BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 24.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
202
Dün
:
4601
Toplam
:
13189563
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
YOZGAT’TA BİR DÜĞÜN HİKÂYESİ
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Yozgat lehçemizin gerçek duayeni değerli dost Rıfat Çakır Kardeşimin “Godek Satılmış’ın Düğünü” başlıklı muhteşem yazısını okuyunca dayımın düğünü geldi aklıma. Çocukluğumuzun Yozgat’ında düğünler günlerce sürerdi. Şehir o kadar sessizdi ki bir sabah uzaktan davul sesi duyduğunuzda bilirdiniz ki şehrin öbür ucunda düğün var. Hele düğün sahibi iki davulcu da tutmuşsa vuruşları daha bir ahenkle gelirdi kulağımıza. Onun için demişler “davulun sesi uzaktan hoş gelir” diye. Davulun sesi duyulunca bitişik komşu hanımların bahçe duvarı üzerinden meraklı sohbetleri de başlardı.

1960 yılının Ağustos ayında 8 gün süren bir düğünle dünya evine girmişti dayım Yaşar Cerit. Rahmetli Dedem Ceritzade Şükrü Efendi, evlatlarının en küçüğü ve tek erkek çocuğu olduğundan mıdır gurbetteki tüm akrabalara davetiye göndermişti. Gelin Hanım, akrabamız olan emekli öğretmen Hacı Adil Olgun’un en küçük kızı Gonca Hanım idi. Yozgat’ta son akraba düğünü olduğundan bir daha böyle bir düğün göremeyeceklerini bilen Ankara’daki akrabaların müsait olanları çoluk çocuk gelmişlerdi. Eski Yozgat’ın güzel bir âdeti vardı. Gelen misafirler konu komşu akrabaların evlerinde misafir edilirdi. Dayımın düğününde de öyle oldu. Bunların içinde, evleri tam karşımıza gelen meşhur emekli öğretmen rahmetli Mücteba bey ve eşi Nadide hanım da hem iki aileyi misafir ederek hem de günlük koşuşturma içinde bizim aile kadar yorulmuşlardı.

Kahvaltı dâhil üç öğün yemek bizim evde yenildiğinden merak edip saymıştım her öğünde 79 kişi idik. Zaten sade ev halkı 14 kişi idi. Dedem her gün bir koç kestirdi. Düğünden hatırımda kalan üç anımı sizlerle paylaşmak istedim. Gündüz Kırıksoku’lu abdallar davul zurna çalarlar, hatırlı bir misafir gelirken köçek denilen 13-15 yaş civarında entari giymiş erkek çocukları da parmaklarında ziller ile oynayarak onları karşılardı. Geceleri de ince saz ekibi çalardı. İnce saz ekibi toplasan iki elin parmakları kadardı zaten ve iki ekip idi. Kemancı Mezeliğin İsmail ağa, Defçi Sabri ve annesi Dilki’nin Emine, Ermeni Cümbüşçü Nubar, Udcu Rıza, Kemancı Hıdır, Defçi kör Emet’i ve oğlu Feyyaz’ı, unutmayalım. Beyler, bahçede yer içer aşka gelince kalkar oynarlar, hanımlar ve genç kızlarda evde halay çeker çiftetelli oynarlardı. Bu kadar insan nereye sığdı derseniz. İstanbul’a göçerken dedem, evde tadilat yapıp kiraya vermek istedi. Bu tadilat neticesi dedemin evi 5 ayrı ev olmuştu. Sofa dediğimiz bölümde ben ve kardeşim büyük bir orta masasının etrafında yine en büyük boy bir bisikletle dolaşabilirdik.

Neyse biz dönelim gece eğlencesine. Beyler içki de içtiklerinden istiyorlar ki ince saz onların yanında daha uzun süre kalsın. Hanımlar istiyorlar ki onlara çalsın. Davulcular akşam olunca davullarını ve zurnalarını bir odaya bırakıp gidiyorlardı. Aklıma geldi, kardeşime dedim ki ben zurna çalsam sende davul çalar mısın? Çalarım deyince anneme sorduk ister misiniz diye. O da isteriz tabi deyince zurnayı aldım kamışını tükürüğümle güzelce ıslattım ve başladım çalmaya. Şimdi hatırlamıyorum bir oyun havasını sonuna kadar çaldım hanımların pek hoşuna gitti bir güzel oynadılar. İçkinin, yanlarında çalıp söyleyen ince sazın ve sohbetin tesiri ile önce farkına varamayan rahmetli babam, zurna sesinin farkına varınca yanındakilere abdallar mı geldi diye sormuş. Yok, Abdulkadir ve Haluk çalıyorlar deyince, bir hışımla gelip “oğlum siz abdal mısınız” diye bizi azarlamaz mı? Kardeşimde bende hanım misafirlerin önünde donduk kaldık. Süklüm püklüm davulu ve zurnayı yerine koyduk. Hanımların eğlencesi de yarım kaldı. Yıllar sonra İstanbul’a taşındığımızda Yozgat türkülerinin bazılarını TRT repertuarına kazandıran Akdağmadenili Fahri Akbilek ağabeyimin “gel seni Nida ile tanıştırayım onun Aksaray musiki cemiyetine devam et” önerisi de ailenin “çalgıcı mı olacaksınız, önce tahsilinizi tamamlayın” tepkisi ile amatörlükte kaldı. Hâlbuki ben bağlama, kaval, darbuka kardeşimde bağlama ve gitar çalardık.

İkinci olay; Dayımın Ankara’dan getirdiği çok güzel ve aynı cinsten biri dişi öbürü erkek bir çift köpeği vardı. Düğün gecesi onların yemeklerini vermek için aradığımızda bulamadık. Evin içini bahçeleri aradık köpekler yok. Ertesi gün yine aradık. Sonunda karar verildi köpekleri bu kargaşa arasında mahallenin çocukları çaldılar. Bu sefer Komşumuz Hanım Ayşe’nin oğlu arkadaşımız rahmetli Fatih Niğdelioğlu ile birlikte rastladığımız çocuklara, kadınlara böyle bir çift köpek gördünüz mü diye Şeker Pınara kadar sora sora gittik geldik. Gören bilen çıkmadı ama biz köpeklerin çalındığından eminiz. Dayım çok üzüldü ama misafirlere de belli etmek de istemedi. İki gün sonra teyzemin karyolasının altından bir şey almak için örtüyü kaldırdığımızda zavallıları oraya büzülmüş olarak görmezmiyiz? Hayvanlar hem davulun sesinden hem de kalabalıktan korkup oraya saklanmışlar. Kaybolduklarına ne kadar üzüldüysek bu hallerine de daha fazla üzüldük. Dayım dakikalarca kucağından indirmedi öpüp kokladı.

Bu olayın üstüne başka bir üzüntü geldi. Arka bahçedeki ahırın iki kapısı vardı. Biri bahçeye diğeri arka örene (boş arsa)açılıyordu. Nasıl olduysa her iki kapıda aralık kalmış. Anneannem farkına varınca hayıflandı “camızlar cereyana gelmez inşallah bir şey olmaz” dedi ama iki gün sonra camızlardan biri hastalandı. Yattığı yerden kalkamıyordu. Bir taraftan düğün telaşı bir taraftan camızın hastalığı birbirine karıştı. Eniştem Vedat Manacıoğlu veterinerdi iğneler yaptı ama nafile. Dayıma dedim ki “hayvan ahırda kaldı güneşe çıkarsak bir faydası olur mu?” “Bilemem ama hadi bir deneyelim dedi.“ Ben başından kaldırayım sende yukarı doğru kuyruğuna asıl dedi. İlk denememiz başarısız oldu. İkincide biraz daha kuvvet sarf ettik. Ben var gücümle kuyruğunu yukarı çektim hayvan güç bela ağaya kalktı ama bacakları titriyor. Yardım edeyim diye arkasından itekliyorum. Ahırın kapısına gelmiştik ki ishal olan havyan içinde ne var ne yok üstüme fışkırttı. Elim yüzüm, üstüm başım şıpır şıpır damlıyor. Su getirin diye bağırdım. Halimi görenler hem çok güldüler hem de suyu yetiştirdiler. Camız güneşe çıktı ve oraya çöktü. Bir daha da kalkamadı, geceyi orada geçirdi.

Ertesi gün kasap geldi kesti. Etler sıyrılınca koca camızın kemikleri Dinazor iskeleti gibi birkaç gün orada kaldı. Mahalledeki küçük çocuklara seyir oldu. Bu olaya en çok üzülen yengem Gonca Hanım oldu. Anneanneme “şimdi millet, gelinin ayağı uğursuz geldi. Camızın ölümü bu yüzden oldu diyecekler.” demiş. Anneannem de “ o nasıl söz, bu işin kabahati bizde, ahırın kapısı açık kalmış, o da bilerek yapılan bir şey değil, o hayvanında ömrü bu kadarmış, Allah başka üzüntü vermesin” diyerek onu teselli etmiş. Eski büyükler böyleydi. Düğün bitti Ankara’dan gelen akrabalar gittiler. Her şey eski halini aldı. Bizde evimize yeni bir can geldi diye sevindik. Ama Davul zurna zılgıtının acısı her daim içimizde kaldı.

29.03.2014

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu,
Pazardan pazara yazınızı üzülerek okudum. Meyve sebze pazarı ile süt yoğurt peynir pazarının birbirinden uzakta olmasının sebebini anlayamadım. Şehirlerin pazarlarında hepsi aynı pazarın içinde ama kendilerine ayrılan yerlerde olurlar. Bu pazarlarda o kadar çok çeşit var ki mutfak eşyası satanlar, giysi satanlar, güneş gözlüğü satanlar, iç çamaşırı satanlar, ayakkabı satanlar vs. Yozgat pazarında ise bunlar değil köylünün getirdiği ve kendi ürettiği ürünleri kolayca pazarlayabilmesi isteniyor. Umarın Belediye Başkanlığı ve Valilik buna göre tedbir alırlar. Bu araştırma yazınız için sizi kutluyorum. Saygılarımla
SUDE ÖZTÜRK -- 23.11.2017 12:44
PAZARDAN PAZARA
Bu yazanlar doğru ve Yozgat gerçekten bu hale geldiyse Yozgat bitmiş demektir. Alıcının satıcının köylüsüyle kentlisiyle tüm ahalinin pazardan ihtiyaçlarını karşılayabileceği pazar yeri yapılamıyorsa boş yere organize sanayi yapmaktan, sanayileşmekten, tarımı güçlendirmekten bahsetmesin kimse yazık çok yazık. Oysa istimlak edilip güzel bir haftA alık pazar yeri yapılsa alıcı da satıcı da yaşadığı bu sıkıntıdan kurtulur.
RIZA KAYACAN -- 22.11.2017 15:27
PAZARDAN PAZARA
Yazınızı Yozgat Ziraat Odası Başkanı, Damızlık Büyükbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Kücükkbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Ticaret Odası Başkanı ve Yozgat Belediyesinden okuyan oldu mu çok merak ediyorum. Yozgatta salı günleri süt yoğrurt almak, yerli sebze meyve almak için ayrı ayrı pazar yerleri canımıza tak etti. Nerde bu köylünün ziraat odası başkanı niye sahip çıkmıyor Yozgat köylüsüne,alıcıyıda düşünen yok satıcıyıda
Ahmet Bulut -- 21.11.2017 13:20
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; Eskiden tüm ahali, köylü kentli bir birini tanırdı. Babam Rahmetli, ilçe köylerinde yaşayan insanların, kim kimle akraba onların bile seceresini bilirdi. Elbette ki, alış veriş, yol arkadaşlığı, borç alma gibi durumlar insanları bir birine yaklaştırıyor kaynaştırıyordu. Eski hayatlar zor, meşekkatli fakat bir o kadar da neşeli, mutlu, paylaşımcı yaşanırmış. Şimdi bankalar borç urganını insanların boynuna geçiriyor. Kimse kimseyi göremiyor.

Yine ince iğneyle kuyu kazıp, geleceğe miras hazırlamışsınız.

Saygı ve hürmetlerimle Selamlar
Kadriye ŞAHİN -- 20.11.2017 22:26
PAZARDAN PAZARA
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yazınızı ilgiyle okudum. Şöyle çocukluk günlerine döndüm bir an. Babamla o salı pazarlarında alışveriş ettiğim günler geldi aklıma. Her şeyin en doğalını ilk elden alıp yerdik. Hiç unutmam, üzümü kasayla alırdık köylülerden. Canlı tavuk, yağ, yoğurt, şimdi arayıp da bulamadığımız organik yumurtalar, daha neler neler...
Ne kaldı ki geçmişin o güzelliklerinden?... O birbirinden bağımsız, bahçeli evler yok oldu. Güzelim "Bademlik" yok oldu. Çamlık o eski özgün havasını yitirdi. O nostaljik faytonlar ortadan kalktı. O eski komşulukların yerinde yeller esiyor şimdi. Kısacası geçmişin tüm güzellikleri silindi belleklerimizden.
Deşme yaramı be kardeşim, deşme! İnan ki gözlerim yaşarıyor o çocukluk günlerimi anımsarken. Ah nerede o eski günler?...
Muhsin Köktürk -- 20.11.2017 21:47
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00