BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 23.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
272
Dün
:
4601
Toplam
:
13189021
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
HOKKA, DİVİT, KAMIŞKALEM, KALEMTRAŞ, MAKTA, PEŞTEMALCIYAN AİLESİ VE CELİ SÜLÜS LEVHA
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Çocukluğumuzda uçları çok sık kırılan kurşun kalemlerimiz ve şimdikilerin yanında çok kalitesiz boya kalemlerimiz vardı. Küçük büyük hepimiz yazmada, çizmede, boyamada bunları kullanırdık. Birde sabit kalem veya kopya kalem diye anılan kalemler vardı ki, yazısı kurşun kalem gibiydi ama silgi ile silinemezdi. Hafif ıslatılınca da mor bir renk alırdı. Bunlar genelde devlet dairelerinde, bankalarda resmi evraklarda kullanılırdı, yazı silinip değiştirilmesin diye. Kurşun kalemlerimiz artık küçücük parmaklarımızla tutamayacak kadar küçülünce o zamanda içi boru gibi oyulmuş tahta kalemliklere takar öyle kullanırdık. İsraf hem çok ayıp hem de çok günah sayılırdı. Özel çizgili defterlere güzel yazı yazmak için kullandığımız, içine mürekkep konan hokkalarımız ve ucuna değişik kalınlıklarda çelik uçlar taktığımız divitlerimiz de vardı. Yıllar sonra kırtasiyeci dükkânlarında adına tükenmezkalem dedikleri kalemleri gördük. Alıp kullanamadık çünkü okulda bu kalemleri kullanmamız yasaktı.

Sonraki yıllarda kurşun kalemler sadece okullarda kaldı her yerde her işte bu tükenmez kalemler kullanılmaya başladı. Yalnızca muhasebe kayıtları, yasal defterler ile sevgililere yazılan mektuplar dolma kalemleri ile yazıldı. Yani her yere giren tükenmezler avam, dolma kalemler ise aristokrat oldu. Aristokrat sayılsalar da markaları ve parasal değerleri ile aralarında sınıf farkları da oldu tabi. Hatta bu dolma kalemler, markaları, altın kaplama kapakları ve altın uçları ile onu kullanan insanlar arasında bile ayırım yarattılar. Sözü burada bırakıp biz şöyle daha eskilere doğru yola çıkalım.

Evet, Hokka diye bir yazı aleti vardı. İçine mürekkep konan ağzı kapaklı küçük kutucuklardı. Ağzı kapaklı olması mürekkebin dökülmemesi için değil havada uçan toz zerreciklerinin mürekkebe karışmaması içindi. Kalem yerine kamış divitler kullanıldığından divitin ucuna yapışan toz zerreleri, yazının güzelliğini bozardı. Yazı kalemi olarak tüylerde kullanılmıştır ama bizim konumuz o değil. Hokkaların çok çeşitleri vardı. Madeni olanların altın veya gümüşten kapakları olurdu. Cam ve seramikten hatta fildişinden olanları bile vardı. Gül suyu serpmek için kullanılan Gülabdanların boğazı kesilerek dip tarafları da hokka olarak kullanılırdı. Yazı Hokkasının içine Lika denilen saf ipekten bir tutam, iyice yıkanıp konur mürekkep buna emdirilirdi. Lika mürekkebi sünger gibi emer hem dökülmesini hem de mürekkebin kamış kalemin ucunda damla şeklinde birikmesini önlerdi. Hattatlar, kamış kalemi bu lika’ya yeteri kadar bular yazmaya devam ederdi. Hattatların yetiştirmeye çalıştıkları talebeleri, hokkayı saygı ile ellerinde tutarak hocasına yardımcı olurdu. Sultan Beyazıt’ ta hocası Hafız Osman’ın hokkasını tutmuş, yazının güzelliği karşısında kendini tutamayarak “Bundan sonra artık bir Hafız Osman yetişmez” deyivermiş. O da bakın nasıl cevap vermiş. “Hocası yazarken, Efendimiz gibi hokkasını tutan padişahlar oldukça, daha çok Hafız Osmanlar yetişir Hünkârım.”

Mürekkebin çabuk kuruması için bazen üzerine “rıh” denilen bir kum dökülürdü. Bu kumun içine konduğu kaba da “rıhdan” denirdi. Bazı yazılara Viyana’dan gelen yaldız kırpıntısı gibi adına “Beç Rıhı” denilen tozlar mürekkep kurumadan dökülür, kuruduktan sonra kalanlar tekrar kullanılmak üzere toplanırdı. Bu tozlar da yazıya ayrı bir güzellik katardı.

Kamış kalemler, Irak’ta Dicle nehrinin kenarında veya İran’da Hazar gölünün kıyılarında yetişen kamışlardan yapılırdı. Bu kamışlar ya güneşte ya da gübre içinde kurutulurdu. Bu kuruma işine “kemale ermek” denirdi. Gübre içinde kurutulurken üzerine değişik şekiller de iplik sarılırsa çok güzel desenler elde edilirdi. Kalem hazırlanırken kamışın içinde kendiliğinden oluşan iplikçikler çekilerek içinden çıkarılırdı. Kamış kalemler ucu açılıp da yazmaya başlayınca kâğıda sürtünmekten dolayı ucu bozulur tekrar açılması gerekirdi. Yazıların kalınlığına göre uç ince veya kalın açılırdı. Daha kalın yazılar için de daha kalın kamışlar kullanılırdı. Kamış kalınlığından daha geniş yazılar yazılacaksa o zamanda tahtadan yapılan tahta kalemler kullanılırdı. Kalemler açıla açıla kullanılmayacak kadar küçülürse saygıdan dolayı ya yüksek bir dama fırlatılır ya da ayakaltı olmayan bir yere gömülürdü. Hatta ömürleri boyunca açtıkları kalemlerin yongalarını biriktirip öldüklerinde yıkanmaları için hazırlanan gasil abdesti suyunun bu yongalarla ısıtılmasını vasiyet eden hattatlar bile vardı.

Kurşun ve boya kalemlerimiz için bu gün çok değişik kalemtıraşlar kullanıyoruz. Albenisi olan rengârenk ve değişik şekillerde olanlardan tutunda elektrikle çalışan modellerine kadar çok değişik kalemtıraşlar var. Kamış kalemlerin kalemtıraşları da çok çeşitli idi. Bunlar bugün evlerimizde kullandığımız bıçaklara benzerdi. Sapları ağız kısmının iki katı uzunluğunda olur, keskin ağızları su verilmiş sert çelikten yapılır, şekillerine göre “Hattati, Kâtibi, Söğüt yaprağı, Cam kırığı, Servi” gibi adlarla anılırdı. Sap kısmı, Kemik, Fildişi, Abanoz, Mercan, Pelesenk, Ünnap, Ödağacı, Bağa, Boynuz, Yeşim, Som, Şimal, Hacı Maksut taşı, Demirhindi, Çelik veya Altın kakmalı çelikten olurdu. Kalemtıraşçılıkta ayrı bir sanattı ve her birinin ayrı bir maddi değeri vardı. Kalemtıraşı yapan usta bıçağın bir yüzüne toplu iğne başı kadar büyüklükte kendi mührünü basardı.

Kamış Kalemin ağzını açmak için üzerine konulduğu alete de “Makta” denirdi. Maktalar 2-3 cm. eninde,10-20 cm. uzunluğunda ve 2-3mm. Kalınlığında kemik veya fildişinden yapılmış küçük cetvel gibi bir şeydi. Kalemin ucu, cam veya benzeri sert bir materyalin üzerinde açılırsa, kalemtıraşın ağzı zarar görürdü. Bu yüzden daha yumuşak bir materyal daha kullanışlı olurdu. Maktanın üzerinde kamış kalemin genişliği kadar bir yiv açılmış olurdu. Maktalarda süslenmeye müsait aletlerdi. Bazılarında öyle bir sanat vardı ki üzerlerinde kalem düzeltmeye kıyılamazdı. Bu sanat eserlerinin üzerinde de sanatkârın imzası olurdu. Güzel yazı yazmak bir sanattı ve zahmetli bir iş idi. Hattatlık ve Hat sanatı ayrı bir kabiliyetti. Yazımızı Hat sanatı ile ilgili yaşanmış hikâye ile bitirelim.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermenilerden Doktor Peştemalcıyan, ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya'ya göç edip Berlin'de bir halı ve kilim mağazası açar. Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan işleri oğlu Aram Peştemalcıyan'a bırakmıştır. Ama savaş zorlu günleri de beraberinde getirir ve her gecen gün bir öncekini aratır hale gelir. Savaş bütün hızıyla sürerken 1943'un sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuş, daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştır. Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte'ye, Nisan başında ise Viyana'ya girerek Berlin’e doğru ilerlerler ve 25 Nisan'da Berlin'i kuşatırlar. Ruslar artık Berlin’dedir. Yağma ve talan Almanya’da sıradan bir iştir. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asil mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktır. Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlar. Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktır.

Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla çoktan gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uyacaktır. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmez. Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra konuşarak girer. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni takip eden Peştemalcıyan ailesine yönelir. Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaşır ve elini uzatır. Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakalar. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çekip Peştemalcıyan'ın şakağına dayar. Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilen karısına döner ağzından Türkçe “Şimdi bok’u yedik” cümlesi dökülür. Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sorar. "Ne dedung? Ne dedung?..." Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kalır. "Şimdi bok’u yedik". O anda sanki bir mucize olur. Asker ani bir hareketle yıllar sonra bir dostunu görmüş gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarılır. Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşmaktadır. Olayı kavramaya çalışıyor ve askerin Kırgız ağzıyla, "Miz gan gardaşiz, min sinig gardaşmam" yani "Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim" derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyreder. Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdir ve Sovyet ordusu ile Berlin'e kadar gelmişlerdir. Karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yaşamışlardır. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes alır. Askerler özür dilerler, çaylar içilir, konuşmalar uzar ve iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaparlar.

Peştemalcıyan ailesi bir gün mağazalarını gezen bir Türk gazeteciyle tanışırlar ve gazeteciyi evlerine davet ederler. Yaşadıkları olayı büyük bir heyecanla ve yeniden yaşıyormuşçasına tekrar anlatırlar. Hayatlarını kurtaran bu sihirli cümlenin Peştemalcıyan ailesi için neler ifade ettiğini, hayatta kalmalarına sebep olan bu sözleri bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini ve bu anı her zaman hatırlamak istediklerini söylerler. Gazeteci, onlara bu konuda yardımcı olabileceğini söyler. Türkiye’ye dönüşünde hattat ve mücellit Üstat Emin Barın'ın Çemberlitaş'taki atölyesine gider. Üstat Emin Barın’da kendisinden yazılması istenen cümleyi duyunca şaşırır. Zira ilk defa böyle ilginç bir taleple karsılaşıyordur. Hemen "Yazarım" diyemez, düşünmek için zaman ister. Daha sonra kendisinin Almanya’da bulunduğu ve cilt eğitimi aldığı sırada yaşadığı savaş günlerini hatırlayınca işi kabul eder. Bir hafta sonra tekrar gelen gazeteciye o cümleyi yazabileceğini söyleyerek yazımızın başlığında konu olan “celi sülüs levhayı” hazırlar. Levhanın etrafını da "Hatip ebrusu" ile süsler. Levha, Peştemalcıyan ailesinin artık dostu olan gazeteci tarafından Berlin'e götürülür. Levhanın hikâyesi işte böyle... Hayat kurtaran argo bir cümle, bir hattat’ın elinde sanat eseri bir levhaya dönüşmüş ve 17 Temmuz 1966 tarihli Yeni Gazete’ye de haber olmuş. Üstat Emin Barın, daha sonraları dostlarına "Hadise o kadar ilgi çekiciydi ki gazeteci dostumdan dinleyince teklifini kabul etmek zorunda kaldım" diyecektir.

02.11.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
Bu yazanlar doğru ve Yozgat gerçekten bu hale geldiyse Yozgat bitmiş demektir. Alıcının satıcının köylüsüyle kentlisiyle tüm ahalinin pazardan ihtiyaçlarını karşılayabileceği pazar yeri yapılamıyorsa boş yere organize sanayi yapmaktan, sanayileşmekten, tarımı güçlendirmekten bahsetmesin kimse yazık çok yazık. Oysa istimlak edilip güzel bir haftA alık pazar yeri yapılsa alıcı da satıcı da yaşadığı bu sıkıntıdan kurtulur.
RIZA KAYACAN -- 22.11.2017 15:27
PAZARDAN PAZARA
Yazınızı Yozgat Ziraat Odası Başkanı, Damızlık Büyükbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Kücükkbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Ticaret Odası Başkanı ve Yozgat Belediyesinden okuyan oldu mu çok merak ediyorum. Yozgatta salı günleri süt yoğrurt almak, yerli sebze meyve almak için ayrı ayrı pazar yerleri canımıza tak etti. Nerde bu köylünün ziraat odası başkanı niye sahip çıkmıyor Yozgat köylüsüne,alıcıyıda düşünen yok satıcıyıda
Ahmet Bulut -- 21.11.2017 13:20
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; Eskiden tüm ahali, köylü kentli bir birini tanırdı. Babam Rahmetli, ilçe köylerinde yaşayan insanların, kim kimle akraba onların bile seceresini bilirdi. Elbette ki, alış veriş, yol arkadaşlığı, borç alma gibi durumlar insanları bir birine yaklaştırıyor kaynaştırıyordu. Eski hayatlar zor, meşekkatli fakat bir o kadar da neşeli, mutlu, paylaşımcı yaşanırmış. Şimdi bankalar borç urganını insanların boynuna geçiriyor. Kimse kimseyi göremiyor.

Yine ince iğneyle kuyu kazıp, geleceğe miras hazırlamışsınız.

Saygı ve hürmetlerimle Selamlar
Kadriye ŞAHİN -- 20.11.2017 22:26
PAZARDAN PAZARA
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yazınızı ilgiyle okudum. Şöyle çocukluk günlerine döndüm bir an. Babamla o salı pazarlarında alışveriş ettiğim günler geldi aklıma. Her şeyin en doğalını ilk elden alıp yerdik. Hiç unutmam, üzümü kasayla alırdık köylülerden. Canlı tavuk, yağ, yoğurt, şimdi arayıp da bulamadığımız organik yumurtalar, daha neler neler...
Ne kaldı ki geçmişin o güzelliklerinden?... O birbirinden bağımsız, bahçeli evler yok oldu. Güzelim "Bademlik" yok oldu. Çamlık o eski özgün havasını yitirdi. O nostaljik faytonlar ortadan kalktı. O eski komşulukların yerinde yeller esiyor şimdi. Kısacası geçmişin tüm güzellikleri silindi belleklerimizden.
Deşme yaramı be kardeşim, deşme! İnan ki gözlerim yaşarıyor o çocukluk günlerimi anımsarken. Ah nerede o eski günler?...
Muhsin Köktürk -- 20.11.2017 21:47
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00