BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
221
Dün
:
4601
Toplam
:
13178916
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
BİR 18 MART YAZISI
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Tarih 18 Mart 1963. Pazartesi gecesi, Çanakkale de istiklal İlkokulu’nun oldukça büyük müsamere salonundayız. 18 Mart Çanakkale zaferimizi kutluyoruz.. Çanakkale Lisesinde kurduğum 40 kişilik halk türküleri korosu ile Çanakkale ve kahramanlık türküleri çalıyoruz, söylüyoruz. Ben, kardeşim Haluk Çapanoğlu, kadim arkadaşım rahmetli Erdoğan Sezgin ve Nurhan Bora kardeşlerim bağlama çalıyoruz, Ahmet Yurdatap kardeşim darbuka ile bize eşlik ediyor. Arkadaşım Rıza Nur Yücel’i maestro yaptık koroyu idare ediyor.

Bizim programımız bittikten sonra Çanakkale Milletvekili ve Maliye Bakanı Osman Şefik İnan Beyefendi sahneye çıktı, tam iki saat konuşma yaptı. Mecliste de 7 saat ile rekor kendisindeymiş. Konuşması uzayınca salonda bulunan halkın canı sıkılmaya başladı. Konuşmasına devam etmek için yakın gözlüğünü takıp önündeki kâğıda her baktığında izleyicilerden aaa! Sesleri yükselmeye başladı. Bu sesleri duydu mu duymadı mı bilmiyorum nihayet konuşmasını bitirdi. Sıra kısa oyunumuza geldi.

Oyunun bir sahnesinde yerde oturmuş vaziyette bir köylü kadını (Yücel kardeşim) kucağındaki yaralı oğluna bakarak uğunuyor. Yerde de şehit olmuş birkaç Türk askeri var. Hiç unutmam anasının kucağında yatan yaralı asker sınıf arkadaşım Hüseyin Daldal idi. O zamanlar ufacık tefecik, saçlarında da hafiften beyazlıklar olduğundan ihtiyar adam derdik. Yıllar sonra birden öyle bir boylandı heybetlendiki değme pehlivanlardan daha gösterişli oldu. Yerde yatan ölü askerlerden birisi yine 50 yıllık kadim sınıf arkadaşım rahmeti Erdoğan Sezgin. Bu sahneye Yunan askerleri girecekler, tam onlar girerken de bir zamanlar TRT nin ünlü spikeri Erkan Oyal kardeşim (1968 – 1982 TRT Haber Merkezi) Türk askeri olarak sahneye girecek ve Yunan askerlerini öldürecek. ( Tesadüfe bakınız ki, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Ecevit'in açıklamalarından sonra ilk şehit düşen erlerin haberini veren spiker de Erkan Oyal olmuştu)

Sahne etkili olsun diye Erdoğan’ın ağabeyi kardeşim Tunay Sezgin’in ( Bkz. önceki yazımlarımdaki bizim imam) av tüfeği ile ben ateş edeceğim. Bir gece önce Tunay gazete okurken Erdoğan 4 adet fişek hazırlıyor. Fişekleri hazırlarken Tunay’a soruyor “bu kadar barut yeter mi” diye. Oda fazla ses çıkarsın diye gazeteden başını kaldırmadan “biraz daha koy” diyor. Çift tapalı 4 adet fişeği Erdoğan bana verdi, ikisini namluya sürdüm, ikisini de yedek olarak gömleğimin göğüs cebine koydum. Ben sahneyi tam bilmediğim için sahneyi hazırlayan edebiyat öğretmenimiz Süheyla Özbek Hanımefendi’ye “hocam siz işaret verince ben tüfeği patlatayım” dedim. O da “Erkan sahneye girerken yapacaksın” dedi.
Ben hazır bekliyorum, Erkan’a gir deyince ben iki el ateş ettim. Kapalı salonda öyle bir ses çıktı ki sanki top patladı. Namlunun ucundan alev ve duman fışkırdığını gördüm, kulaklarım uğuldadı. Seyircilerden çığlık atanlar oldu salon karıştı. Bu karışıklıkta Erkan sahneye girmeyi unuttu. Arkasından itiverdiler. Erkan’ın girişi geç olunca ben ikinci fişekleri koyuyordum ki Süheyla Hocam bir şey söylemeden sadece koluma yapıştı. Baktım sapsarı olmuş. Bu sahneler bitip ortalık sükûnete erince yine bana sıra geldi. Fıkralar anlatacak taklitler yapacaktım.

Motorlu araçların daha her şehirde olmadığı bir dönemde İstanbul’a gelen doğulu bir vatandaşımız, İstanbul nasıl diye soran hemşerilerine, gördüğü marş yerine önden çevrilen kol demiriyle çalışan kamyonu şöyle tarif ediyordu;

“Valla gardaşım gettim İstanbul’a çalıştım çalıştım bir yıgiin parettim. (bir yığın para kazanmış)
Ne ki makine gordüm, önündeki ağri demir dönende kıçından pır pır gaz attiri.

Soyka tekerler tozu dumana gattıri. Öyle gorktum ki kaçtım kaçtım geldim”….. Diye başladım anlatmaya.

Ben bunu kendi şivesi ile anlatınca en önde oturan Lise müdürümüz Kenan Pakel Hocamızın eşi birden gülme krizine girdi. Gülmesi bir türlü bitmiyor, öyle ki yüzü morarmaya başladı. Kenan Bey’de telaşlandı. Bende korktum. Devam etsem mi etmesem mi öylece kaldım. Arka tarafta oturanlar ne olduğunu bilmedikleri için bana bakıyorlar bende boş boş onlara bakıyorum. Neyse kriz geçti hepimiz rahatladık. Sonraki günlerde aklıma geldikçe düşündüm, hocamız neden kendine hâkim olamadı bu kadar güldü diye. Tüfekten çıkan o müthiş sesin yarattığı korku ve heyecan geçmeden ben böyle komik bir taklit yapınca herhalde sinirleri boşaldı dedim.

Neyse uzatmayım, gecemiz bitti misafirler bizlere teşekkür edip dağılmaya başladılar. Süheyla Hocam bana, “iki patlama yetmezmiş gibi baktım cebinden öbürlerini çıkarıyorsun, kulaklarım tıkandığındanımdır o heyecanla ancak kolunu tutabildim” dedi. Sahneden inen başı sargılı ve kırmızı mürekkep boyalı Erdoğan bana, “ne biçim patladı be, yattığım yerde sıçradım valla” diye marifetini gülerek anlatırken, ilkokulun müdürü ile bizim mürdümüz Kenan Bey’in sohbetine şahit oldum. Şöyle diyordu ilkokulun müdürü; “Kenan Bey’ciğim sandalyeler yetmeyince müstahdemi çağırıp bodrumdan başka sandalyeler getirmesini isteyecektim. Müstahdemi çağırmak için parmağımı tam zil butonuna koymuştum ki patlama ile aklım başımdan gitti, zil patladı sandım, ödüm koptu.”

Ertesi günü tarih dersinde hocamız rahmetli Sabahattin Bey (Maalesef soyadını anımsayamadım) sözlü imtihan yapmak istedi ve not defterinden bir numara okudu, 777. Benim numaramdı. Şaşkın bir vaziyette ayağa kalktım çalışmamıştım ki. Hocam beni görünce “ha sen dün gece müsameredeydin, otur” dedi. Tesadüf bu ya sonraki numara Ahmet’in numarası idi. O da ayağa kalkınca ona da “ha sende oradaydın otur” dedikten sonra sınıfa dönerek, “çocuklar arkadaşlarınız dün gece bize muhteşem bir gece yaşattılar, milli hislerim galeyana geldi” dedi ve gece ile ilgili epey bir şeyler anlattı. Sonra imtihana devam etmek için birkaç numara okudu. Onlar da orada olmadıkları halde “hocam bizde korodaydık” demezler mi. Önce kısa bir şaşkınlık geçirdi sonra “anladım bütün sınıf oradaymış” diyerek tecahül-i arif yapıp (*) ( bilip de bilmezlikten gelme) sözlü imtihandan vazgeçti. İşte bizim 18 Mart Çanakkale zaferini anmamız böyle olmuştu. Geçmiş zaman odur ki hayali cihana değer.

(*) Tecahül-i arif sanatını Tarih Hocamız rahmetli Sabahattin Bey’den öğrenmiştik. Şöyle ki; Baybo lakaplı Atilla ismindeki arkadaşımız bir gün ilk derse geç kalmış, müdür muavininden derse giriş izin kâğıdı alarak sınıfa girmişti. Tarih dersimizde Sabahattin Bey sınıfa girip yoklama defterini imzalarken Atilla’ya seslenerek “senin evrakın nerede” diye sordu. O da oturduğu sıradan ayağa kalkarak masa üzerindeki yoklama defterini gösterip “onun içinde hocam” dedi. Sabahattin Bey defteri açıp baktı sonra “gel buraya göster nerede” dedi. Atilla kürsüye gitti izin kâğıdını gösterdi. Sabahattin Bey kızdı “Bana tecahül-i arif yapma, ben sana imtihanı-ı evrakiye’ni soruyorum” ( Yazılı imtihan kâğıdı) dedi. Atilla, “bilmiyorum hocam ben size vermiştim” deyince Sabahattin Bey “ Hadi ordan, hadi ordan” diyerek onu azarladı. Dersten sonra Atilla’ya sordum hoca ne demek istedi diye de “ imtihandan çıkarken yazlı kâğıdımı cebime koyup çıkmıştım onu soruyor” diye cevap verdi.

22.03.2014

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00