BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.02.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
188
Dün
:
5063
Toplam
:
13451169
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
HOKKA, DİVİT, KAMIŞKALEM, KALEMTRAŞ, MAKTA, PEŞTEMALCIYAN AİLESİ VE CELİ SÜLÜS LEVHA
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Çocukluğumuzda uçları çok sık kırılan kurşun kalemlerimiz ve şimdikilerin yanında çok kalitesiz boya kalemlerimiz vardı. Küçük büyük hepimiz yazmada, çizmede, boyamada bunları kullanırdık. Birde sabit kalem veya kopya kalem diye anılan kalemler vardı ki, yazısı kurşun kalem gibiydi ama silgi ile silinemezdi. Hafif ıslatılınca da mor bir renk alırdı. Bunlar genelde devlet dairelerinde, bankalarda resmi evraklarda kullanılırdı, yazı silinip değiştirilmesin diye. Kurşun kalemlerimiz artık küçücük parmaklarımızla tutamayacak kadar küçülünce o zamanda içi boru gibi oyulmuş tahta kalemliklere takar öyle kullanırdık. İsraf hem çok ayıp hem de çok günah sayılırdı. Özel çizgili defterlere güzel yazı yazmak için kullandığımız, içine mürekkep konan hokkalarımız ve ucuna değişik kalınlıklarda çelik uçlar taktığımız divitlerimiz de vardı. Yıllar sonra kırtasiyeci dükkânlarında adına tükenmezkalem dedikleri kalemleri gördük. Alıp kullanamadık çünkü okulda bu kalemleri kullanmamız yasaktı.

Sonraki yıllarda kurşun kalemler sadece okullarda kaldı her yerde her işte bu tükenmez kalemler kullanılmaya başladı. Yalnızca muhasebe kayıtları, yasal defterler ile sevgililere yazılan mektuplar dolma kalemleri ile yazıldı. Yani her yere giren tükenmezler avam, dolma kalemler ise aristokrat oldu. Aristokrat sayılsalar da markaları ve parasal değerleri ile aralarında sınıf farkları da oldu tabi. Hatta bu dolma kalemler, markaları, altın kaplama kapakları ve altın uçları ile onu kullanan insanlar arasında bile ayırım yarattılar. Sözü burada bırakıp biz şöyle daha eskilere doğru yola çıkalım.

Evet, Hokka diye bir yazı aleti vardı. İçine mürekkep konan ağzı kapaklı küçük kutucuklardı. Ağzı kapaklı olması mürekkebin dökülmemesi için değil havada uçan toz zerreciklerinin mürekkebe karışmaması içindi. Kalem yerine kamış divitler kullanıldığından divitin ucuna yapışan toz zerreleri, yazının güzelliğini bozardı. Yazı kalemi olarak tüylerde kullanılmıştır ama bizim konumuz o değil. Hokkaların çok çeşitleri vardı. Madeni olanların altın veya gümüşten kapakları olurdu. Cam ve seramikten hatta fildişinden olanları bile vardı. Gül suyu serpmek için kullanılan Gülabdanların boğazı kesilerek dip tarafları da hokka olarak kullanılırdı. Yazı Hokkasının içine Lika denilen saf ipekten bir tutam, iyice yıkanıp konur mürekkep buna emdirilirdi. Lika mürekkebi sünger gibi emer hem dökülmesini hem de mürekkebin kamış kalemin ucunda damla şeklinde birikmesini önlerdi. Hattatlar, kamış kalemi bu lika’ya yeteri kadar bular yazmaya devam ederdi. Hattatların yetiştirmeye çalıştıkları talebeleri, hokkayı saygı ile ellerinde tutarak hocasına yardımcı olurdu. Sultan Beyazıt’ ta hocası Hafız Osman’ın hokkasını tutmuş, yazının güzelliği karşısında kendini tutamayarak “Bundan sonra artık bir Hafız Osman yetişmez” deyivermiş. O da bakın nasıl cevap vermiş. “Hocası yazarken, Efendimiz gibi hokkasını tutan padişahlar oldukça, daha çok Hafız Osmanlar yetişir Hünkârım.”

Mürekkebin çabuk kuruması için bazen üzerine “rıh” denilen bir kum dökülürdü. Bu kumun içine konduğu kaba da “rıhdan” denirdi. Bazı yazılara Viyana’dan gelen yaldız kırpıntısı gibi adına “Beç Rıhı” denilen tozlar mürekkep kurumadan dökülür, kuruduktan sonra kalanlar tekrar kullanılmak üzere toplanırdı. Bu tozlar da yazıya ayrı bir güzellik katardı.

Kamış kalemler, Irak’ta Dicle nehrinin kenarında veya İran’da Hazar gölünün kıyılarında yetişen kamışlardan yapılırdı. Bu kamışlar ya güneşte ya da gübre içinde kurutulurdu. Bu kuruma işine “kemale ermek” denirdi. Gübre içinde kurutulurken üzerine değişik şekiller de iplik sarılırsa çok güzel desenler elde edilirdi. Kalem hazırlanırken kamışın içinde kendiliğinden oluşan iplikçikler çekilerek içinden çıkarılırdı. Kamış kalemler ucu açılıp da yazmaya başlayınca kâğıda sürtünmekten dolayı ucu bozulur tekrar açılması gerekirdi. Yazıların kalınlığına göre uç ince veya kalın açılırdı. Daha kalın yazılar için de daha kalın kamışlar kullanılırdı. Kamış kalınlığından daha geniş yazılar yazılacaksa o zamanda tahtadan yapılan tahta kalemler kullanılırdı. Kalemler açıla açıla kullanılmayacak kadar küçülürse saygıdan dolayı ya yüksek bir dama fırlatılır ya da ayakaltı olmayan bir yere gömülürdü. Hatta ömürleri boyunca açtıkları kalemlerin yongalarını biriktirip öldüklerinde yıkanmaları için hazırlanan gasil abdesti suyunun bu yongalarla ısıtılmasını vasiyet eden hattatlar bile vardı.

Kurşun ve boya kalemlerimiz için bu gün çok değişik kalemtıraşlar kullanıyoruz. Albenisi olan rengârenk ve değişik şekillerde olanlardan tutunda elektrikle çalışan modellerine kadar çok değişik kalemtıraşlar var. Kamış kalemlerin kalemtıraşları da çok çeşitli idi. Bunlar bugün evlerimizde kullandığımız bıçaklara benzerdi. Sapları ağız kısmının iki katı uzunluğunda olur, keskin ağızları su verilmiş sert çelikten yapılır, şekillerine göre “Hattati, Kâtibi, Söğüt yaprağı, Cam kırığı, Servi” gibi adlarla anılırdı. Sap kısmı, Kemik, Fildişi, Abanoz, Mercan, Pelesenk, Ünnap, Ödağacı, Bağa, Boynuz, Yeşim, Som, Şimal, Hacı Maksut taşı, Demirhindi, Çelik veya Altın kakmalı çelikten olurdu. Kalemtıraşçılıkta ayrı bir sanattı ve her birinin ayrı bir maddi değeri vardı. Kalemtıraşı yapan usta bıçağın bir yüzüne toplu iğne başı kadar büyüklükte kendi mührünü basardı.

Kamış Kalemin ağzını açmak için üzerine konulduğu alete de “Makta” denirdi. Maktalar 2-3 cm. eninde,10-20 cm. uzunluğunda ve 2-3mm. Kalınlığında kemik veya fildişinden yapılmış küçük cetvel gibi bir şeydi. Kalemin ucu, cam veya benzeri sert bir materyalin üzerinde açılırsa, kalemtıraşın ağzı zarar görürdü. Bu yüzden daha yumuşak bir materyal daha kullanışlı olurdu. Maktanın üzerinde kamış kalemin genişliği kadar bir yiv açılmış olurdu. Maktalarda süslenmeye müsait aletlerdi. Bazılarında öyle bir sanat vardı ki üzerlerinde kalem düzeltmeye kıyılamazdı. Bu sanat eserlerinin üzerinde de sanatkârın imzası olurdu. Güzel yazı yazmak bir sanattı ve zahmetli bir iş idi. Hattatlık ve Hat sanatı ayrı bir kabiliyetti. Yazımızı Hat sanatı ile ilgili yaşanmış hikâye ile bitirelim.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermenilerden Doktor Peştemalcıyan, ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya'ya göç edip Berlin'de bir halı ve kilim mağazası açar. Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan işleri oğlu Aram Peştemalcıyan'a bırakmıştır. Ama savaş zorlu günleri de beraberinde getirir ve her gecen gün bir öncekini aratır hale gelir. Savaş bütün hızıyla sürerken 1943'un sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuş, daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştır. Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte'ye, Nisan başında ise Viyana'ya girerek Berlin’e doğru ilerlerler ve 25 Nisan'da Berlin'i kuşatırlar. Ruslar artık Berlin’dedir. Yağma ve talan Almanya’da sıradan bir iştir. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asil mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktır. Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlar. Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktır.

Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla çoktan gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uyacaktır. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmez. Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra konuşarak girer. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni takip eden Peştemalcıyan ailesine yönelir. Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaşır ve elini uzatır. Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakalar. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çekip Peştemalcıyan'ın şakağına dayar. Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilen karısına döner ağzından Türkçe “Şimdi bok’u yedik” cümlesi dökülür. Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sorar. "Ne dedung? Ne dedung?..." Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kalır. "Şimdi bok’u yedik". O anda sanki bir mucize olur. Asker ani bir hareketle yıllar sonra bir dostunu görmüş gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarılır. Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşmaktadır. Olayı kavramaya çalışıyor ve askerin Kırgız ağzıyla, "Miz gan gardaşiz, min sinig gardaşmam" yani "Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim" derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyreder. Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdir ve Sovyet ordusu ile Berlin'e kadar gelmişlerdir. Karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yaşamışlardır. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes alır. Askerler özür dilerler, çaylar içilir, konuşmalar uzar ve iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaparlar.

Peştemalcıyan ailesi bir gün mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanışırlar ve gazeteciyi evlerine davet ederler. Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar anlatırlar. Hayatlarını kurtaran bu sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini ve bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylerler. Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyler. Türkiye’ye dönüşünde hattat ve mücellit Üstat Emin Barın'ın Çemberlitaş'taki atölyesine gider. Üstat Emin Barın’da kendisinden yazılması istenen cümleyi duyunca şaşırır. Zira ilk defa böyle ilginç bir taleple karsılaşıyordur. Hemen "Yazarım" diyemez, düşünmek için zaman ister. Daha sonra kendisinin Almanya’da bulunduğu ve cilt eğitimi aldığı sırada yaşadığı savaş günlerini hatırlayınca işi kabul eder. Bir hafta sonra tekrar gelen gazeteciye o cümleyi yazabileceğini söyleyerek yazımızın başlığında konu olan “celi sülüs levhayı” hazırlar. Levhanın etrafını da "Hatip ebrusu" ile süsler. Levha, Peştemalcıyan ailesinin artık dostu olan gazeteci tarafından Berlin'e götürülür. Levhanın hikâyesi işte böyle... Hayat kurtaran argo bir cümle, bir hattat’ın elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmüş ve 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ye de haber olmuş. Üstat Emin Barın, daha sonraları dostlarına "Hadise o kadar ilgi çekiciydi ki gazeteci dostumdan dinleyince teklifini kabul etmek zorunda kaldım" diyecektir.

02.11.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
TOPAL MOLLA
Tarihimizin bir yerlerinde gizlenmiş olan eşsiz bilgileri bizlere sunduğunuz için minnettarım. Hep sevgi yüklü kalın. Saygılarımla.
OĞUZ KARLI -- 16.02.2018 12:18
24 KASIM
ALLAH rahmeteylesin babannemin dedesi olur fazlı bilecen hatırlanması ne hoş..
Özgür tekin -- 09.02.2018 14:54
YOZGAT’TA BİR DEVLET BAKANI
Sayın Çapanoğlu merhaba
(Rahmetli babamla rahmetli Derviş Bey oğlu İsmail Çapan iki kardeş gibiydiler, babam İsmail Bey amcaya hep Çapanoğlu diye hitap ederdi, birbirleriyle çok şakalaşırlardı, ailece çok sık görüşürdük. Hanımı rahmetli Sariye Hanım Teyze, annemle "ahretlik bacısı" idiler. Hepsinin mekânı cennet olsun. Oğulları Doğan ve İsa ise çocukluk arkadaşlarımdı. Ben de size müsaadenizle, sakıncası yoksa Çapanoğlu diye hitap etmek isterim).
Merhum Mehmet Kemal Aydoğan (yanlış bilmiyorsam Mustafa değil Mehmet, oğlu daha iyi bilir) Yozgat İmam-Hatip Okulu'nda (o zaman ...Lisesi değil Okulu idi) bizim müdürümüz idi. Sanırım 1962 de emekli oldu veya kendi ayrıldı. Ben o okulda 1956-63 arası öğrenci idim. Bizim Resim ve Yurttaşlık Bilgisi derslerimize gelirdi aynı zamanda. Mükemmel bir fotoğrafçı ve ressam idi. Meşhur o "Bulutlarda Atatürk" fotoğrafı uzun yıllar ilk, orta ve liselerde, İmam-Hatip okullarında hep asılı idi. Merhum öğretmenimiz çok sempatik, güler yüzlü ve espritüel biri idi. Oğlunu o yıllarda henüz küçük çocukken tanıdım, sonra da bir daha görmedim, sık sık babasıyla gelirdi okula. Kayın biraderi ve meşhur Edhem Hafız'ın oğlu (çok muhterem öğretmenimiz) Ahmet Akman ise hem Gazipaşa İlkokulu’nda hem İmam-Hatip'te yıllarca öğretmenimiz oldu. Oğulları rahmetli Ergin Ağabey'i (mimar idi ve genç yaşta vefat etti maalesef) tanırdım. Küçük kardeşi Bilgin ise mahalleden benim ve Taha Akyol'un oyun ve mektep arkadaşımızdı. Birden hatıralar canlandı.
Selam ve saygılarımla,
A.Yaşar Ocak -- 04.02.2018 15:15
YOZGAT KÜLTÜR MERKEZİ
Değerli dostum,
Yozgat Kültür Merkezi, İstanbul’a yolum düştüğünde ilk ziyaret edeceğim mekan olacak. Bu merkezi böyle dört dörtlük inşa etmek her babayiğidin harcı değildir. Ellerine sağlık bu yolda gayret gösterenlerin. Siz de inşayı taa baştan alıp merkezin sunuma hazır hale geliş aşamasına kadar geçirdiği evreleri, verilen mücadeleyi ve gayretli çalışmaları ne güzel anlatmışsınız. Varlığınız daim ola aziz dostum.
Ben de Yozgat Kültür Merkezi’nin yapımında ve yaşatılmasında insan üstü gayret gösteren Sayın Başkan Ahmet Yılmaz başta olmak üzere, maddi manevi destek veren herkese candan teşekkür ederim.

Mustafa Topaloğlu -- 22.01.2018 14:30
CEP TELEFONU YASAKLANSIN MI, YASAKLANMASIN MI?
Abdülkadir Bey,
Eskiden Mafialar vardı, her taraflar bunların kontrolündeydi. Kanun kuvvetleri bile bunlarla uğraşamazdı. Şimdilerde bunlar bitti gibi göründüysede bu sefer MEDYA MAFİACILIĞI BAŞLADI!.Yok artık makinalı ile taramıyorlar ama milyonların önünde delilsiz, evraksız, kulaktan gelen yalan dolanlarla İNSANLARI LEBLEBİ GİBİ HARCIYORLAR.
Diyeceksinizki ülkede kanun var, mahkemeler var. YOK...ben inancımı kaybettim. Şayet bu ülkede kanun olsaydı bir kere bu medya mafialarına DUR DERLERDİ. Ama birde şu var hani derler ya '' bu başa bu tarak '' ayni öyle. Böyle seyirciye böyle show. Ülkelerde TV programlarının içeriğini seyircinin isteği belirler. Şu an kaç milyon Türk sınırımızda ne oluyoramı bakıyor yoksa kim ile kim
''ne!'' etmiş o programlarımı seyrediyor?
Bu gündüz programlarında güya avukatlar var !!! Yahu bu kadar belgesiz itelemeye, kariyer sahibi insanları rezil etmeye, aile mahremiyetini car car car açıklamaya ne HAKLARI VAR ?
Heye heye taşıyın mahkemelere...Kanal kiminmiş ? Showu yapanların arkalarında kimler varmış, reytingden kaç para dönüyormuş...
Şöyle bitireyim, BAZEN SERT KAYALARADA ÇARPILIR !
hamiyet Nagel -- 17.01.2018 14:43
ŞU HRİSTİYAN BAYRAMI
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yeni yıl olgusunu irdeleyişinizden dolayı sizi kutluyorum. Okuma kültürü çok zayıf bir toplum olduğumuzdan insanlarımız çok rahat yönlendirilebiliyor. Bir de bilinçli biçimde yapılan yanlış yönlendirmeler devreye girince iş çığırından çıkıyor. Kendi kültürel değerlerimizi başkalarına öyle kolay kaptırıyoruz ki anlatmak olanaksız. Çünkü bu değerlerimizin farkında değiliz. Yeni yıl olayı da böyle. İslamiyetin benimsenmesinden önce kutladığımız yeni yılı, kendi kültürümüz çerçevesince tüm dünyaya yayacağımız yere, özellikle Batı kültürünün dinsel yaklaşımlarına teslim etmişiz kendimizi. Kuşkusuz biraz da İslamiyetin bazı kesimlerce bir çıkar aracı olarak kullanılmasının da bunda etkileri var. Durum böyle olunca ne yazık ki insanların bir özel günü çoluk çocuklarınca eğlenerek geçirmesi bazı çevreleri rahatsız ediyor. Acaba yazınızı okuyunca yeni yıl kutlamalarına bir Hıristiyan geleneği olarak bakanlar ne diyecekler?...
Saygılarımla.
Muhsin Köktürk -- 01.01.2018 18:43
CAHİLDİM DÜNYANIN RENGİNE KANDIM
Koskoca bir şehirde böyle saçma sapan bir pazar anlayışı olurmu. Pazar yeri diye yaptıkları yerde otopark yok, süt yoğurt pazarı yozgatın bir ucunda sebze meyve pazarı öbür ucunda böyle bi pazar Yozgat Yozgat oldu olalı görmedi. Rezalet diz boyu efendiler sahipsiz memleket. Herşeyin bir kuralı usulü kaidesi olur. Pazar pazar benzemez oldu. Böyle gidrse bırakın çoruma semer satmak için getmeyi, yakın zamanda 1 kilo süt almak içinde gitmek zorunda kalacağız.
Adınız ve Soyadınız -- 13.12.2017 14:27
BİR ANI
Sayın Çapanoğlu, gönderdiği yazısından girişimci bir ruha sahip olduğunu tahmin ettiğim Sayın Nusret Alper beyi tebrik ediyorum. Keşke aynı karakterdeki kişiler dernek gibi, kooperatif gibi bir çatı altında örgütlenebilseler. Basından takip ettiğim kadarı ile Yozgat kadınları erkeklerinden daha cesur ve daha girişkenler. Hâlbuki, Yozgat’ımız birçok konuda bakir sayılır. Üzüldüğüm bir taraf da kendi esnafımız varken dışardan gelen esnafın açtığı işyerlerine Yozgat yerli halkının daha fazla itibar etmesi. Bu arada Sayın Belediye başkanımızın gerek lise caddesindeki gerekse kuyumcular caddesindeki düzenlemesinden sonra alışverişte sanki daha bir canlanma olduğu izlenimi taşıyorum. Umarım öyledir. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 07.12.2017 10:45
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu,
Pazardan pazara yazınızı üzülerek okudum. Meyve sebze pazarı ile süt yoğurt peynir pazarının birbirinden uzakta olmasının sebebini anlayamadım. Şehirlerin pazarlarında hepsi aynı pazarın içinde ama kendilerine ayrılan yerlerde olurlar. Bu pazarlarda o kadar çok çeşit var ki mutfak eşyası satanlar, giysi satanlar, güneş gözlüğü satanlar, iç çamaşırı satanlar, ayakkabı satanlar vs. Yozgat pazarında ise bunlar değil köylünün getirdiği ve kendi ürettiği ürünleri kolayca pazarlayabilmesi isteniyor. Umarın Belediye Başkanlığı ve Valilik buna göre tedbir alırlar. Bu araştırma yazınız için sizi kutluyorum. Saygılarımla
SUDE ÖZTÜRK -- 23.11.2017 12:44
PAZARDAN PAZARA
Bu yazanlar doğru ve Yozgat gerçekten bu hale geldiyse Yozgat bitmiş demektir. Alıcının satıcının köylüsüyle kentlisiyle tüm ahalinin pazardan ihtiyaçlarını karşılayabileceği pazar yeri yapılamıyorsa boş yere organize sanayi yapmaktan, sanayileşmekten, tarımı güçlendirmekten bahsetmesin kimse yazık çok yazık. Oysa istimlak edilip güzel bir haftA alık pazar yeri yapılsa alıcı da satıcı da yaşadığı bu sıkıntıdan kurtulur.
RIZA KAYACAN -- 22.11.2017 15:27
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00