BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 22.08.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
214
Dün
:
4633
Toplam
:
14364359
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
YILMAZ GÖKSOY, ALİ EMİRİ EFENDİ VE DİVAN-ÜL LÜGAT-İT TÜRK
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Yozgat’ımızın canlı tarihi değerli eğitimci Yılmaz Göksoy ağabeyimle ülkemizin yetiştirdiği değerler üzerine sohbet ediyoruz.”Bu memlekette ipekte yetişmiştir kepekte yetişmiştir ama biz daha çok ipeği bırakırız da kepeği anlatırız, onları yüceltiriz. Halkımızda onları tanır, onları bilir. Mesela Süleyman Nazif’i şair ve yazar olarak biliriz. Hâlbuki iyi yetişmiştir Arapça, Farsça, Fransızca bilir, Bağdat valiliği yapmıştır. Ama vefat ettiğinde parası yoktur. Cenazesini İstanbul’da Türk Hava Kurumu kaldırır. O da şu sebepten, Süleyman Nazif Türk Hava Kurumu dergilerine bedava makale yazıyor da ondan. Ne yazık değerlerimize sahip çıkamıyoruz. Öte yandan da Diyarbakır kendi yetiştirdiği gerçek bir kitap kurdu olan Ziya Gökalp’a sahip çıkmıştır. Ali Emiri Efendi de Diyarbakır da yetişen bir üstat. O da bir kitap kurdu, kitap düşkünü. Büyük bir kütüphanesi var. Derler ki kütüphane kuranlar hep bekâr yaşamıştır, çünkü ev hanımları çok kitap istemezler. Kocaları ölünce de evden atacakları ilk eşya kitaplar olur. Bu kitaplar yüzünden kocalarının kendilerini ihmal ettiğinden bahsederler. Yozgat’ın değerli eğitimcilerinden Nusret Bey’in eşi Latife Hanım, sen benden önce ölürsen kitaplarını bir arabaya yükleyeceğim mezarının başına getireceğim. Bu dünyada bitiremedi öbür dünyada bitirsin diye mezarına koyacağım derdi. Öyle bir hanımdı ve dediğini yapardı ama ömrü vefa etmedi Nusret Bey’den önce öldü.” Yılmaz ağabeyim böyle söyleyince kendi yaşamım aklıma geldi. Evimiz İstanbul, Ataköy de. Üç odalı bir daire. İki odası ve salonu Marmara Denizine, bir odası apartman aydınlığına bakar. Ben o odayı atölye yaptım. Kaynak makinesinden, marangoz aletlerine, dekupaj testeresinden, zımpara makinesine, dijital kumpasından mikrometresine, değişik ölçüde lokma takımlarından değişik el aletlerine, üzerinde büyük bir mengene ile radyan matkap olan tezgâhına kadar ne ararsınız var diyebilirim. Öbür odada da karşılıklı duvardan duvara iki kütüphanemde iki bin civarında kitabım var. Yer olmadığından bazıları da oraya buraya tıkıştırılmış durumda. Hakikaten çok sabırlı olan eşim birkaç yıldır sızlanmaya başladı. Bu yüzden yeni bir kitap aldığımda önce arabanın bagajına koyuyor eşim evde olmadığı zaman eve çıkarıp bir yerlere tıkıştırıyorum. Yılmaz ağabeyimin dediğine göre Ali Emiri Efendide bu yüzden bekâr yaşamış. Kütüphanesinde el yazması çok değerli kitaplar varmış. Meşhur Divan-ül Lügat-it Türk’ü de keşfeden oymuş. Fransızlar bu kitapları bize sat. Bir kütüphane kuralım seni de müdür yapalım. Sana hem kışlık hem yazlık ev de verelim diyorlar. Ali Emiri Efendi “Ben bu kitaplara devletimin sayesinde sahip oldum, devletimin bana verdiği para ile aldım. Yurt dışına çıkarılmasına razı olamam diyor” diye anlatınca Divan-ül Lügat-it-Türk'ü nasıl keşfettiğini çok merak ettim.

İşte hikâyesi; Divan-ül Lügat-it-Türk'ün uzun zaman meçhul kaldıktan sonra bulunuşunu bilginlerimizden Kilisli Rıfat Bey şöyle anlatır: İstanbul'da, Divanyolu'nda bir «Diyarbakır Kıraathanesi» vardı. Burası âdeta bir dershane halinde idi. 1916 senesinde bir gün, bu kıraathanede meskûkât(sikkeler,metal paralar) âlimi Tevfik Bey, müverrih(tarih yazan) Arif Bey, müverrih Hüsamettin Bey ve Türkiyat âlimlerinden Ali Emiri Efendi, baş başa konuşuyorduk. Bir aralık Ali Emiri Efendi hazır bulunanlara:
— Beyler, dedi, size bugün bir şey soracağım.
Arkadaşları:
— Sor, dediler.
— Divan-ı Lügat-it-Türk* adında bir kitap gördünüz mü?
Arkadaşları «Adını duyduk» deyince,
Ali Emiri Efendi Fuzuli'nin şu mısraını okudu: «Eyledim tahkik, görmüş kimse yok cananımız».
Arkadaşları sordular:
— Siz gördünüz mü?
— inayeti bari ile (yaratanın yardımı ile)bu kitaba malik oldum, dedi.
— Nasıl elde ettiniz?
Ali Emiri Efendi şunları anlattı
— Sahaflar çarşısına uğramıştım. Kitapçı Burhan beyin dükkânına girdim. “Yeni bir kitap var mı?” dedim. O da, “Bir kitap var ama sahibi 30 lira istiyor. Ben eseri geçen gün Maarif Nazırı Emrullah Efendiye götürdüm. O da bu eseri ilmî bir encümene havale etti. Encümen bu eseri bir hafta tetkik ettikten sonra 10 lira fiyat takdir etti. Ben de, sahibi 30 lira istiyor diyerek eseri aldım, dükkâna getirdim. Üstad, işinize gelirse siz de bir görün.” diyerek kitabı bana uzattı. Bu eseri elime alır almaz, âdeta heyecandan titredim. Yeryüzünde bir eşi daha olmayan kıymette bir hazine idi; 30 lira değil, 30 bin lira değeri vardı. Bu eser, şimdiye kadar görülmemiş, pek eski devirlerde yazılmış bir dil kamusu idi. Onu kimin getirdiğini sordum. Maliye Nâzırı Nazif Beyin akrabasından yaşlı bir hanımın getirdiğini söyledi. Bu eseri almak istedim, fakat cebimde 15 liram vardı. O anda Allahıma yalvardım, “Karşıma bir dost çıkar!” dedim. O sırada sahaf dükkânının önünden Darülfünun müderrislerinden Faik Reşat Bey geçiverdi. Hemen koşup yanına gittim. Aman bana 20 lira borç ver dedim. Adamcağız vermek istiyor ama ondaki parada yetmiyor. Ali Emiri Efendiyi o vaziyette görünce “ Dur evden gidip alayım” diyor ve eve koşarak gidiyor. Adamcağız evden dönene kadar Ali Emiri Efendi dokuz doğuruyor.
“O zattan 20 lira borç aldım. Derhal kitapçıya verdikten sonra, kendisine 3 lira da bahşiş
verdim, işte bu esere, bu şekilde sahip olmak bahtiyarlığını kazandım.”
“Bu, kitap değil, bir Türkistan ülkesidir. Türkistan da değil, bütün bir cihandır.” Diye sözünü tamamlar. Böylece kitap Ali Emiri Efendinin oluyor. Oluyor ama Ali Emiri Efendi çarşıdan hızla çıkarken bile dönüp dönüp arkasına bakıyor. Acaba biri gelip de elimden kitabı alır mı diye. “Günlerce bu eseri evimde kimseye göstermeden tetkik ettim. Nihayet bu kitabın değeri ağızdan ağıza Ziya Gökalp’a kadar gitmiş. Bir ilim âşığı ve büyük bir Türkçü olan Ziya Gökalp, koşarak evime geldi. Kitabı görmek arzusunda olduğunu söyledi. Fakat ben bu kitabı Ziya Gökalp’a göstermedim. Ziya Gökalp bu hâdiseden dolayı bana kırıldı, fakat görmek merakı onun içini yiyordu. Bu defa iki Diyarbakır mebusunu bana gönderdi. Onlara da bu eseri göstermedim.” Bu kitabı görmek ilk defa Kilisli Rıfat Beye nasip olur. Ali Emirî Efendi ile Kilisli Rıfat Bey, eseri baş başa verip tetkik ederler. Kilisli Rıfat Bey’in bu eseri gördüğünü duyan Ziya Gökalp, onun evine giderek üstada der ki ;
— Siz bu eseri gördünüz mü?
— Gördüm ve hem de bu eserin cihanda bir eşi daha olmadığına şahadet ederim. Türk milleti, dünya durdukça bu eserle iftihar edebilir. Ziya Gökalp inanır ve çok heyecanlanır.
— Bu eseri Ali Emiri Efendiden satın alıp derhal neşretmeliyiz. “Bana yardım edin de, şu kitabı bastıralım. Türk milletine armağan edelim” der. Ziya Gökalp’la Kilisli Rıfat Bey, şu plânı hazırlarlar.
Ali Emirî Efendi'nin, Sadrazam Talat Paşa'ya büyük saygısı vardır. Ziya Gökalp, bu meseleyi Talat Paşa'ya
açarak onun vasıtasıyla elde etmeyi düşünür. Fakat Ali Emirî Efendi'yi Talat Paşa ile nerede karşılaştırmak münasip olur? Buna da bir çare bulurlar. Bu işi Adliye Nazırı İbrahim Beyin evinde halletmeye karar verirler. Adliye Nazırı, Ali Emirî Efendi'yi bir gün evine iftara davet eder. Aynı gün Talat Paşa da oraya gelir. Yemekten sonra Talat Paşa sözü Divan-ül Lûğat-it-Türk'ün bulunmasına getirir. Kendisinden bu eserin basılmasını rica eder. Ali Emiri Efendi, Talat Paşa'yı kırmayarak, o gece bu eserin basılmasına rıza gösterir. Ziya Gökalp de, bu suretle gayesine varmış olur. Bu eser, Maarif Nazırı Şükrü Bey vasıtasıyla iki cilt halinde basılır. Talat Paşa Ali Emiri Efendiye 300 lira gönderirse de, üstat bu parayı almaz iade eder. İşte Divan-ül-Lügat-it-Türk'ün hikâyesi burada bitiyor.

Şimdi kıssadan hisse: Çapanoğlu Süleyman Bey’in Yozgat Demirli Medrese kütüphanesinde muhafaza ettirdiği ve bizzat kendi el yazısı ile listelediği zamanın Hukuk ve din ulemaları, şairleri vb. tarafından yazılmış hukuki ve dini konuları ihtiva eden 584 adet birbirinden değerli el yazması kitabın Çerkez Ethem tarafından Medrese ile birlikte yaktırılmasını Türkiye Tarihinin neresine koyalım? (Bkz.Yozgat Lisesi, Çapanoğlu Süleyman Bey ve Demirli Medrese yazım)

*Divanü Lügati't-Türk, Kaşgarlı Mahmud tarafından Bağdat'ta 1072 - 1074 yılları arasında yazılan Türkçe - Arapça bir sözlüktür. Türkçenin bilinen en eski sözlüğü olup, batı Asya yazı Türkçesiyle ilgili var olan en kapsamlı ve önemli dil yapıtıdır. Toplam 7500 Türkçe sözcük içerir Divan-ül Lügat-it-Türk'ün baş tarafında, Türklük hakkındaki önsözde şunlar yazılıdır: «Gördüm ki, yüce Tanrı devlet güneşini Türk kalelerinden doğurdu. Onlara yurt idaresini verdi. Onların mülkleri üzerinde, göklerin bütün dairelerini döndürmüş bulunduğunu, yani güneş batmaz imparatorluklarını gördüm. Tanrı onlara Türk adını bizzat verdi. Türkleri yeryüzünün hakanları kıldı. Zamanımızın hakanları onlardan çıkarıldı. Dünya milletlerinin idare dizginlerini onların eline verdi. Onları herkese üstün kıldı. Kendilerini hak üzerine kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışan, onlardan yana olanları aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin şerrinden korudu. Derdini dinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka çıkar yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp ta onlara sığınacak olursa, o takımın korkusundan kurtulur. Herkesin Türkçe öğrenmesi farzdır.»

10.09.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
İstanbuldan takip ettiğim biri olarak Şakir paşa ve çapanoğlu ailesinin bu memleket için ne kadar fedakarlıklar yaptıklarını okuyunca insanın içinde bir burukluk oluyor haksız yere sıkıntılar yaşamalarından dolayı ama onlara minnet duyarak saygıyla anarak Allah cc rahmet eylesin makamları cennet olsun
Mahmut kara -- 21.07.2018 02:02
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
Merhaba Abdulkadir bey
Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum gerçekten şunu anladım eğer bugünkü teknoloji olsaydı Ahmet şakir paşa (yazık çok üzüldüm)dan diğer fedakar çapanoğlu aileleri çok daha düzgün anlışılırlardı. Maalesef çok değerli hizmetleri bulunan insanlar kendilerini ifade edememiş seslerini istedikleri biçimde ulaştıramamış ve büyük mağduriyet yaşamışlar. Ama bugün hakiki gerçekler gün ışığı gibi ortada o yüzden mekanları cennet olsun. Sizede ayrıca teşekkürler bu olayları daha düzgün biçimde bizlere ulaştırdığınız için ,

Saygılarımla,
MAHMUT KARA -- 20.07.2018 19:50
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Acizane köşemde yayınladığım yazılarıma zaman ayırıp yorum göndermek lütfunda bulunan okuyucularımıza en kalbi teşekkürlerimi arz ederim. Sehven yorumlarının altına isim yazmayı unutan sayın okuyucularımın köşemdeki mail adresimden (yazı başlığının altında) bana ulaşmalarını hasseten rica ederim.Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.07.2018 10:46
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Uzun süre okuyamadım okuduğumda engüzel yazı oldu emeğinize sağlık hocam
Adınız ve Soyadınız -- 09.07.2018 16:56
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
ELLERİNİZE SAĞLIK GERÇEK OLAYLARI SAPTIRMADAN BİREBİR GERÇEKLERİ SAPTIRMADAN UZUN ARAŞTIRMALAR YAPARAK YAPTOĞINIZ ÇALIŞMALAR İÇİN GÖNÜLDEN SONSUZ TEŞEKKÜRLERİMİ SUNARIM.
ARTO KAZANCIOĞLU -- 09.07.2018 14:24
YILMAZ GÖKSOY
Sayın Çapanoğlu,
Yılmaz Hoca'mı bu sabah ben de rahmetle yad ettim. Mekânı cennet olsun. Umarım Yozgatlı onu takdir eder ve unutmaz.
Selam ve saygılar.
Ahmet Yaşar Ocak -- 07.06.2018 23:29
TELTELİ
Yazınızı soluksuz okudum ve o günlere yetişemediğim için de hayıflandım . Bahsi geçen Şadiye hn ile babaannemin görüştüklerini hatırlarım. Hafızam yanıltmıyor ise bir defa ben de rast gelmiştim. Telteliyi ilk defa duydum. Belki de pişmaniyenin atasıdır. İyi günler dilerim Selamlar.
Hasan Levent Baykal -- 02.06.2018 13:43
ULUS, CEBECİ, SAMANPAZARI’NDA UÇAN DAİRE GÖRÜLDÜ
Ben de birkaç kez gördüm. En uzun sürelisi İzmir'de otururken Bornova üzerindeydi. Gece vakti ışıkları yana söne uzunca asılı kaldılar.
Ben bu uzay uzaylılar işinde 70 yıldır bir tek doğru cevap alamadım. Ne yerlisinden ne de yabancısından. Voyager'lar hala uzayın derinliklerinde uçup gidiyorlar. Uzay bomboş bir otoyol olsa neyse de, her tarafta her yöne doğru çok büyük süratlerle giden irili ufaklı taş yığınları var. Üzerine geldiğini bile görsen manevra yapıp kaçamazsın. Buradan Ay'a bile bir taşa çarpmadan gidemezsin. Dünyamız atmosferine her gün meteor veya meteorit dedikleri taşlar düşüyor. Arasından nasıl geçiyorlar? Bizi kandırıyorlar mı acaba?
Mehmet Rauf Aktolga -- 16.05.2018 07:08
ULUS, CEBECİ, SAMANPAZARI’NDA UÇAN DAİRE GÖRÜLDÜ
Sayın Çapanoğlu Beyefendi;

Yazınızı ilgiyle okudum. Bu tür konular ilgi alanım içindedir. Sizin gördüğünüz bu tür cisimleri bir kaç kez bende gördüm. Birinde çok yakından takip ettim. Fakat ne olduğunu kime anlattıysam anlam veremediler. Günümüzde daha çok görünür hale geldiler. Allah hayırlara vesile kılsın. Evrende yalnız yaşamadığımızı Yüce kitabımız bildiriyor, bizde iman edip inanıyoruz.

Kaleminiz var olsun. Saygılar Hürmetler.
Kadriye ŞAHİN -- 14.05.2018 21:10
ULUS, CEBECİ, SAMANPAZARI’NDA UÇAN DAİRE GÖRÜLDÜ
Zevkle ve nefes almadan okudum . Çok enteresan.
Levent Baykal -- 14.05.2018 20:22
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00