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden bir nehir teknesiyle İstanbul´a taşınır. Şimdiki yerine bir buçuk yıllık bir çalışma sonrasında oturtulan yapı, kutsanarak törenle açılır.
Yapının taşıyıcı iskeleti çelik profillerden oluşturulmuş, sonra da üzeri sac ve döküm levhalarla kaplanmıştır. Pencere doğramaları, kapı ve pencereleri çevreleyen süsler, dış cephe boyunca her aksı belirtecek biçimde düzenlenmiş köşelerin başlıkları, pencere kenarındaki sütunları taşıyan konsollar, bütün yapıya saçak hizasında dolanan silmelerin arasındaki eski çelenk motifleri dökümdendir. Bütün parçalar birbirine dev cıvata - somun, perçin ya da kaynakla birleştirilmiştir.

Bu surette Bulgar kilisesi, Sultan Abdülhamid'in bu siyasi manevrası ile teessüs etmiş olur. Osmanlı devleti, 11 Mart 1870´te bir ferman çıkararak kilisenin bağımsız olmasına da izin verince Bulgar ve Rumlar'ın müşterek oturdukları bu semt’te Rum-Bulgar kavgası başlamış, bu kavga bir süre iki devletin de arasına soğukluk sokmuşsa da önce Yunanistan sonrada Bulgaristan Osmanlı idaresinden kopmuş istiklallerini ilan etmişlerdir.

Bu kilise ilgili olarak meşhur Bekri Mustafa’nın bir fıkrası anlatılır. Balat semtinde ikamet eden Bekri Mustafa. Çok sarhoş olduğu bir gece, kilisenin önünden geçerken birden dönüp kilisenin kapısını yumruklar. Zangoç kapıyı açıp Bekri Mustafa’yı karşısında görünce şaşırır ve sorar. “Ne istiyorsun?” Bekri, “ Kiliseyi gezeceğim” der. Zangoç çaresiz açar kapıyı, birlikte dolaşmaya başlarlar. Bekri Mustafa sorar “Bu resimlerin önünde neden mumlar yanıyor.” “Bunlar Hıristiyan azizleri onun için mum yanıyor” der Zangoç. Ama bir resmin önünde mum olmadığını görünce bu defa da ona takılır neden yanmıyor diye. Zangoç, “Bu şeytanın resmi onun için önünde mum yok der. “Şeytanı da Allah yaratmadı mı yak onunda önüne bir mum” deyince, Zangoç, Bekri Mustafa’dan kurtulmak için bir mumda şeytan’a yakar. Bekri eve gelir yatar. Gecenin bir yarısında birden Bekrinin oda kapısı açılır içeriye acayip kılıklı birisi girer. Bekri korku ile sorar “”kimsin sen evime nasıl girdin”? “Ben şeytanım” der gelen. “ Bu gece benim resmime mum diktirdin ya, sana teşekküre geldim. Dile benden ne dilersen.”Bekri çok mutlu olur. “Çok param olsun istediğim kadar şarap alabileyim” der. Şeytan “Gel benimle diyerek onu Beyazıt’taki Kapalıçarşı’nın çatısına götürür. “İşte bütün sarraf dükkânları emrinde in aşağıya istediğin kadar al” diyerek eline bir torba tutuşturur. Bekri torbayı yeteri kadar doldurup tam merdiveni çıkmaya başlarken bekçi paçasından yakalar. Bekri korku ile bağırır. “Şeytan hazretleri bekçi paçama yapıştı bırakmıyor”. Şeytan gizlendiği kubbenin arkasından akıl verir. “Üzerine işe kurtul ondan”. Bekri Şeytanın dediğini yapar. Bir uyanır ki yatak yorgan sırılsıklam. O hırsla tekrar giyinip Kiliseye gider. Yine kapıyı yumruklar. Zangoç uykulu gözlerle kapıyı açar. Bekriyi tekrar karşısında görünce bu defa kızar, “yine ne istiyorsun” diye sorar. Burnundan soluyan Bekri “söndür ulan o mumu” der.

02.05.2014

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00