BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 23.02.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
229
Dün
:
4520
Toplam
:
13462717
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
KEL BESLEME
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Yozgat’ın kim bilir hangi köylerinden getirilmişlerdi. Ben kendimi bildim bileli Cennetmekân dedemin evinde evlatlık idiler. Fukara Anadolu köylerinde bakılamayacak kadar çok çocuk yapılınca ya da anası ölünce istenmeyen çocuklar şehirli ailelere evlatlık yani besleme verilirlerdi. Böyle sürü sepet çocuk yapılınca pek değeri de olmazdı zaten. Mütevekkil Anadolu köylüsü bir çocuğu öldüğünde pek fazla üzülmez “altı üstü bir teneke suya bakar” derdi. Kastettiği şeyde gusül abdestiydi. Büyüğünü çocuğu olmayan bir doktor hanım daha bebekken bir köyden alıyor. Bir gece karnını doyurup uyutup eşi ile sinemaya gidiyorlar. Bir süre sonra bebek uyanıp mızırdanmaya, ilgi olmayınca da ağlamaya başlıyor. Ağlama sesi kesilmeyince komşular merak edip yardımcı olmak için kapısını çalıyorlar ki evde kimse yok. Onlar kapıda çaresiz bekleşirken bebek içerde ağlamaya devam ediyor. Sonunda Polis Dayiresi’nden (o zaman öyle denirdi) yardım istiyorlar. Polisler, gecenin bir vakti çağırdıkları çilingire kapıyı açtırıyor komşularla birlikte içeri giriyorlar. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş bebeği komşulardan birinin evine götürüyorlar. Karnı doyurulan bebek susup uykuya dalınca bir tutanakla komşuya bırakıp gidiyorlar. Bir şeyden haberi olmayan doktor hanım eve gelip çocuğu bulamayınca panikliyor ve heyecanla sokağa fırlayınca komşuların haberi oluyor ve olan biteni kendisine anlatıyorlar. Bu olay ertesi gün Yozgat’ta günün konusu oluyor. Bebeğe bakamayacağını anlayan doktor hanım bebeği verecek bir aile arıyor. İki evlenmiş kızı, evde evlenme çağında bir kızı ve bir oğlu olan Cennetmekân anneannem olayı duyunca dedeme bile sormadan bu sahipsiz bebeği alıp eve getiriyor. Bu bebek ilkokul çağına gelene kadar bakılıp büyütülüyor. Yaşı geldiğinde de okula gönderiliyor. Benimle hemen hemen aynı yaşta olan bu kız, evde artık yumuş tutmaya (ufak tefek getir götür işleri) başlıyor. Birkaç yıl sonra savcı olan eşi genç yaşta vefat eden büyük teyzem de Yozgat’a gelip aynı bahçe içinde ama ayrı bir ev olan ve duvarları tavan altı resimleri ile süslü selamlık kısmına yerleşiyor. Çocuğu olmayan teyzeme de yine köylerden birinden kimsesiz küçük bir kız çocuğu getirilip bırakılıyor. Bu da yaşı gelince ilkokula gönderiliyor. Okul bitince kendinden önce gelen kız gibi o da yavaş yavaş yumuş tutmaya başlıyor. Tabi acılı hayatları da. Biz iki erkek kardeş yaz tatillerimizi geçirdiğimiz bu kocaman evde bu iki kız ile kardeş gibi birlikte büyüdük. Ama biz anası babası olan, büyükleri tarafından sevilen korunan iki kardeş, onlar ise sahipsiz, korumasız günlük yaşamları büyüklerin insafına kalmış iki kanadı kırık yavru kuş. Yaşları büyüdükçe yapılması istenen yumuşlarda büyüdü. Cennetmekân anneannem sabahları saat 05.00 de kalkardı. Çünkü Yozgat sığırına katılacak hayvanlar sabah erkenden sağılacak sütü alınıp sığır sürüsü geçerken sığıra katılacaklardı. Bu iş bitene kadar uyumalarına müsaade vardı ama anneannem şimdi normal bir apartmanın salonundan daha büyükçe ve içinde iki adet tandırı olan mutfak kısmına geldiğinde kızlarda orada olmak zorundaydılar. Günün işleri başlıyordu. Sağılan sütler kaynatıldıktan sonra tavana asılı yayığa konur kızlardan birisi sütün içindeki yağ ayrılana kadar bu yayığı ileri geri usulünce sallardı. Bu sallama herhalde bir saatten fazla sürerdi. Ben onların bu haline içten içe üzülür çoğu zaman benim içinde bir eğlence olsun diye yayığın öbür başına geçer birlikte sallardık. Diğer kız önce bifendi (beyefendi) diye hitap ettikleri dedemin sabah kahvesini pişirir ondan sonra kahvaltı masasının hazırlanmasında yardım ederdi. Evde mutlaka ya Dayılı köyünden hatırlı kişiler ya da Ankara’dan akrabalar olurdu. Kahvaltı masası kaldırılıp her şey yerine yerleştikten sonra günün iş bölümü başlar bu da çoğu zaman iki kız arasında büyüklerin fark edemediği ancak bizim fark ettiğimiz sessiz bir kavgaya sebep olurdu. Bu kavga ahırı kim küreyecek kavgası idi. Hayvanlar gittikten sonra onların dışkıları kürekle güzelce temizlenip özün kenarındaki alt avluya biriktirilirdi. Bu dışkılar daha sonra içine saman katılarak çiğnenir artık eskiyip yırtılan bir kalbur kasnağı kalıp olarak kullanılarak içine basılıp yan yana bahçeye serilir kurumaya bırakılırdı. Kalori değeri çok yüksek olan ve Tezek dediğimiz bu yakacak malzemeleri hem kış yakacağı olarak ve hem de tandırda yemek pişirmek için kullanılır fazlası da ihtiyaç sahibi komşulara verilirdi. Bu çiğneme ve kalbura basma işini yeteri kadar dışkı biriktiğinde köyden çağrılan iki azap yapardı. Sanırım ilkokul son sınıfta idim ahırdaki hayvanlara dirlik vermediği için arka avludaki dut ağacına bağlanan koç’un leblebilerinin süpürülmediğini gören büyükannem (dedemin annesi) Çerkez Gül Hanım(bkz. Daha önce yayınlanan Hüsnü Efendi ağıtı ve dayımın malları yazılarım) o sırada orada bulunmak talihsizliğine uğrayan büyük kıza çıkıştı. O da “annem başka bir yumuş söyledi şimdi onu yapacağım” deyince “bu ne biçim cevap” diyerek kızı saçlarından tutup silkeledi. Olayı gören anneannem “el kadar çocuktan ne istiyorsunuz” diyerek karşı çıkınca Kâbe’den getirdiği bastonunu anneanneme doğru kaldırıp “hımm” yaptı. Saç çekme olayı zaten beni yeteri kadar incitmişti anneanneme yapılan bu hareket daha da ağırıma gitti. Bastonu elinden çekip bende ona “hımm” yapmıştım. Evin içme ve buna mümasil ihtiyaçları için gereken su arka avludaki kuyudan çıkrıkla çekilirdi. Anneannem hariç hepimiz bunu yapardık ama en çok da kızlar tabi. Tabanı kapak taşları ile kaplı orta avlunun her gün yıkanması, bu avlunun iki yanı boyunca ekilmiş rengârenk yıldız çiçeklerinin sulanması, helâdaki ibriğin devamlı dolu tutulması ve başka temizlik işleri de öz’ün üstündeki köprübaşında bu gün hâlâ akan pınardan taşınan su ile yapılırdı. Bu kadar işin arasında gündüz eve hanım misafirler gelmiş ve herkesin keyfi yerinde ise teyzem “hadi acik iki fırlanın da içimiz şenlensin, nasıldı o türkünün adı diye sorup onları gaza getirir ikisi birden “kunduralım” diye cevap verir karşılıklı dönerek oynarlardı.

Altın yüzük var benim/ Parmağıma dar benim/ Şu Yozgat’ın içinde kunduralım/Bir sevdiğim var benim döndürelim/ Motur geliyo motur/ Patır patır ediyo/ Kızın sevdiği oğlan kunduralım/ İstanbul’da okuyo döndürelim/ Sarı saçım ördüler/ Bölük bölük böldüler/ Benim suçum ne idi kunduralım / Bir kötüye verdiler döndürelim.

Biz dedemin özel faytonunun durduğu dış avluda komşu çocukları ile oynarken iki kız ve başka komşu kızlar ve kadınlar su taşımak için ortasına ağaç çakılan gaz tenekeleri ellerinde pınardan su doldurma sırasında idiler. Ne olduğunu bilmediğimiz bir ağız dalaşı başladı ve bitti. Biraz sonra küçük kız, özün karşı tarafında biraz daha yukarda oturan ve elindeki iki teneke su ile evine gitmekte olan kendisi de besleme daha büyük bir kıza “bi daha geldiğinde sıramızı kapta göreyim donuz(domuz) sıracalı diye bağırdı. O da elindeki tenekeleri bırakıp “kız, kel besleme, gâvur’un dölü, oraya gelirsem ayağımın altına alırım saçını başını yolarım” diye bağırdı. Büyük kız küçük kıza “sus cevap verme” dedikten sonra karşıdaki kıza “yörü git Çatağ’ın iti. Hele bi dahaki sefer karşıma çık da görüyüm. Topçu’da durmuş da Divanlı’ya ürüyo” (havlıyor) Allah’ın zürefası (Zürafa) dedi. Çatak, Yozgat’ta bir mahalle, Topçu ve Divanlı birbirine yakın iki köy. Sonra hırsını alamayıp kendi kendine söylendi. “Kel beslemeymiş, sanki gendi peri padişahının kızı da. Baba yiyesice, yüzünde babalar çıkar inşallah.” Kadınların araya girip sakinleştirmesiyle olay yatıştı. Evdeki hanımların kabul gününe gittiği bir gün küçük kız ile birlikte orta avlu ile alt avluyu ayıran duvarda oturuyoruz. Ben Tom Miks okuyorum o da tığ ile el oyası yapıyor. Birden “abi benim gözümün biri gormüyomuş” dedi. “Nasıl görmüyormuş” dedim. “ Vallaha, bak aha şu gozümü kapayınca her taraf kapkaranlık oluyo.” Mideme sanki kızgın bir demir saplandı. Ağlarım korkusu ile birkaç dakika bir şey söyleyemedim. “ Teyzemin haberi var mı dediğimde “ Yok, annem üzülmesin diye söylemedim” dedi. “Peki, görmüyorsun da bu danteli nasıl örüyorsun” dedim. Gülerek “ne biliyim ben, örüyom işte” dedi. Ev halkına ben söyledim. İnanamadılar, kontrol ettiler herkes çok üzüldü ama elden ne gelir. Yine Ankara’dan akrabaların geldiği bir gün onlar yufka yiyemezler Yozgat’ın meşhur parmak çöreği diye bilinen ekmeğinden ikram edelim düşüncesiyle küçük kızı çarşıya gönderirler. Yolda Memduhe hala diye bilenen yaşlı bir hanımı pencerede görünce iki elini sallayarak Memduha halaaaa diye bağırmış. Oda benimle alay etti diyerek teyzeme şikâyet etmiş. Teyzem bir güzel azarlıyormuş ki kızcağız olayın nasıl olduğunu anlatmış. Memduhe teyze uzun yıllar anneannemlere komşu çok büyük bir evde otururdu. Sonra sebebini bilmediğim bir şey oldu ve Memduhe teyze fırının yanında küçük bir eve taşındı. Küçük kız uzun süre görmediği Memduhe teyzeyi pencerede görünce çok seviniyor. O sırada başka bir yöne bakmakta olan Memduhe teyzenin dikkatini çekmek için iki elini birden kaldırıp çocukça bir sevgi ile bağırıyor. Teyzem işin doğrusunu öğrenince kızcağızı kaptığı gibi Memduhe teyzeye götürüp olanı biteni anlatıyor. Memduhe teyze çok üzülüyor, benim o gün canım çok sıkkındı. Bu kız da böyle yapınca alay ediyor sandım, bu kız şimdi öteki tarafta benden davacı olursa ben ne ederim, kusura bakma yavrım deyip içerdeki odadan büyükçe bir para getirip onun için harcanmasını rica ediyor. Teyzem o para ile iki kıza elbise ve ayakkabı alıyor. Küçük kız yürürken biraz sağa sola sallanarak yürürdü. Yıllar sonra bir muayene de iki kalça kemiğinin de doğuştan çıkık olduğu anlaşılmış, iki tarafa sallanarak yürümesi bundanmış. İki kız da belli yaşlara geldiklerinde komşuların tavsiyeleri ile hiç tanımadıkları kişilerle evlendirildiler. Nüfus cüzdanlarındaki asıl isimlerini evlenme işleri yapılırken öğrendiler. Bende onlarla birlikte öğrendim. Boylarınca çocukları oldu. Onlara Üniversite tahsilleri yaptırıp evlendirdiler, torun sahibi oldular. Birinin kocası kanserden öbürününki kalpten genç yaşta vefat etti. Yıllar sonra büyük kızın iki ağabeyi bir kız kardeşleri olduğunu öğrenip onu görmeye geldiler. Çekingen bir karşılaşma, şaşkın bakışlar ve nasılsın sorusundan ileri gitmeyen bakışmalar. Sonunda bilgili anneannem yine devreye girip “hadi kızım ağabeylerinle çıkın münasip bir yerde oturun, hasret giderin” diyerek yol gösterdi. Çıkmadan önce bir kenara çekip “bir pastaneye gidin oturun bir şeyler yiyin tanışın, yarın tekrar buluşmak için anlaşın” deyip eline para verdi. Teyze’me gelince vefatından önceki son iki yıl yatağa mahkûm oldu. Çocuğu olmadığından İstanbul’da oturduğu evi kendine bakan küçük kızın üstüne yapmasını önerdim. Önce aman kardeşlerim duymasın dediyse de sonra akli dengesi yerinde diye rapor alıp daireyi kızın üstüne yaptı ve kısa bir süre sonra da vefat etti. Anneannem bize nasılsa kızlara da kendi evlatlarıymış gibi davrandı. Ne, yaz gelip Dayılı köyüne gittiklerinde ne de, güz gelip Yozgat’a geldiklerinde onları kimseye ezdirmedi. Beslenmelerinde ve giyimlerinde kimseden geri koymadı. Gündüz ki koşuşturmada yorulup bitkin düşen kızlar gece bir köşede yere oturup yumuş beklerlerken başları önlerine düşmeye başlayınca ev halkı bir istekte bulunmasın diye “ne oturuyorsunuz hadi gidin yatın” deyip onları gönderirdi. Altmışlı yaşları bitirdiğim bu günlerimde bazı geceler nedense uykuya dalmadan önce, Yüce Rabbimin Kuran-ı kerimde buyurduğu “biz bazılarınızı bazılarınıza üstün yarattık” ayeti beynimi kemirir durur.

***
Yazarın notu; Bu yazımı değerli yorumları ile beni motive eden okurum Sayın Suzan Hanımefendi’ye ithaf ediyorum.

27.08.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
TOPAL MOLLA
Tarihimizin bir yerlerinde gizlenmiş olan eşsiz bilgileri bizlere sunduğunuz için minnettarım. Hep sevgi yüklü kalın. Saygılarımla.
OĞUZ KARLI -- 16.02.2018 12:18
24 KASIM
ALLAH rahmeteylesin babannemin dedesi olur fazlı bilecen hatırlanması ne hoş..
Özgür tekin -- 09.02.2018 14:54
YOZGAT’TA BİR DEVLET BAKANI
Sayın Çapanoğlu merhaba
(Rahmetli babamla rahmetli Derviş Bey oğlu İsmail Çapan iki kardeş gibiydiler, babam İsmail Bey amcaya hep Çapanoğlu diye hitap ederdi, birbirleriyle çok şakalaşırlardı, ailece çok sık görüşürdük. Hanımı rahmetli Sariye Hanım Teyze, annemle "ahretlik bacısı" idiler. Hepsinin mekânı cennet olsun. Oğulları Doğan ve İsa ise çocukluk arkadaşlarımdı. Ben de size müsaadenizle, sakıncası yoksa Çapanoğlu diye hitap etmek isterim).
Merhum Mehmet Kemal Aydoğan (yanlış bilmiyorsam Mustafa değil Mehmet, oğlu daha iyi bilir) Yozgat İmam-Hatip Okulu'nda (o zaman ...Lisesi değil Okulu idi) bizim müdürümüz idi. Sanırım 1962 de emekli oldu veya kendi ayrıldı. Ben o okulda 1956-63 arası öğrenci idim. Bizim Resim ve Yurttaşlık Bilgisi derslerimize gelirdi aynı zamanda. Mükemmel bir fotoğrafçı ve ressam idi. Meşhur o "Bulutlarda Atatürk" fotoğrafı uzun yıllar ilk, orta ve liselerde, İmam-Hatip okullarında hep asılı idi. Merhum öğretmenimiz çok sempatik, güler yüzlü ve espritüel biri idi. Oğlunu o yıllarda henüz küçük çocukken tanıdım, sonra da bir daha görmedim, sık sık babasıyla gelirdi okula. Kayın biraderi ve meşhur Edhem Hafız'ın oğlu (çok muhterem öğretmenimiz) Ahmet Akman ise hem Gazipaşa İlkokulu’nda hem İmam-Hatip'te yıllarca öğretmenimiz oldu. Oğulları rahmetli Ergin Ağabey'i (mimar idi ve genç yaşta vefat etti maalesef) tanırdım. Küçük kardeşi Bilgin ise mahalleden benim ve Taha Akyol'un oyun ve mektep arkadaşımızdı. Birden hatıralar canlandı.
Selam ve saygılarımla,
A.Yaşar Ocak -- 04.02.2018 15:15
YOZGAT KÜLTÜR MERKEZİ
Değerli dostum,
Yozgat Kültür Merkezi, İstanbul’a yolum düştüğünde ilk ziyaret edeceğim mekan olacak. Bu merkezi böyle dört dörtlük inşa etmek her babayiğidin harcı değildir. Ellerine sağlık bu yolda gayret gösterenlerin. Siz de inşayı taa baştan alıp merkezin sunuma hazır hale geliş aşamasına kadar geçirdiği evreleri, verilen mücadeleyi ve gayretli çalışmaları ne güzel anlatmışsınız. Varlığınız daim ola aziz dostum.
Ben de Yozgat Kültür Merkezi’nin yapımında ve yaşatılmasında insan üstü gayret gösteren Sayın Başkan Ahmet Yılmaz başta olmak üzere, maddi manevi destek veren herkese candan teşekkür ederim.

Mustafa Topaloğlu -- 22.01.2018 14:30
CEP TELEFONU YASAKLANSIN MI, YASAKLANMASIN MI?
Abdülkadir Bey,
Eskiden Mafialar vardı, her taraflar bunların kontrolündeydi. Kanun kuvvetleri bile bunlarla uğraşamazdı. Şimdilerde bunlar bitti gibi göründüysede bu sefer MEDYA MAFİACILIĞI BAŞLADI!.Yok artık makinalı ile taramıyorlar ama milyonların önünde delilsiz, evraksız, kulaktan gelen yalan dolanlarla İNSANLARI LEBLEBİ GİBİ HARCIYORLAR.
Diyeceksinizki ülkede kanun var, mahkemeler var. YOK...ben inancımı kaybettim. Şayet bu ülkede kanun olsaydı bir kere bu medya mafialarına DUR DERLERDİ. Ama birde şu var hani derler ya '' bu başa bu tarak '' ayni öyle. Böyle seyirciye böyle show. Ülkelerde TV programlarının içeriğini seyircinin isteği belirler. Şu an kaç milyon Türk sınırımızda ne oluyoramı bakıyor yoksa kim ile kim
''ne!'' etmiş o programlarımı seyrediyor?
Bu gündüz programlarında güya avukatlar var !!! Yahu bu kadar belgesiz itelemeye, kariyer sahibi insanları rezil etmeye, aile mahremiyetini car car car açıklamaya ne HAKLARI VAR ?
Heye heye taşıyın mahkemelere...Kanal kiminmiş ? Showu yapanların arkalarında kimler varmış, reytingden kaç para dönüyormuş...
Şöyle bitireyim, BAZEN SERT KAYALARADA ÇARPILIR !
hamiyet Nagel -- 17.01.2018 14:43
ŞU HRİSTİYAN BAYRAMI
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yeni yıl olgusunu irdeleyişinizden dolayı sizi kutluyorum. Okuma kültürü çok zayıf bir toplum olduğumuzdan insanlarımız çok rahat yönlendirilebiliyor. Bir de bilinçli biçimde yapılan yanlış yönlendirmeler devreye girince iş çığırından çıkıyor. Kendi kültürel değerlerimizi başkalarına öyle kolay kaptırıyoruz ki anlatmak olanaksız. Çünkü bu değerlerimizin farkında değiliz. Yeni yıl olayı da böyle. İslamiyetin benimsenmesinden önce kutladığımız yeni yılı, kendi kültürümüz çerçevesince tüm dünyaya yayacağımız yere, özellikle Batı kültürünün dinsel yaklaşımlarına teslim etmişiz kendimizi. Kuşkusuz biraz da İslamiyetin bazı kesimlerce bir çıkar aracı olarak kullanılmasının da bunda etkileri var. Durum böyle olunca ne yazık ki insanların bir özel günü çoluk çocuklarınca eğlenerek geçirmesi bazı çevreleri rahatsız ediyor. Acaba yazınızı okuyunca yeni yıl kutlamalarına bir Hıristiyan geleneği olarak bakanlar ne diyecekler?...
Saygılarımla.
Muhsin Köktürk -- 01.01.2018 18:43
CAHİLDİM DÜNYANIN RENGİNE KANDIM
Koskoca bir şehirde böyle saçma sapan bir pazar anlayışı olurmu. Pazar yeri diye yaptıkları yerde otopark yok, süt yoğurt pazarı yozgatın bir ucunda sebze meyve pazarı öbür ucunda böyle bi pazar Yozgat Yozgat oldu olalı görmedi. Rezalet diz boyu efendiler sahipsiz memleket. Herşeyin bir kuralı usulü kaidesi olur. Pazar pazar benzemez oldu. Böyle gidrse bırakın çoruma semer satmak için getmeyi, yakın zamanda 1 kilo süt almak içinde gitmek zorunda kalacağız.
Adınız ve Soyadınız -- 13.12.2017 14:27
BİR ANI
Sayın Çapanoğlu, gönderdiği yazısından girişimci bir ruha sahip olduğunu tahmin ettiğim Sayın Nusret Alper beyi tebrik ediyorum. Keşke aynı karakterdeki kişiler dernek gibi, kooperatif gibi bir çatı altında örgütlenebilseler. Basından takip ettiğim kadarı ile Yozgat kadınları erkeklerinden daha cesur ve daha girişkenler. Hâlbuki, Yozgat’ımız birçok konuda bakir sayılır. Üzüldüğüm bir taraf da kendi esnafımız varken dışardan gelen esnafın açtığı işyerlerine Yozgat yerli halkının daha fazla itibar etmesi. Bu arada Sayın Belediye başkanımızın gerek lise caddesindeki gerekse kuyumcular caddesindeki düzenlemesinden sonra alışverişte sanki daha bir canlanma olduğu izlenimi taşıyorum. Umarım öyledir. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 07.12.2017 10:45
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu,
Pazardan pazara yazınızı üzülerek okudum. Meyve sebze pazarı ile süt yoğurt peynir pazarının birbirinden uzakta olmasının sebebini anlayamadım. Şehirlerin pazarlarında hepsi aynı pazarın içinde ama kendilerine ayrılan yerlerde olurlar. Bu pazarlarda o kadar çok çeşit var ki mutfak eşyası satanlar, giysi satanlar, güneş gözlüğü satanlar, iç çamaşırı satanlar, ayakkabı satanlar vs. Yozgat pazarında ise bunlar değil köylünün getirdiği ve kendi ürettiği ürünleri kolayca pazarlayabilmesi isteniyor. Umarın Belediye Başkanlığı ve Valilik buna göre tedbir alırlar. Bu araştırma yazınız için sizi kutluyorum. Saygılarımla
SUDE ÖZTÜRK -- 23.11.2017 12:44
PAZARDAN PAZARA
Bu yazanlar doğru ve Yozgat gerçekten bu hale geldiyse Yozgat bitmiş demektir. Alıcının satıcının köylüsüyle kentlisiyle tüm ahalinin pazardan ihtiyaçlarını karşılayabileceği pazar yeri yapılamıyorsa boş yere organize sanayi yapmaktan, sanayileşmekten, tarımı güçlendirmekten bahsetmesin kimse yazık çok yazık. Oysa istimlak edilip güzel bir haftA alık pazar yeri yapılsa alıcı da satıcı da yaşadığı bu sıkıntıdan kurtulur.
RIZA KAYACAN -- 22.11.2017 15:27
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00