BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 19.12.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
204
Dün
:
4633
Toplam
:
15018640
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
YOZGAT’TA BİR DÜĞÜN HİKÂYESİ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Yozgat lehçemizin gerçek duayeni değerli dost Rıfat Çakır Kardeşimin “Godek Satılmış’ın Düğünü” başlıklı muhteşem yazısını okuyunca dayımın düğünü geldi aklıma. Çocukluğumuzun Yozgat’ında düğünler günlerce sürerdi. Şehir o kadar sessizdi ki bir sabah uzaktan davul sesi duyduğunuzda bilirdiniz ki şehrin öbür ucunda düğün var. Hele düğün sahibi iki davulcu da tutmuşsa vuruşları daha bir ahenkle gelirdi kulağımıza. Onun için demişler “davulun sesi uzaktan hoş gelir” diye. Davulun sesi duyulunca bitişik komşu hanımların bahçe duvarı üzerinden meraklı sohbetleri de başlardı.

1960 yılının Ağustos ayında 8 gün süren bir düğünle dünya evine girmişti dayım Yaşar Cerit. Rahmetli Dedem Ceritzade Şükrü Efendi, evlatlarının en küçüğü ve tek erkek çocuğu olduğundan mıdır gurbetteki tüm akrabalara davetiye göndermişti. Gelin Hanım, akrabamız olan emekli öğretmen Hacı Adil Olgun’un en küçük kızı Gonca Hanım idi. Yozgat’ta son akraba düğünü olduğundan bir daha böyle bir düğün göremeyeceklerini bilen Ankara’daki akrabaların müsait olanları çoluk çocuk gelmişlerdi. Eski Yozgat’ın güzel bir âdeti vardı. Gelen misafirler konu komşu akrabaların evlerinde misafir edilirdi. Dayımın düğününde de öyle oldu. Bunların içinde, evleri tam karşımıza gelen meşhur emekli öğretmen rahmetli Mücteba bey ve eşi Nadide hanım da hem iki aileyi misafir ederek hem de günlük koşuşturma içinde bizim aile kadar yorulmuşlardı.

Kahvaltı dâhil üç öğün yemek bizim evde yenildiğinden merak edip saymıştım her öğünde 79 kişi idik. Zaten sade ev halkı 14 kişi idi. Dedem her gün bir koç kestirdi. Düğünden hatırımda kalan üç anımı sizlerle paylaşmak istedim. Gündüz Kırıksoku’lu abdallar davul zurna çalarlar, hatırlı bir misafir gelirken köçek denilen 13-15 yaş civarında entari giymiş erkek çocukları da parmaklarında ziller ile oynayarak onları karşılardı. Geceleri de ince saz ekibi çalardı. İnce saz ekibi toplasan iki elin parmakları kadardı zaten ve iki ekip idi. Kemancı Mezeliğin İsmail ağa, Defçi Sabri ve annesi Dilki’nin Emine, Ermeni Cümbüşçü Nubar, Udcu Rıza, Kemancı Hıdır, Defçi kör Emet’i ve oğlu Feyyaz’ı, unutmayalım. Beyler, bahçede yer içer aşka gelince kalkar oynarlar, hanımlar ve genç kızlarda evde halay çeker çiftetelli oynarlardı. Bu kadar insan nereye sığdı derseniz. İstanbul’a göçerken dedem, evde tadilat yapıp kiraya vermek istedi. Bu tadilat neticesi dedemin evi 5 ayrı ev olmuştu. Sofa dediğimiz bölümde ben ve kardeşim büyük bir orta masasının etrafında yine en büyük boy bir bisikletle dolaşabilirdik.

Neyse biz dönelim gece eğlencesine. Beyler içki de içtiklerinden istiyorlar ki ince saz onların yanında daha uzun süre kalsın. Hanımlar istiyorlar ki onlara çalsın. Davulcular akşam olunca davullarını ve zurnalarını bir odaya bırakıp gidiyorlardı. Aklıma geldi, kardeşime dedim ki ben zurna çalsam sende davul çalar mısın? Çalarım deyince anneme sorduk ister misiniz diye. O da isteriz tabi deyince zurnayı aldım kamışını tükürüğümle güzelce ıslattım ve başladım çalmaya. Şimdi hatırlamıyorum bir oyun havasını sonuna kadar çaldım hanımların pek hoşuna gitti bir güzel oynadılar. İçkinin, yanlarında çalıp söyleyen ince sazın ve sohbetin tesiri ile önce farkına varamayan rahmetli babam, zurna sesinin farkına varınca yanındakilere abdallar mı geldi diye sormuş. Yok, Abdulkadir ve Haluk çalıyorlar deyince, bir hışımla gelip “oğlum siz abdal mısınız” diye bizi azarlamaz mı? Kardeşimde bende hanım misafirlerin önünde donduk kaldık. Süklüm püklüm davulu ve zurnayı yerine koyduk. Hanımların eğlencesi de yarım kaldı. Yıllar sonra İstanbul’a taşındığımızda Yozgat türkülerinin bazılarını TRT repertuarına kazandıran Akdağmadenili Fahri Akbilek ağabeyimin “gel seni Nida ile tanıştırayım onun Aksaray musiki cemiyetine devam et” önerisi de ailenin “çalgıcı mı olacaksınız, önce tahsilinizi tamamlayın” tepkisi ile amatörlükte kaldı. Hâlbuki ben bağlama, kaval, darbuka kardeşimde bağlama ve gitar çalardık.

İkinci olay; Dayımın Ankara’dan getirdiği çok güzel ve aynı cinsten biri dişi öbürü erkek bir çift köpeği vardı. Düğün gecesi onların yemeklerini vermek için aradığımızda bulamadık. Evin içini bahçeleri aradık köpekler yok. Ertesi gün yine aradık. Sonunda karar verildi köpekleri bu kargaşa arasında mahallenin çocukları çaldılar. Bu sefer Komşumuz Hanım Ayşe’nin oğlu arkadaşımız rahmetli Fatih Niğdelioğlu ile birlikte rastladığımız çocuklara, kadınlara böyle bir çift köpek gördünüz mü diye Şeker Pınara kadar sora sora gittik geldik. Gören bilen çıkmadı ama biz köpeklerin çalındığından eminiz. Dayım çok üzüldü ama misafirlere de belli etmek de istemedi. İki gün sonra teyzemin karyolasının altından bir şey almak için örtüyü kaldırdığımızda zavallıları oraya büzülmüş olarak görmezmiyiz? Hayvanlar hem davulun sesinden hem de kalabalıktan korkup oraya saklanmışlar. Kaybolduklarına ne kadar üzüldüysek bu hallerine de daha fazla üzüldük. Dayım dakikalarca kucağından indirmedi öpüp kokladı.

Bu olayın üstüne başka bir üzüntü geldi. Arka bahçedeki ahırın iki kapısı vardı. Biri bahçeye diğeri arka örene (boş arsa)açılıyordu. Nasıl olduysa her iki kapıda aralık kalmış. Anneannem farkına varınca hayıflandı “camızlar cereyana gelmez inşallah bir şey olmaz” dedi ama iki gün sonra camızlardan biri hastalandı. Yattığı yerden kalkamıyordu. Bir taraftan düğün telaşı bir taraftan camızın hastalığı birbirine karıştı. Eniştem Vedat Manacıoğlu veterinerdi iğneler yaptı ama nafile. Dayıma dedim ki “hayvan ahırda kaldı güneşe çıkarsak bir faydası olur mu?” “Bilemem ama hadi bir deneyelim dedi.“ Ben başından kaldırayım sende yukarı doğru kuyruğuna asıl dedi. İlk denememiz başarısız oldu. İkincide biraz daha kuvvet sarf ettik. Ben var gücümle kuyruğunu yukarı çektim hayvan güç bela ağaya kalktı ama bacakları titriyor. Yardım edeyim diye arkasından itekliyorum. Ahırın kapısına gelmiştik ki ishal olan havyan içinde ne var ne yok üstüme fışkırttı. Elim yüzüm, üstüm başım şıpır şıpır damlıyor. Su getirin diye bağırdım. Halimi görenler hem çok güldüler hem de suyu yetiştirdiler. Camız güneşe çıktı ve oraya çöktü. Bir daha da kalkamadı, geceyi orada geçirdi.

Ertesi gün kasap geldi kesti. Etler sıyrılınca koca camızın kemikleri Dinazor iskeleti gibi birkaç gün orada kaldı. Mahalledeki küçük çocuklara seyir oldu. Bu olaya en çok üzülen yengem Gonca Hanım oldu. Anneanneme “şimdi millet, gelinin ayağı uğursuz geldi. Camızın ölümü bu yüzden oldu diyecekler.” demiş. Anneannem de “ o nasıl söz, bu işin kabahati bizde, ahırın kapısı açık kalmış, o da bilerek yapılan bir şey değil, o hayvanında ömrü bu kadarmış, Allah başka üzüntü vermesin” diyerek onu teselli etmiş. Eski büyükler böyleydi. Düğün bitti Ankara’dan gelen akrabalar gittiler. Her şey eski halini aldı. Bizde evimize yeni bir can geldi diye sevindik. Ama Davul zurna zılgıtının acısı her daim içimizde kaldı.

29.03.2014

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ÇAPANOĞULLARI HADİSESİ BİR İSYANMIDIR? - 1 -
Yorumunuz sevgili a.kadir bey yerköy derebağı köylüyüm.tel.0 535 967 57 11.yozgat günleri ankara da Siyami YOZGAT ın yazdığı USAT romanı hakkında düşüncelerinizi rica ediyorum.okudum.şu sira tekrar okuyorum.selamlar
Ünal dursun -- 07.12.2018 23:57
NE ÇORBAYMIŞ BE!
Değerli dostum,
Çorba hakikaten yediden yetmişe herkes için çok değerli bir yiyecek. Teşekkür ediyorum. Bizim Köyden İnsan Manzaraları-1’i okumuşsunuz. Yorumlamışsınız. Varlığınız daim ola.
Kısacık bir ekleme yapmak isterim yine “çorba”ya dair. Bizim gibi çorba severin biri az kalsın yuvasını bozuyormuş. Bu çorba yüzünden canım. Şöyle olmuş: Adam eşinden her gün çorba istiyor. Çorbasız sofraya oturmuyor. Bir gün böyle, beş gün böyle… Kadıncağız usanmış. Bir gün tasını tarağını toplamış. Demiş ki kocasına:
-Ben anneme gidiyorum. Ne halin varsa gör!
Adam mutfak işinden pek anlamıyor. Yalvarır bir sesle:
-Hanım, çorba pişir de öyle git bari, deyip boynunu bükmüş. Kadıncağız hanımlığını yapmış. Annesine gitmekten vaz geçmiş.
İşte böyle aziz dostum. Selam ve saygıyla.
Mustafa Topaloğlu -- 07.12.2018 23:48
BİZ NELER GÖRDÜK
Sayın M. Kılıcaslan, lütfen capanoglukadir@yahoo.com.tr adresimden mail göndererek ya da Yozgat Gazetesinden telefonumu alarak bana ulaşınız. Selamlar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 30.11.2018 10:45
Bir yiğit beyzade, Çapanoğlu Halit bey
Merhaba , bende Çapanoğlu torunuyum ama tam hikayeyi bilmiyorum, Babannem zamanında bahsederdi bir süredir aklını yitirmişti ama geçmişi iyi hatırlıyor ara ara diyordu oda yeni rahmetli oldu 76 yaşında, bildiğim kadarıyla arap seyfi alaca köyündendi babası Mehmet Celal Çapanoğluymuş annesi İkbal Arslan çerkes kızıydı. Abisi de vardı Aydın oda vefaat etti genç yaşt pek bilmiyorum. Babası genç yaşta aklını kaybetmiş at çiftlikleri felan varmış zamanında birşeyler olmuş almışlar ellerinden , babasının mezarını bilmiyordu. Sadece İstanbul da vefaat etti kimsesizler mezarlığına gömülmüş sanırım. Dediğim gibi yarım yamalak bir hikaye yeni toprağa verdik üzgünüz ve merak ediyorum belki bir bileni vardır. Hayatı kısa sürede olsa yozgatta devam etmiş dayısı komsermiş babası vefaat edince yozgata dönmüşler bir köy adı veriyordu ama unuttum orada dayısı komsermiş karakolun karşısındaki evde kalırlarmış Çerkes kızı dediğim ikbal annem de bildiğim kadarıyla ceritmiş. Celal dedemin tek bir resmi mevcut ama dediğim gibi bilgiler yarım belki bir bilen vardır.
M.Kılıçaslan -- 28.11.2018 20:28
BİZ NELER GÖRDÜK
Bu yazını, en iyi üniversitelerin malzeme ve metalurji mühendisliği mezunu çocuklar bile yazamaz Ağabey, kutlarım seni, de niye mühendis olmamışsın ki
Bülent cerit -- 24.11.2018 15:19
BİZ NELER GÖRDÜK
Sayın Çapanoğlu,
Harika bir biçimde tasvir ettiğiniz bu kapkacak macerasını ben de aynen sizin gibi yaşayanlardanım, çünkü aynı nesil ve yaklaşık aynı çevredeniz..Rahmetli annem gözümün önünde canlandı mutfakta çalışırken. Zavallı memleketim! Geri kalmışlığın bedelini bizler ödüyoruz. Kullandığımız bu nesnelerin bıraktığı arızalar yaşlılık döneminde uzun yılların içinden geçerek bizlere yansıyor. Allah bizden sonrakilere acısın diyorum. Onlar bizim nesilden daha şanssız. Gerek dünya, gerek memleketimiz ölçeğinde.
Selam ve saygılar,
A. YAŞAR OCAK -- 23.11.2018 10:42
BİZ NELER GÖRDÜK
Teşekkür ederim bu kadar güzel eski-yeni günler anlatılmaz.bizim evde de bakır tencere vardı.çok iyi hatırlıyorum.elinize ve kaleminize sağlık.

ARTO KAZANCIOĞLU -- 23.11.2018 10:40
BİZ NELER GÖRDÜK

Yüreğine sağlık. Sıcacık bir yazı. Hep birlikte yasadığımız dönemler. Çok teşekkürler.
Güner Türkoğlu Gökay -- 23.11.2018 10:39
BİZ NELER GÖRDÜK
SEVGİLİ ABDÜLKADİR BEY,
ÇOK GÜZEL TARİHİ BİR YAZI OLMUŞ, ELİNİZE SAĞLIK, İLERDEKİ KUŞAKLARIN VE TARİHÇİLERİN YARARLANABİLECEĞİ BELGE NİTELİĞİNDE GERÇEKTEN.
SEVGİLER....SELAMLAR...
Selçuktayfun Ok -- 23.11.2018 10:38
SAYIN BEKİR BOZDAĞ’IN YOZGAT ZİYARETİ
Yorumunuz Sayın hocam çok güzel yazmışsınız fazlalığı var eksikliği yok yozgat var yozgatlı yok garip sahipsiz şehir tıpkı benim gibi öksüz garip tarihe bakarsak Cumhuriyet döneminde yapılan ortada cakili bir çivi yok bir bira fabrikası var olmaz olsun o bira fabrikası biz böyle iyiyiz.... sizi yeni tanıdım atalarimizin gurur duyduğumuz sahiplendigimiz Çapanogullarindan yozgat da bizim Capanogullarida bizim dediğimiz ismini namini duydugumuzda titredigimiz kendimize gelip heybetlendigimiz dedelerimiz özümüz canimiz....yazmaya devam edelim ama 1923 den bugüne kadar saygılarımla
Mustafa Aydın Turan -- 20.11.2018 09:05
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00