BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 23.10.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
215
Dün
:
4633
Toplam
:
14650592
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
24 KASIM
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Öğretmenler günü olarak coşku ile kutlanır… dı.

Şimdi de kutlanıyor ama biraz daha buruk. Atatürk’e sorarlar - Paşam Milletvekili maaşlarını ne kadar yapalım? “Öğretmen maaşlarını geçmesin!” diye cevap verir. Şimdi öylemi ya? Ortaokuldan itibaren her yıl birinci dönem karnesinde en az dört zayıf getiren ve orta öğretimi ızdırap içinde geçen ben, öğretmenlerimi hep içim sızlayarak yâd ederim. Tam burada Yozgatlı rahmetli meşhur öğretmen Fazlı Bilecen’den bir anı anlatayım.

Trabzon’a tayini çıkar. Yozgat’tan at arabasına yüklediği birkaç parça ev eşyası ile Samsuna oradan da vapur ile Trabzon’a varırlar. Bir ev bulup başlarını sokarlar. Fazlı Bey, tayin olduğu okulda öğretmenliğe başlar. Üç ay geçer Fazlı Beyin maaşı bir türlü gelmez. Eldeki para ile idare edilirse de hazıra dağ dayanmaz derler, oda biter. Fazlı Beyin eşi son çare “al şu küpeleri götür sat bir süre de onunla idare edelim” deyince Fazlı Bey küplere biner alır küpeleri valinin makamına dayanır. Büyük bir hırs ile valinin karşısına dikilir, avucunda tuttuğu küpeleri valiye uzatarak “vali bey ben üç aydır maaş alamıyorum. Karım bana al bu küpeleri sat dedi, bir erkek için bundan daha ağır bir zillet olabilir mi” der. Fazlı beyin feveranından ve içine düştüğü durumdan etkilenen Vali Bey hemen defterdarı arar Fazlı Beyin üç aylık maaşı olan 6 liranın ödenmesi emrini verir. Fazlı bey teşekkür edip makamdan çıkmak için kapıya doğru yöneldiğinde vali bey “bir dakika Fazlı Bey” diyerek durdurur. Sonra şöyle söyler “Fazlı bey buradan çıktıktan sonra gittiğiniz yerlerde lütfen şunu söyleyiniz, bu ülkenin maarifi kasasında 9 lira varken 6 lirasını öğretmene verecek kadar milli eğitime önem vermiştir.”

İlkokulu, 3. sınıfa kadar Ankara’da Anafartalar caddesindeki Atatürk ilkokulunda okumuştum. Okul numaram 188. 188 numaralı troleybüs de bizim evin önünden geçerdi. Öğretmenimiz Bedia Subaşı idi. Ben o zamanlar çok içine kapalı bir çocuktum. Beni bu durumumdan kurtarmak için çok uğraştı. Her işe beni gönderirdi. Kara tahtanın sağ üst köşesine beyaz tebeşir ile günün tarihini yazmak benim görevim idi. Öteki öğretmenlere benim ne kadar terbiyeli bir çocuk olduğumu söyleyerek bu günkü tabirle beni motive etmek isterdi. Gurbette annemden sonra en sevdiğim insandı. Geç kaldığım bir gün sınıfa girmeye cesaret edemeyip eve dönmüştüm. O sırada bizde misafir olan babaannem elimden tuttuğu gibi tekrar okula götürmüş, kapıyı tıklatıp birlikte içeri girmiş, ben sırama otururken ayaküstü öğretmenle kısa bir görüşme yapmıştı. Öğretmenimde onu koridora kadar uğurlamıştı. Sene 1953. Yıllar sonra 1973 yılında yolum Ankara’ya düştüğünde okuluma da uğramış yine üzerinde siyah önlüğü ile öğretmenimi görme fırsatım olmuştu. Çok ihtiyarlamıştı, onu böyle görünce büyük bir üzüntü ile elini öperken “babaannen hayatta mı” diye sorunca daha da duygulanmış ağlamamak için kendimi zor tutmuştum. Sonra yıllarca aklıma takıldı kaldı. Babaannemle o kısacık görüşmelerinde ne konuşmuşlardı ki o güne kadar unutmamıştı. ( Bkz. Yozgat gazetesindeki köşem. Bir zamanların Yozgat’ı (3) Muhlis Bey’in ikinci eşi Esma Hanım).

Üniversiteye kadar çok öğretmenlerimiz oldu tabi, ama bazıları bende derin izler bıraktı. Amasya Lisesinde müdürümüz ve tarih hocamız “Yozgat Tarihi ve Çapanoğulları” araştırmasının sahibi Yozgatlı rahmetli Süleyman Duygu idi. Yozgat’ta öğretmenlik yaptığı yıllarda aile büyüklerimi de okutmuştu. Ortaokul bitirme imtihanlarımızda kendisi dâhil üç kişilik jüri karşısında daha önce hazırlanmış üç soruyu tesadüf buya sular seller gibi anlatmıştım. “ Bir şey daha soracağım bilirsen 10 vereceğim” diyerek aslında benim unuttuğum bir şeyi sormuş ve hayretler içinde 10 vermişlerdi. Ve edebiyat hocamız Yozgatlı Cemal Maraşlıoğlu. İlk çocuğu daha bebekken vefat edince uzunca bir süre geceleri onun mezarı başında sabahlara kadar ağlayan duygulu insan. Derste terbiyesizlik yapanı (dikkat buyurun yaramazlık yapanı değil terbiyesizlik yapanı) şu sözlerle kapı dışarı ederdi. “Ehli iman meclisinde ne arıyor bu hergele, tut kolundan at dışarı ört kapıyı sürmele.”

Çanakkale Lisesinde resim ve sanat tarihi hocamız Sayın Sırrı Divil idi. Biz ona ayaklı kütüphane derdik. Sınıfa girdiğinde bir soru ile başlayarak ilgimizi çeker sonra konuyu hep birlikte işlerdik. Sorduğu soruya doğru cevap verene mutlaka bir hediyesi olurdu. Bir kalem, çikolata, kitap, bazen bir elma veya bir armut o anda cebinde ne varsa. Onu yıllar sonra Fakir Baykurt’un çocukluğundan başlayarak hayatını anlattığı sekiz kitaplık son eserinde buldum. Gazi Eğitim yıllarında bir şiir gecesi hazırlıyorlar. Kalabalık bir öğrenci ekibi ile iş bölümü yapıp günlerce uğraşıyorlar. Gecenin afişlerinin hazırlanması görevi Sırrı hocama veriliyor. Açılış konuşmasını öğrenci arkadaşları Mahmut Makal yapıyor. “Bizim köyün Mamıdefendisi.” Gece de kimler yok ki Nurullah Ataç, Suat Taşer, Muzaffer Erdost, Cahit Sıtkı Tarancı, Oktay Rıfat, Cahit Külebi vb. Şiir okuyan öğrencilerin arasında Yozgatlı şair ve yazar akrabam Sayın Gülten Akın’ da var… 1938 doğumlu Şair İhsan Üren, Sırrı Beyle ilgili bir anısını şöyle anlatıyor; 1978 yılında ressam konuğum Sırrı Divil ile Bursa'yı gezerken kendisi meşhur Kozahan'ın bahçesinde şöyle bir kurgulama yapmıştı; "Hanın tüm odalarını boşaltıyorum, yılın her mevsiminde ressamları konuk ediyorum. Gelip odalarına yerleşiyorlar, Bursa'yı tanıyıp peyzajlar, insan manzaraları yapıyorlar, eserleri bitince de ya bağış yoluyla ya da sembolik bir ücretle satın alınıyor, böylece belediyenin elinde değişik sanat anlayışındaki kişilerden çok değişik Bursa resimleri koleksiyonu oluşuyor" İhsan Üren bir şiirinde onun için şöyle yazıyor; Birkaç söz /Böyle yapıldı fırçayı güzel süren/ Dikmen gecekondularını ölmezleştiren/ Sırrı Divil'in cenaze töreni /Tutkular üçgeni /Perspektifiniz nerde bayım? /Kadın sandviçleri ve ressam vesaireler.../ Kürklü kirpi galeride /Balthus/ Balthus hergelesinin yeniyetme muz kızları/ Ressam - ölüm meleği ve şair.

Çanakkale Lisesinde bir teneffüs saatinde koridorda bir koşuşturma ve “kaçma ulan” diye bir bağırışma duyduk. O tarafa doğru koştuğumuzda önde müfettiş E.O, arkasında elindeki havaya kaldırdığı sandalye ile Sırrı hocamızı koşarlarken gördük. Ben okulda Türk Halk Müziği Korosu ve bağlama ekibi kurmuştum. Bağlama ve Kaval çalıyordum. Sırrı Hocam benden kaval çalmasını öğretmemi istemişti bende bir iki şey göstermiştim. Dersi olmadığı saatlerde öğretmenler odasında otururken bazen hafiften üflerdi. O gün de yine öğretmenler odasında yönü pencereye doğru ayak ayaküstüne atmış üflemeye çalışıyormuş. Arkası kapıya dönük olduğundan müfettişin odaya girdiğini görmemiş. Bundan alınan müfettiş kızgın bir tavırla yanına gelince o da üflemeyi kesmiş. Müfettiş önce “indir ayağını” demiş o da indirmiş. Sonra “sen ne öğretmenisin” diye sormuş “Resim ve sanat tarihi demiş Sırrı Hocam.” Benimle konuşurken ayağa kalk deyince sigortası atan Sırrı Hocam altındaki sandalyeyi çekiyor. Şahit olduğumuz olay buymuş. Sözün burasında yine cennetmekân Fazlı Bilecen Hocamızın aziz ruhunu şâd edeceğim… Yozgat Lisesinde öğretmenlik yaparken bir ders sırasında müstahdemlerden birisi gelerek kendisini müdür beyin çağırdığını söyler. O günlerde milli eğitim müfettişleri de okulda teftişteler. Müfettişlerden birisi müdür odasında öğretmen listesini incelerken öğretmenlerin arasında Fazlı Bey’in ismini görünce okul müdüründen kendisini çağırmasını ister. Fazlı bey “ buyurun müdür bey” diyerek müdürün odasına girer. Okul müdürü “ben istemedim müfettiş bey istedi” der. Müfettiş oturduğu sandalyeden “ hocam ben sizin filan okulda filan numaralı talebenizim adınızı görünce istettim. Beni hatırladınız mı? “ Diye sorar. Fazlı Bey hatırlar ama gördüğü muamele çok gücüne gittiğinden “hatırlayamadım” diye cevap verir. Müfettiş hatırlaması için birkaç şey söylerse de yine “hatırlayamadım” cevabını verir, müsaade isteyip dersine döner. Sınıfa döndüğünde talebelerine “Looo! Bana bakınhele sizin gibi okuttuğum sümüklünün biri bakanlık müfettişi olmuş beni ayağına çağırttı sizde bakanlık müfettişi olursanız böyle halt yemeyin emi” der. Fazlı Bey’in talebelerinden Yozgat valisi Rahmetli Turgut Başkaya, her bayram namazından sonra camiden çıkınca önce Fazlı Bey’in elini öpmeye gidermiş. Yine talebelerinden başka bir Yozgat valisi, bayramlaşmak için otomobilini gönderince Fazlı bey “bakhele bayramlaşmak için beni ayağına çağırtıyor” diyerek şoförü kovar.

Çanakkale Lisesinin öğretmen ve veli girişi için tahsis edilen kapısına isabet eden büyük holü tamamen kaplayan ve bir kısmı da kıvrık duran bez üzerine resim yapıyordu Sırrı Hocamız. Resme bir anlam veremiyorduk. Sanki dağlar tepeler vardı resimde. 29 Ekim günü resim okulun ön cephesine asıldı. Çatıdan yere kadar tüm ön cepheyi kaplıyordu Atatürk’ün meşhur o kalpaklı başı. Maalesef Sırrı Hocamızı, bu değerli insanı genç yaşında kaybettik.

Bir diğer hocam da 1997 yılında kaybettiğimiz Rahmetli Ahmet Köksal hocamız idi. Hem resim öğretmeni hem müdür muavini idi. Bütün ağır dersler nedense Perşembe gününe denk gelmişti. Bazı perşembeler kızlı erkekli okuldan kaçardık. Okula iki gün üst üste gelmeyenlerin evlerine mektup giderdi. Bunu haber alınca resim dersinde çok uslu oturur dikkatini çekerdim. O da bunu fark eder, “Bu gün Abdulkadir bile uslu uslu resim yapıyor derdi.” Bende fırsatı kaçırmaz yanıma geldiğinde usulca hocam yine evlere kâğıt gönderiyormuşsunuz, bize de gönderecek misiniz derdim. “Sende devamsızlık yapmışsan size de gider derdi.” Bende, biliyorsunuz babam çok asabi beni döver derdim. Babamı tanıyordu tabi ama ben yinede bunu hatırlatmak zorunda idim. Dayanamaz, on dakika kadar sınıfta dolaşır sonra gelip “Bak bu sefer göndermeyeceğim” derdi. Tabi bak bu seferler kaçıncı seferdi. Teneffüslerde yumruğumuzu sıralara vurarak mehter marşı çalardık. Tam altımız muavin odası idi. Bazen dayanamaz yukarı çıkar çocuklar çok gürültü yapıyorsunuz derdi. Bizde özür dilerdik. O zamanda kıyamaz “çalmayın demiyorum ama biraz yavaş çalın” derdi. Ahmet Köksal hocamızın ilk şiirleri Servetifünun-Uyanış dergisinde çıkıyor (1940). Daha sonraları Ülkü, Yirminci Asır, Edebiyat Dünyası, Varlık, Yeditepe, Kaynak ve Hikâyelerde şiirleri yayınlandı. Milliyet'te resim üzerine tenkit yazıları yazdı. Şiirleri: Yanık Sarı (1958), Sonsuz Haziran (1963), Çoğul Mavilik (1991). Antolojileri: Atatürk İçin (Bedri Gider ve Şinasi Saba ile 1953), Aşk Şiirleri Antolojisi (1955), Çocuk Şiirleri (1973). Emekli olduktan sonra Meydan Larousse Ansiklopedisini hazırlayan ekipte olduğunu biliyordum. Cağaloğlu’ndan Sirkeci’ye inen Ankara caddesinde karşılaştığımızda yine sol eli ceketinin cebinde idi. Çok mutlu olmuş elini öpmüştüm. Sonra bir daha karşılaşmadık.

Edebiyat öğretmenimiz Süheyla Özbek Hanımefendi vardı. Hakikaten hanımefendi idi ve hep güler yüzlü. O hayalimizdeki sevgi dolu kadın idi. Benim kurduğum koroya en büyük desteği o vermişti. Fizik hocamız Adnan Özalp ile evlendiğinde ne kadar kızmıştım Adnan Hocamıza. Hatta içimden küsmüştüm bile. Okulda bize en yakın öğretmenimizdi, kimimizin ablası, kimimizin annesiydi, o bizimdi. Birden elimizden almış bize sormadan onu sahiplenivermişti. Ben o zamanlar Çanakkale Kalespor da voleybol oyuncusu idim. Hava gücü ile yaptığımız bir gece maçında hakem kulesinde Adnan hocam vardı. Uygun bir pozisyon oldu ve ben şiddetli bir smaç yaptım. Top karşı takımdaki yüzbaşının ellerinin arasından kayarak kel başına çarpınca kulede oturan Adnan Hocam usulca aferin Çapanoğlu dedi. O gece Adnan hocamla küslüğümü sona erdirmiştim. 28 yıl Laleli, Koska caddesindeki evimizde oturduk. Arabamla işten eve gelirken onu, Süheyla Hanım hocamı birden Laleli caddesinde bir apartmana girerken uzaktan gördüm. Arabamı park edecek bir yer olsaydı hemen iner yanına koşardım mümkün olmadı. Sonra biz evimizi satıp Ataköy’e taşınınca Laleli ile bir irtibatımız da kalmadı. Orada mı oturuyordu yoksa misafirliğe mi gelmişti bilemediğim için o apartmana gidip araştırmaya çekindim. Gitsem de hangi dairenin kapısını çalıp soracaktım. Yıllar sonra şimdi duygularımı içim burkularak şöyle tarif edebilirim. Değerli hocalarımızın kıymetini öğrenci olduğumuz yıllarda bilemedik. Onlarda kendilerini bize yeteri kadar tanıtmadılar. Keşke okul duvar gazetelerinde özgeçmişlerini araştırıp soruşturup yazsaymışız. Şimdi o günlere dönebilsek inanın sabah okula gelince ve paydosta mutlaka ellerini öperdim.

Ögretmenler gününüz kutlu olsun.

22.11.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ANTALYA SEYAHATNAMESİ

Yazınız hoşuma gitti, çok akıcı, tasvirler insanın aklında canlanıyor, insanlar için yapilan eleştiriler de gayet dozunda bence böyle paylasımlara çoğumuzun ihtiyacı var, sahip olunmasa da hayal edip biraz ruh tatmini yaşamak bile bize hoşluk ve rahatlık veriyor.
AHMET KAPANCI -- 15.10.2018 14:44
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Çapanoğlu Derviş Bey
Ermeniler KELLER köyünde kesilmişlerdir... bunu Osman Paşa Tekke köyünden olan annem de anlatırdı... Hatta bir kız çocuğu kıyımdan müslüman olup sadece o kurtulur.. bu kızı Osman Paşa Tekke köyüne getirirler.. yetişkin olunca yaşlı bir adamla evlendirirler... Sanırım Menderes döneminde olacak istanbul dan ermeni aileler gererek bu kızı bulmuşlar... Annem ismini de söyledi ama ben unuttum... kızın genç kızken köyde terzilik yaptığını ama yüzünün hiç gülmediğini de söylerdi.. Ermeniler ayaklanacak diye bunların tehcire tabii tutulması Stalinin Kırım türklerine yaptığının aynısı ve insanlık suçudur. Perinçek dönek bir tip olarak boşuna talat paşa'yı günahlarından arındırmaya çalışıyor. Osmanlı Türkleri de sevmeyen anakronik bir devlet sonuçta
Mevlevi Dedeoğlu -- 11.10.2018 01:05
YOZGAT’IN SIĞIRI
Yorumunuz

Sayın Abdülkadir Çapanoğlu. Yazınızı bilgilenerek ve zevkle okudum.
Bence yazdıklarınız bir anı değil bir tarih. Ellerinize, belleğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim, lütfedip bana da gönderdiğiniz için.
Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)
Olcay Akkent -- 08.10.2018 08:32
YOZGAT’IN SIĞIRI
Sayın Çapanoğlu,
Bu anlattığınızı aynen yaşayan biri olarak hatırlattığınız için teşekkür ederim. Bizim de iki ineğimiz vardı. Bugün Bozok Ün. Rektörlük binası olan eski Cumhuriyet Mektebi'nin (ben 1951-54 arası orada okudum) doğu taraftaki bahçe kapısının tam karşısında (yanılmıyorsam halen Ceylanlar Apt. nın yerinde) iki katlı, büyük üç bahçeli beyaz konak dedemin idi. Ben ve ikisi kız biri erkek üç kardeşim orada doğduk ve 1954 yılına kadar orada büyüdük. Dedeniz Muhlis Bey’in Çerkes Ethem'in yakıp yıktığı konağın harabelerinin yakınındaki konaktan bahsediyorum. Birbirine bitişik üç bahçenin dip tarafında, güneydekinden bir kapıyla girilen samanlık ve oradan yine bir kapıyla geçilen ahırımızda bu iki ineği annem beslerdi. Sabah erkenden mektebin ve evimizin arasındaki sokaktan geçip aşağı özün üstündeki köprüyü geçerek oradan doğuya, Yeni Cami mahallesine yönelen ikinci bir sığır sürüsü daha vardı. Bizim iki inek ona katılır ve akşamüzeri böğürme sesleri arasında aynı yoldan geri döner, evin önünden geçen inekler arasından annem bizim inekleri içeri alırdı. Şunu hep özlemle anarım ki o sayede bol bol yoğurt, tereyağı, kaymak ve süt soframızdan eksik olmazdı. Hikâyenin geri tarafı sizin anlattığınızın aynıdır. Kel Hasan'ın kurabiyeleri, tulumba tatlıları ve kırmızı elma şekerlerini yemek benim de çocukluk zevklerim arasında hasretle hatırladığım ayrıntılardır. Bana bu güzel nostaljik manzarayı hatırlattığınız için çok çok teşekkürler. Selam ve saygılar.
A. YAŞAR OCAK -- 07.10.2018 17:22
YOZGAT’IN SIĞIRI
Çok güzel bir yazı.Kaleminize sağlık.Çocukluğumu hatırladım bizim köydede (Tekirdağ/Ferhadanlı)gittiğimde aynı güzelliği yaşardım.Maalesef o yüzlerce İnekten 1 tane bile kalmamış.
MEFKURE SONÜSTÜN -- 07.10.2018 09:03
GERÇEK BİR AŞK ÖYKÜSÜ
Hocam yaşam o kadar kutsalki içerisinde VAR ettiği güzellikleri ayrıştırmaz ama biz insanız diyemeyenler bu yaşamı altüst etmekteler umarım bu güzel yaz diziniz bizlere rehber olur, saygılar.
Mahmut erdem -- 29.09.2018 19:07
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
İstanbuldan takip ettiğim biri olarak Şakir paşa ve çapanoğlu ailesinin bu memleket için ne kadar fedakarlıklar yaptıklarını okuyunca insanın içinde bir burukluk oluyor haksız yere sıkıntılar yaşamalarından dolayı ama onlara minnet duyarak saygıyla anarak Allah cc rahmet eylesin makamları cennet olsun
Mahmut kara -- 21.07.2018 02:02
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
Merhaba Abdulkadir bey
Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum gerçekten şunu anladım eğer bugünkü teknoloji olsaydı Ahmet şakir paşa (yazık çok üzüldüm)dan diğer fedakar çapanoğlu aileleri çok daha düzgün anlışılırlardı. Maalesef çok değerli hizmetleri bulunan insanlar kendilerini ifade edememiş seslerini istedikleri biçimde ulaştıramamış ve büyük mağduriyet yaşamışlar. Ama bugün hakiki gerçekler gün ışığı gibi ortada o yüzden mekanları cennet olsun. Sizede ayrıca teşekkürler bu olayları daha düzgün biçimde bizlere ulaştırdığınız için ,

Saygılarımla,
MAHMUT KARA -- 20.07.2018 19:50
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Acizane köşemde yayınladığım yazılarıma zaman ayırıp yorum göndermek lütfunda bulunan okuyucularımıza en kalbi teşekkürlerimi arz ederim. Sehven yorumlarının altına isim yazmayı unutan sayın okuyucularımın köşemdeki mail adresimden (yazı başlığının altında) bana ulaşmalarını hasseten rica ederim.Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.07.2018 10:46
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Uzun süre okuyamadım okuduğumda engüzel yazı oldu emeğinize sağlık hocam
Adınız ve Soyadınız -- 09.07.2018 16:56
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00