BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
236
Dün
:
4601
Toplam
:
13182298
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
BÜYÜK SEL
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Ülkemizde sık sık yaşanan sel felaketlerini yazılı ve görsel basından öğrenir ucu bize dokunmuyorsa vah vah der geçeriz. Anlatmak istediğim büyük sel, Yozgat’ta yaşanan ama çok büyük acılara sebep olan bir felaketmiş. Zamanını da şöyle tarif ederlerdi; ” Sel geldiğinde Yozgatlı mübaşir Ethem Efendinin annesi, Ethem Efendiye hamile imiş. Ethem Efendi de 1308 yılında doğmuş.” Bu hesaba göre 1891–1892 yılları.

Konu açıldığında büyüklerimiz anlatırlardı; Yozgat’ın yağmuru genelde batıdan gelir. Ara sıra da olsa kuzey-doğu’dan dolu ile birlikte gelir ki bu da büyük bir felaketi getirir. O sene de yine kuzey-doğu’dan gelmiş ve canlı-cansız dememiş önüne ne geldiyse sürükleyip götürmüş Öğle vaktine kadar günlük güneşlik olan hava öğleden sonra birden kararmış. Yağmur bulutlarının kuzey yönünde toplandığını gören yaşlılar bunun hayra alamet olmadığını konuşurlarken, her biri bir avuç büyüklüğünde dolu taneleri ile karışık yağmur yağmaya başlamış. Sanki yeni bir tufan başlamaktadır Bu sırada Çatak mahallesinden aşağı doğru bir sel başlar. Halk onun telaş ve heyecanı içinde iken aniden batı yönünden bu güne kadar görülmeyen büyüklükte bir sel gelir ve Çataktan gelen sel ile birleşir. Karakâtip’in konağında çalışan işçiler yemek paydosu vermiş bir şeyler almak için çarşıya çıkmışlar birisi konakta kalmış. Karakatip bağırıyormuş, “Bir çekmece altınım var kim kurtarırsa yarısını ona vereceğim.” Konakta kalan işçi çekmeceyi bulup pencereden gösterir. Ama birden tümüyle yerinden sökülen konak sele kapılır, hızla bir ağaca çarpıp parçalanmaya başlar. Adamcağız suya düşer, bir kere su yüzüne çıkar sonra kaybolup gider. Cesedini Yozgat’a 10 km. mesafedeki Sarıhacılı köyünün oralarda bulurlar.

Evler- konaklar şöyle dursun, Sırasöğüt Mahallesinde, Hastane Caddesi ile Nakıpzade Caddesinin arasındaki Topal Salih’in bahçesinde bulunan Abbas Efendi kadınlar hamamını, Nakipzade Camii’nin yanındaki taş köprüyü de yıkıp geçer. Fatih Camii’nin batısındaki kiliseyi, izleyenlerin gözleri önünde burgu gibi oyarak söküp götürür. İnsan kaybının en çok olduğu yer de burasıdır. Önüne katıp sürüklediği camızlar yaklaşık 60 km. uzaklıktaki Sekili’de karaya vurmuş. Oradan Yozgat’a haber salmışlar camızlarınız burada diye. Hayvanların sahipleri oraya varsalar ki çoğu boğulmuş, yarı canlı olanları da hemen oracıkta kesip halka dağıtmışlar.

Bazı cesetler ağaçların üzerinde, hayatta kalabilen bazı hanımlar da çırılçıplak ağaçlara tutunmuş bir vaziyette. Etraftan yetişenler çarşaf battaniye ne buldularsa getirip sarmışlar. Bir Hâkim karısının cesedini ağacın üstünde görünce fenalaşır buhran geçirir günlerce kendine gelemez. Değişik uzaklıklarda o kadar çok ölen olmuş ki kaybolan cenazeler günlerce aranmış. Cesetler bulundukça minareden verilen salalar günlerce sürmüş. Saray köyüne kadar yol kenarlarından toplamışlar cesetleri.

Benim akrabalarımdan babaannem Esma Çapanoğlu’nun yeğeni güzel insan Zehra Gülcem Artam Hanımefendi hem kimyager hem de ressam idi. 2010 yılı ocak ayında bir zamanların Yozgat’ını anlatan BOZKIRDA AÇAN İNCİ ÇİÇEKLERİ isimli güzel bir kitap çıkarmış akabinde 7 Eylül 2010 yılında yani sekiz ay sonra da 55 yaşında iken kanser hastalığından vefat etmişti. Bu kitapta, Büyük Sel’i tesadüfen hayatta kalan babaannesi Vasfiye Hanımın ağzından bakın nasıl anlatıyor.

Lohusalığının kırkıncı gününü dolduran Hikmet Hanım, adet olduğu üzere yeni doğmuş bebeği, minik Vasfiye’sini ve oğlu Halet’ini de yanına alarak annesi ile birlikte hamama gitmek üzere hazırlanmaya başladılar. Yardımcıları Pembe, sakız gibi beyaz bohçalara İstanbullu Büyük Hanımın havlu takımlarını, peşkirlerini, lavanta kokulu çamaşırlarını yerleştirdi. Ayrı bir bohçaya gümüş hamam taslarını ve kendi eşyalarını koydu. Hikmet Hanımın gözünün nuru henüz beş yaşında idi. Evden ilk çıkan Hikmet hanımın iri kahverengi gözleri bir an Nohutlu tepesinin üzerinde toplanan yağmur bulutlarına takıldı. Havadaki kurşuni sıkıntı yüreğine geçti biran.
……………

Aynalıkörük hamamın önünde durdu. Çifte koşulmuş atlar başlarını sağa sola sallayıp burunlarından buğulu tırslama sesleri çıkardılar.
……………
Hikmet Hanım gülümseyerek bebeği Vasfiye’ yi yıkadı, öptü, sevdi. Bir yandan da Halet’ini, güzel oğlunu süzüyordu “ Ne kadar mutluyum Ya Rabbim” diye düşündü.
……………

Artık yavaş yavaş hamamdan çıkma vakti geliyordu “ İsterseniz Haleti de yanıma alayım” dedi Pembe. “Sen çık pembe annemi de al, bizde birazdan geliriz oğlumla” dedi Hikmet hanım. Pembe, üşütüp hasta olmaması için ilk önce Vasfiye’yi giydirdi. Dar kabinde İstanbullu Büyükhanım da giyinip soluklandı. Buradan çıktıktan sonra akraba ziyaretine gideceklerdi. Zaman geçmek bilmedi, büyük hanımın içi sıkılmıştı. Keseci hanıma seslendi; “ Kızım gir bak, nerede kaldılar… Söyle çıksınlar artık.” Natır biraz sonra geldi. “Valide hanım, Hikmet Hanım suya doyamadım diyor. Ana oğul bir kere daha liflenip geleceklermiş. Eğer çok bunaldıysanız sizler yavaş yavaş çıkıp akrabalarınıza gidebilirmişsiniz.” İstanbullu Hanım La Havle çekerek başını salladı.
……………

Hikmet Hanım son sabunu dalgalı kumral saçlarına sürüp köpürttü. Mermer kurnanın dolup taşan sularını gümüş tasa defalarca doldurup, yüzünden, omuzlarından aşağıya döktü, döktü…
Güzel gözlerini açıp oğluna baktı. Halet sularla oynamayı bırakmış uzun kirpikli gözlerini kırpıştırarak hayranlıkla kendisini seyrediyordu. Birbirlerine gülümsediler. Anne hamamdan çıkmak üzere yerinden doğrulup, oğlunun elinden tuttu. İşte o anda kıyamet koptu. Daha ne olduğunu anlayamadan, kuvvetle kendilerini önüne katıp götüren bir girdaba girdiler. Taşkın sel suları, çağıl çağıl sokakları, bazı evlerin giriş katlarını doldurmuş, adeta kudurarak hamamın içerisine girmişti. Boz yeşil bir yılan gibi kıvrıldı. Ağzını açıp, yıktığı duvarların ardındaki ak pak hanımları önüne katıp çığlıklarında boğarak ilerledi. Bazıları hamamın üst katında kalmışlar, şaşkın çaresiz, ne yapacaklarını bilmeden ağlaşıyorlar, sıkıca bir yerlere tutunmaya çalışırlarken, selin onları da yutmaması için dualar ediyorlardı. Ana oğul bata çıka azgın suların delice hızına kapılmışlar, bitmeyen bir akışın içerisinde sürükleniyorlardı. İkisinin umutsuz gözyaşları sel sularına karıştı. Son yolculuklarına doğru annesi hâlâ Halet’inin bileğini elinden kaçırma korkusu ile sıkıca tutuyordu.
……………

Dakikalar, ardından saatler geçti. Önüne canlar katıp götüren sel suları biraz hızını kesti. Etraftan koşup gelenler bağırarak selzedelere yardım etmek için çabalıyor, kimileri yakınlarını ararken akıbetlerini merak edip, karşılaşabilecekleri kötü sonu düşünmek bile istemiyorlardı. Birkaç hanım çırılçıplak ağaç dallarına takılıp kalmışlar, bu sel felaketinin üzerine birde utançlar eklenmiş, tir tir titreşiyorlardı. Yardıma gelenler üzerlerinden çıkardıkları paltolarıyla, şuradan buradan buldukları örtülerle onları sarıp sarmalıyor, bulundukları yerden kurtarmaya çalışırlarken ağlaşmalar ile yakınlarını bulanların sevinç nidaları birbirlerine karışıyordu. Ana oğlun nefesleri tükendi. Hikmet Hanım son kez gökyüzünün gri bulutlarını, oğlunun suların arasından batıp çıkan güzel başını gördü. Gücü takat’ı kalmamış, elleri artık oğlunu tutamaz olmuştu. Salkım söğütler, iğde ağaçları onları kurtarmak için dere yatağına dallarını uzatmışlardı ama yakalayamadılar. Sürüklenirken, minicik bebeği geldi aklına, süt göğüsleri sızladı. Vasfiyesi ne yapardı şimdi? Ya kocası Emin…
Nasılda severlerdi birbirlerini…. Ah! Ne olurdu koşup yetişebilse onlara, Halet’ini sevgili karısını tutup, kuvvetli kollarıyla çekip çıkarsaydı bu girdaptan… Sonra garip bir rüyaya daldı. Işıklı bir yolun başına geldi. Evi arkasında kalmıştı. Uzaklarda, çok uzaklarda beliren, altın renkli ulu çam ağaçlarına doğru yürümeye başladı. Ormanın tepesinde bir duman mı tütüyordu ne? Oğlu Halet yanına gelip elini tuttu. Sevindi… Her adımlarında etraflarında gülistanlar açtı, mis kokular yayıldı havaya. Melekler sarmıştı dört bir yanlarını. Onlara gülümsüyorlardı… Rüya öyle güzeldi ki ana oğul bir daha uyanmadılar.
…………..

Günler geçti Emin Bey’in yüreği alev alev, acı içinde yanarken, bir taraftan da aramaları sürdürüyordu. O sabah tekrar erkenden aramaya çıktılar. Arkadaşları, hizmetinde çalışanlar, hep birlikte sel yatağını araştırıyorlardı. Önden yürüyen bir genç birden durdu. Bir şey görürü gibi olmuştu. Dizlerine kadar gelen suya aldırmadan koşarak oraya vardı. Gördüğü manzara karşısında yüzü bembeyaz olmuş bir halde ne diyeceğini bilemeden arkadan gelen Emin Bey ve arkadaşlarına döndü, baktı. Sonra ellerini önünde kavuşturup, başını yere eğdi. Göz pınarlarından yaşlar akıyordu. Sonunda onları bulmuşlardı ama ne çare… Emin bey sendeleyerek birkaç adım attı, gördükleri karşısında kaskatı kesilmişti. Gölgeleri suya vuran iğde ağaçlarının eflatun kuytuluğunda, Hikmet Hanımın dalgalı, uzun saçları ince dallara takılmış, anacığından biraz ileride Halet yüzüstü elleri iki yana açık öylesine sessiz ve acıklı yatıyorlardı. Güneş menevişli ışıltıları ile genç, küçük bedenlerini okşuyor, ama onları daldıkları sonsuzluk uykularından uyandıramıyordu. Arkadaşlarının durup saygı dulu bir sessizlik içinde kalmalarının ardından, Emin Bey’in acı gerçek beynine bir ok gibi saplandı. Yer sanki ayaklarının altından kayıp gidiyor, gök yarılmış başına düşüyordu. Çılgınlar gibi koşup suların içerisinde yatan sevdiklerinin üzerine kapandı. Feryadı tepelerde yankılandı, yumrukları havayı, ıslak toprağı dövdü. Hıçkırıklar içerisinde ağladı, ağladı. Sonra sustu, yarı bedeni suların içinde olduğu yere yığılıp kaldı. Sırtındaki paltosu ile eşini sarıp, sarmaladı, oğlunu ceketinin içine alıp bağrına bastı.

Yozgat Sürmelilerinden en bilinen ve en çok dinlenen şu türkü; Acaba bu felaket için mi söylendi?

Dersini almışta ediyor ezber
Sürmeli gözler sürmeyi neyler
Bu dert beni iflah etmez deleyler
Benim dert çekmeye dermanım mı var

Yozgat’ı sel almış soğluğu* duman
Sıtkınan severdim billahi inan
Eğer inanmaz isen
Mezarıma vardığın zaman
Ben susayım kemiklerim söylesin.
Sürmelim aman…

* Soğukluk = Halkın deyimi ile Yozgat Çamlığı

Bozkırda açan inci çiçekleri; isteme adresi Hatiboğlu Basım ve Yayın Ltd. Şti. Ankara
Tel: 0312 223.48.01 hatipogluyayinevi@hotmail.com

16.09.2013

BİR DÜZELTME

YOZGAT KADISI REMZİ EFENDİ, BAKAN BAYRAKTARIN AKRABASIYMIŞ

Değerli okurlar. 18 Eylül 2013 tarihli Yozgat Gazetesinde yukarıdaki başlık altında şöyle bir haber vardı; “Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında düzenlenen törende Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın anneannesinin dayısı olan Yozgat Kadısı Remzi Efendi'nin Şapka Kanunu çıktıktan sonraki süreçte haksız idam kararıyla asıldığını açıkladı. Bakan Bozdağ, "1918 ve 1925’li yıllara kadar Yozgat’ın kadısı Sayın Bakanımızın anneannesinin dayısıdır.” Bu tanıtımda bir yanlışlık olduğunu sanıyorum. Zira Kadı Remzi Efendi 1920 yılında Çapanoğlu hadisesi sonunda Çerkez Ethem tarafından Ceritzade Hüsnü Efendi ile birlikte ilk asılandır. Daha darağacı filan kurulmadığından üstünkörü bir sorgulamadan sonra belediyenin balkonunun altındaki eliböğründeye asılmışlardır. (Bkz. Yozgat Gazetesin de yayınlanan Ceritzade Hüsnü Efendi ağıtı yazım) Kadı Remzi Efendi’nin kanımca iki suçu vardır. Belediye binası önünde toplanan halka Şeyhülislam Dürrizadenin fetvası ile Padişah fermanını okumak ve Çapanoğullarının Ziraat Bankasından aldıkları ve 45.000 lirasını daha sonra almak üzere bankada bıraktıkları 50.000 liralık senette ahız ve kabze yetkili olmasıdır. Yozgat’ta idam edilen Kadı Remzi Efendi ilgili yaptığım araştırmada yukarda arz ettiğim bilgiler dışında maalesef pek fazla bilgi ve belge bulamadım. Benden bilgi isteyen torunlarından Sayın Alper Perker Beyefendiye de yardımcı olamadım. Bu nedenle Başbakan yardımcısı Sayın Bekir Bozdağ’ın andığı başka bir Kadı Remzi ile isim benzerliği ve karışıklık olabilir.


Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00