BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
246
Dün
:
4601
Toplam
:
13183253
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
KEL BESLEME
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Yozgat’ın kim bilir hangi köylerinden getirilmişlerdi. Ben kendimi bildim bileli Cennetmekân dedemin evinde evlatlık idiler. Fukara Anadolu köylerinde bakılamayacak kadar çok çocuk yapılınca ya da anası ölünce istenmeyen çocuklar şehirli ailelere evlatlık yani besleme verilirlerdi. Böyle sürü sepet çocuk yapılınca pek değeri de olmazdı zaten. Mütevekkil Anadolu köylüsü bir çocuğu öldüğünde pek fazla üzülmez “altı üstü bir teneke suya bakar” derdi. Kastettiği şeyde gusül abdestiydi. Büyüğünü çocuğu olmayan bir doktor hanım daha bebekken bir köyden alıyor. Bir gece karnını doyurup uyutup eşi ile sinemaya gidiyorlar. Bir süre sonra bebek uyanıp mızırdanmaya, ilgi olmayınca da ağlamaya başlıyor. Ağlama sesi kesilmeyince komşular merak edip yardımcı olmak için kapısını çalıyorlar ki evde kimse yok. Onlar kapıda çaresiz bekleşirken bebek içerde ağlamaya devam ediyor. Sonunda Polis Dayiresi’nden (o zaman öyle denirdi) yardım istiyorlar. Polisler, gecenin bir vakti çağırdıkları çilingire kapıyı açtırıyor komşularla birlikte içeri giriyorlar. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş bebeği komşulardan birinin evine götürüyorlar. Karnı doyurulan bebek susup uykuya dalınca bir tutanakla komşuya bırakıp gidiyorlar. Bir şeyden haberi olmayan doktor hanım eve gelip çocuğu bulamayınca panikliyor ve heyecanla sokağa fırlayınca komşuların haberi oluyor ve olan biteni kendisine anlatıyorlar. Bu olay ertesi gün Yozgat’ta günün konusu oluyor. Bebeğe bakamayacağını anlayan doktor hanım bebeği verecek bir aile arıyor. İki evlenmiş kızı, evde evlenme çağında bir kızı ve bir oğlu olan Cennetmekân anneannem olayı duyunca dedeme bile sormadan bu sahipsiz bebeği alıp eve getiriyor. Bu bebek ilkokul çağına gelene kadar bakılıp büyütülüyor. Yaşı geldiğinde de okula gönderiliyor. Benimle hemen hemen aynı yaşta olan bu kız, evde artık yumuş tutmaya (ufak tefek getir götür işleri) başlıyor. Birkaç yıl sonra savcı olan eşi genç yaşta vefat eden büyük teyzem de Yozgat’a gelip aynı bahçe içinde ama ayrı bir ev olan ve duvarları tavan altı resimleri ile süslü selamlık kısmına yerleşiyor. Çocuğu olmayan teyzeme de yine köylerden birinden kimsesiz küçük bir kız çocuğu getirilip bırakılıyor. Bu da yaşı gelince ilkokula gönderiliyor. Okul bitince kendinden önce gelen kız gibi o da yavaş yavaş yumuş tutmaya başlıyor. Tabi acılı hayatları da. Biz iki erkek kardeş yaz tatillerimizi geçirdiğimiz bu kocaman evde bu iki kız ile kardeş gibi birlikte büyüdük. Ama biz anası babası olan, büyükleri tarafından sevilen korunan iki kardeş, onlar ise sahipsiz, korumasız günlük yaşamları büyüklerin insafına kalmış iki kanadı kırık yavru kuş. Yaşları büyüdükçe yapılması istenen yumuşlarda büyüdü. Cennetmekân anneannem sabahları saat 05.00 de kalkardı. Çünkü Yozgat sığırına katılacak hayvanlar sabah erkenden sağılacak sütü alınıp sığır sürüsü geçerken sığıra katılacaklardı. Bu iş bitene kadar uyumalarına müsaade vardı ama anneannem şimdi normal bir apartmanın salonundan daha büyükçe ve içinde iki adet tandırı olan mutfak kısmına geldiğinde kızlarda orada olmak zorundaydılar. Günün işleri başlıyordu. Sağılan sütler kaynatıldıktan sonra tavana asılı yayığa konur kızlardan birisi sütün içindeki yağ ayrılana kadar bu yayığı ileri geri usulünce sallardı. Bu sallama herhalde bir saatten fazla sürerdi. Ben onların bu haline içten içe üzülür çoğu zaman benim içinde bir eğlence olsun diye yayığın öbür başına geçer birlikte sallardık. Diğer kız önce bifendi (beyefendi) diye hitap ettikleri dedemin sabah kahvesini pişirir ondan sonra kahvaltı masasının hazırlanmasında yardım ederdi. Evde mutlaka ya Dayılı köyünden hatırlı kişiler ya da Ankara’dan akrabalar olurdu. Kahvaltı masası kaldırılıp her şey yerine yerleştikten sonra günün iş bölümü başlar bu da çoğu zaman iki kız arasında büyüklerin fark edemediği ancak bizim fark ettiğimiz sessiz bir kavgaya sebep olurdu. Bu kavga ahırı kim küreyecek kavgası idi. Hayvanlar gittikten sonra onların dışkıları kürekle güzelce temizlenip özün kenarındaki alt avluya biriktirilirdi. Bu dışkılar daha sonra içine saman katılarak çiğnenir artık eskiyip yırtılan bir kalbur kasnağı kalıp olarak kullanılarak içine basılıp yan yana bahçeye serilir kurumaya bırakılırdı. Kalori değeri çok yüksek olan ve Tezek dediğimiz bu yakacak malzemeleri hem kış yakacağı olarak ve hem de tandırda yemek pişirmek için kullanılır fazlası da ihtiyaç sahibi komşulara verilirdi. Bu çiğneme ve kalbura basma işini yeteri kadar dışkı biriktiğinde köyden çağrılan iki azap yapardı. Sanırım ilkokul son sınıfta idim ahırdaki hayvanlara dirlik vermediği için arka avludaki dut ağacına bağlanan koç’un leblebilerinin süpürülmediğini gören büyükannem (dedemin annesi) Çerkez Gül Hanım(bkz. Daha önce yayınlanan Hüsnü Efendi ağıtı ve dayımın malları yazılarım) o sırada orada bulunmak talihsizliğine uğrayan büyük kıza çıkıştı. O da “annem başka bir yumuş söyledi şimdi onu yapacağım” deyince “bu ne biçim cevap” diyerek kızı saçlarından tutup silkeledi. Olayı gören anneannem “el kadar çocuktan ne istiyorsunuz” diyerek karşı çıkınca Kâbe’den getirdiği bastonunu anneanneme doğru kaldırıp “hımm” yaptı. Saç çekme olayı zaten beni yeteri kadar incitmişti anneanneme yapılan bu hareket daha da ağırıma gitti. Bastonu elinden çekip bende ona “hımm” yapmıştım. Evin içme ve buna mümasil ihtiyaçları için gereken su arka avludaki kuyudan çıkrıkla çekilirdi. Anneannem hariç hepimiz bunu yapardık ama en çok da kızlar tabi. Tabanı kapak taşları ile kaplı orta avlunun her gün yıkanması, bu avlunun iki yanı boyunca ekilmiş rengârenk yıldız çiçeklerinin sulanması, helâdaki ibriğin devamlı dolu tutulması ve başka temizlik işleri de öz’ün üstündeki köprübaşında bu gün hâlâ akan pınardan taşınan su ile yapılırdı. Bu kadar işin arasında gündüz eve hanım misafirler gelmiş ve herkesin keyfi yerinde ise teyzem “hadi acik iki fırlanın da içimiz şenlensin, nasıldı o türkünün adı diye sorup onları gaza getirir ikisi birden “kunduralım” diye cevap verir karşılıklı dönerek oynarlardı.

Altın yüzük var benim/ Parmağıma dar benim/ Şu Yozgat’ın içinde kunduralım/Bir sevdiğim var benim döndürelim/ Motur geliyo motur/ Patır patır ediyo/ Kızın sevdiği oğlan kunduralım/ İstanbul’da okuyo döndürelim/ Sarı saçım ördüler/ Bölük bölük böldüler/ Benim suçum ne idi kunduralım / Bir kötüye verdiler döndürelim.

Biz dedemin özel faytonunun durduğu dış avluda komşu çocukları ile oynarken iki kız ve başka komşu kızlar ve kadınlar su taşımak için ortasına ağaç çakılan gaz tenekeleri ellerinde pınardan su doldurma sırasında idiler. Ne olduğunu bilmediğimiz bir ağız dalaşı başladı ve bitti. Biraz sonra küçük kız, özün karşı tarafında biraz daha yukarda oturan ve elindeki iki teneke su ile evine gitmekte olan kendisi de besleme daha büyük bir kıza “bi daha geldiğinde sıramızı kapta göreyim donuz(domuz) sıracalı diye bağırdı. O da elindeki tenekeleri bırakıp “kız, kel besleme, gâvur’un dölü, oraya gelirsem ayağımın altına alırım saçını başını yolarım” diye bağırdı. Büyük kız küçük kıza “sus cevap verme” dedikten sonra karşıdaki kıza “yörü git Çatağ’ın iti. Hele bi dahaki sefer karşıma çık da görüyüm. Topçu’da durmuş da Divanlı’ya ürüyo” (havlıyor) Allah’ın zürefası (Zürafa) dedi. Çatak, Yozgat’ta bir mahalle, Topçu ve Divanlı birbirine yakın iki köy. Sonra hırsını alamayıp kendi kendine söylendi. “Kel beslemeymiş, sanki gendi peri padişahının kızı da. Baba yiyesice, yüzünde babalar çıkar inşallah.” Kadınların araya girip sakinleştirmesiyle olay yatıştı. Evdeki hanımların kabul gününe gittiği bir gün küçük kız ile birlikte orta avlu ile alt avluyu ayıran duvarda oturuyoruz. Ben Tom Miks okuyorum o da tığ ile el oyası yapıyor. Birden “abi benim gözümün biri gormüyomuş” dedi. “Nasıl görmüyormuş” dedim. “ Vallaha, bak aha şu gozümü kapayınca her taraf kapkaranlık oluyo.” Mideme sanki kızgın bir demir saplandı. Ağlarım korkusu ile birkaç dakika bir şey söyleyemedim. “ Teyzemin haberi var mı dediğimde “ Yok, annem üzülmesin diye söylemedim” dedi. “Peki, görmüyorsun da bu danteli nasıl örüyorsun” dedim. Gülerek “ne biliyim ben, örüyom işte” dedi. Ev halkına ben söyledim. İnanamadılar, kontrol ettiler herkes çok üzüldü ama elden ne gelir. Yine Ankara’dan akrabaların geldiği bir gün onlar yufka yiyemezler Yozgat’ın meşhur parmak çöreği diye bilinen ekmeğinden ikram edelim düşüncesiyle küçük kızı çarşıya gönderirler. Yolda Memduhe hala diye bilenen yaşlı bir hanımı pencerede görünce iki elini sallayarak Memduha halaaaa diye bağırmış. Oda benimle alay etti diyerek teyzeme şikâyet etmiş. Teyzem bir güzel azarlıyormuş ki kızcağız olayın nasıl olduğunu anlatmış. Memduhe teyze uzun yıllar anneannemlere komşu çok büyük bir evde otururdu. Sonra sebebini bilmediğim bir şey oldu ve Memduhe teyze fırının yanında küçük bir eve taşındı. Küçük kız uzun süre görmediği Memduhe teyzeyi pencerede görünce çok seviniyor. O sırada başka bir yöne bakmakta olan Memduhe teyzenin dikkatini çekmek için iki elini birden kaldırıp çocukça bir sevgi ile bağırıyor. Teyzem işin doğrusunu öğrenince kızcağızı kaptığı gibi Memduhe teyzeye götürüp olanı biteni anlatıyor. Memduhe teyze çok üzülüyor, benim o gün canım çok sıkkındı. Bu kız da böyle yapınca alay ediyor sandım, bu kız şimdi öteki tarafta benden davacı olursa ben ne ederim, kusura bakma yavrım deyip içerdeki odadan büyükçe bir para getirip onun için harcanmasını rica ediyor. Teyzem o para ile iki kıza elbise ve ayakkabı alıyor. Küçük kız yürürken biraz sağa sola sallanarak yürürdü. Yıllar sonra bir muayene de iki kalça kemiğinin de doğuştan çıkık olduğu anlaşılmış, iki tarafa sallanarak yürümesi bundanmış. İki kız da belli yaşlara geldiklerinde komşuların tavsiyeleri ile hiç tanımadıkları kişilerle evlendirildiler. Nüfus cüzdanlarındaki asıl isimlerini evlenme işleri yapılırken öğrendiler. Bende onlarla birlikte öğrendim. Boylarınca çocukları oldu. Onlara Üniversite tahsilleri yaptırıp evlendirdiler, torun sahibi oldular. Birinin kocası kanserden öbürününki kalpten genç yaşta vefat etti. Yıllar sonra büyük kızın iki ağabeyi bir kız kardeşleri olduğunu öğrenip onu görmeye geldiler. Çekingen bir karşılaşma, şaşkın bakışlar ve nasılsın sorusundan ileri gitmeyen bakışmalar. Sonunda bilgili anneannem yine devreye girip “hadi kızım ağabeylerinle çıkın münasip bir yerde oturun, hasret giderin” diyerek yol gösterdi. Çıkmadan önce bir kenara çekip “bir pastaneye gidin oturun bir şeyler yiyin tanışın, yarın tekrar buluşmak için anlaşın” deyip eline para verdi. Teyze’me gelince vefatından önceki son iki yıl yatağa mahkûm oldu. Çocuğu olmadığından İstanbul’da oturduğu evi kendine bakan küçük kızın üstüne yapmasını önerdim. Önce aman kardeşlerim duymasın dediyse de sonra akli dengesi yerinde diye rapor alıp daireyi kızın üstüne yaptı ve kısa bir süre sonra da vefat etti. Anneannem bize nasılsa kızlara da kendi evlatlarıymış gibi davrandı. Ne, yaz gelip Dayılı köyüne gittiklerinde ne de, güz gelip Yozgat’a geldiklerinde onları kimseye ezdirmedi. Beslenmelerinde ve giyimlerinde kimseden geri koymadı. Gündüz ki koşuşturmada yorulup bitkin düşen kızlar gece bir köşede yere oturup yumuş beklerlerken başları önlerine düşmeye başlayınca ev halkı bir istekte bulunmasın diye “ne oturuyorsunuz hadi gidin yatın” deyip onları gönderirdi. Altmışlı yaşları bitirdiğim bu günlerimde bazı geceler nedense uykuya dalmadan önce, Yüce Rabbimin Kuran-ı kerimde buyurduğu “biz bazılarınızı bazılarınıza üstün yarattık” ayeti beynimi kemirir durur.

***
Yazarın notu; Bu yazımı değerli yorumları ile beni motive eden okurum Sayın Suzan Hanımefendi’ye ithaf ediyorum.

27.08.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00