BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
185
Dün
:
4601
Toplam
:
13184406
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
CERİTZADE HÜSNÜ EFENDİ AĞIT’I
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Şu iki mısra orta yaş üstündeki Yozgatlıların dillerine pelesenk* olmuştu. “Efil, efil ederde Dayılının ekini/Ceritzade Hüsnü Efendi de Büyük caminin vekili.” Gerisini kimse bilmiyor, hatırlamıyordu.

Yozgat Gazetesindeki köşemde birkaç kez bilen, hatırlayan var mı diye sordum. Yozgat’a gittiğim zamanlar eşe dosta tanıdık tanımadık büyüklere her fırsatta sordum. Maalesef bir bilen, en azından bazı mısralarını olsun hatırlayan çıkmadı. Kime sordumsa hep yukarıdaki iki mısraı söylüyor arkasını getiremiyordu. Kahırlandım, rahmetli Abbas Sayar ağabeyimin “Yozgat var, Yozgatlı yok” sözünü hatırlayıp rahmet ve minnetle andım.

Ceritzade Hüsnü Efendi kimdi. Neden bu ağıtın peşine düşmüştüm. Arz edeyim. Benim anne dedem Ceritzade Şükrü Efendi’dir. Yani Hüsnü Efendinin baba bir anne ayrı küçük kardeşidir. Şükrü Efendi, Yozgat’ta Mutafoğlu Mahallesinde özün kenarında o zamandan beri akan pınarın yanındaki büyük evde oturur, Dayılı köyündeki arazileri ile de çitçilik yapardı. Şimdi evin tam önünde kocaman sarı renkli bir trafo binası var. Babası Nurettin Efendi Yozgat’ta Çarşıağası imiş. Çarşıağası; Çarşıyı ve esnafı düzen altında tutmakla görevli, çarşının kamu düzeninden ve özellikle geceleri korunmasından sorumlu görevli kimse. Hüsnü ve Şükrü Efendilerin babası Nurettin Efendinin ilk hanımından çocuğu olmaz, ikinci eşi Hafize hanımı alır. Bu hanımdan Hüsnü Efendi ve iki kız kardeşi Besime ve Vahide hanımlar doğar. Daha sonra üçüncü hanım olarak küçük yaştaki Çerkez kızı Gül Hanım’ı alır. Bu Hanımdan da benim dedem Şükrü Efendi ve kız kardeşi Zehra Hanım olurlar. Böylece Hüsnü Efendi ile Şükrü Efendi, baba bir anne ayrı iki erkek kardeş olurlar. Gül Hanım, gelin geldiğinde çok küçük yaşta imiş ve Türkçe bilmezmiş. Nurettin Efendi de Gül hanımla evlendikten dört yıl sonra vefat eder. Şükrü Bey dedem üç yaşında yetim kalır.

1916-1917 yıllarında Yozgat Belediye Reisliği de yapan Hüsnü Efendinin, bir türlü yıldızının barışmadığı zamanın Yozgat Mutasarrıfını, Yozgat’tan başka bir yere tayin ettirmek için kimsenin aklına gelmeyecek komik bir oyunu çok bilinir. Hikâyesi de şöyle anlatılır;

Bir kış günü Yozgat'tan Ankara'ya, yeterli mesafeler içinde iyi koşan atlar hazırlatır. Akşam olup hava kararmaya başlayıp el ayak çekilirken atına biner son hızla Ankara’ya doğru yola çıkar. Bu arada para ile tuttuğu ayak takımından üç-beş kişiye de gecenin ilerlemiş bir saatinde mutasarrıfın evini taşlatır. Yol boyunca kendini bekleyen atlarla hiç mola vermeden ve kestirme yollardan yoluna devam eder. Sabah vali bey daha makamına gelmeden Ankara’ya ulaşır. Vali bey makamına geldiğinde de elindeki dilekçeyi kendisine takdim edip Yozgat Mutasarrıfından şikâyetlerini sıralar. Bu sırada Yozgat Mutasarrıfının taşlama şikâyeti ile ilgili telgrafı da vali beyin önüne gelir. Ankara Valisi, bir Hüsnü Efendi’ye, bir verdiği dilekçeye, bir de Yozgat’tan gelen telgrafa bakar, şaşar kalır. O zamanın imkânlarında, bir adamın, bir gecede Yozgat'tan Ankara'ya gelmesi pek mümkün değil. Hüsnü Efendi de şikâyetini pekiştirircesine “Görüyorsunuz efendim, bu şikâyeti de, diğer söyledikleri de tamamen iftiradır” der. Vali ne yapsın, en kolay çözüm olarak mutasarrıfı görevden alır. Hüsnü Efendi de muradına erer.

Çapanoğulları başkaldırısı sırasında Ziraat Bankasından alınan 50 bin lira karşılığı tanzim edilen senette onun da imzası vardır.(Bkz. Yozgat Gazetesinde ki köşem. Süleyman Sırrı olayı ve Kocahanoğlunun düşündürdükleri).Çerkez Ethem daha Yozgat’ı basmadan, Ankara valisi Yahya Galip Bey’in Çapanoğullarını haberdar etmesiyle beyler ve bir kısım akrabaları Yozgat’ı terk ederler. Hüsnü Efendi de telaşlı ve heyecanlı bir şekilde eve gelir hazırlık yapmaya başlar. Şaşkın bir haldeki karısı Zehra Hanımın “sen gidersen ben ne yapacağım” şeklindeki ağlayıp sızlanmaları onu da şaşırtır. Kaçmakla kaçmamak arasında bocalar. Ata binmek için binek taşına çıkıyor, ata binmişken vazgeçiyor inip eve giriyor, bir süre sonra çıkıp tekrar biniyor. Bu binip inmeler birkaç kere tekrarlanıyor. Sonunda eşini evde yalnız bırakıp gitmeye gönlü elvermiyor. Kaderine razı olup kaçmaktan vazgeçiyor. Geçen süre içinde de Çerkez Ethem Yozgat’a geliyor. Ziraat bankasına bırakılan elli bin liralık senette ismi ve imzası olduğundan ve Çapanoğullarına da akraba olduğundan suçlu görülüp yargılanmak için aranıyor.

Aslında yargılama yapılmıyor, Atatürk’ün mecliste söylediği gibi, davası sonradan görüşülmek üzere acele ile asılıyorlardı. (Çerkez Ethem adaleti). Çerkez Ethem’in kumandanlarından Parti Pehlivan isimli biri yanındaki hempaları ile Hüsnü Efendinin konağını basıyorlar. Hem onu hem de para kasasının yerini bulmaya çalışıyorlar. Bulamayınca kardeşi Şükrü Efendi’yi alıyorlar. Şükrü Efendi o zaman 21 yaşında bir delikanlı. Parti Pehlivan, annesi Çerkez Gül Hanım’a isteklerini yerine getirmezse Hüsnü Efendinin yerine Şükrü Efendi’yi asacağını söylüyor ve adamlarına konağı yakmaları için emir veriyor. Çaresiz kalan Hüsnü Efendinin analığı Çerkez Gül Hanım (benim büyükannem), öz oğlu Şükrü Efendi asılmasın ve konak elden gitmesin diye üvey oğlu Hüsnü efendinin saklandığı yeri Çerkezce Parti Pehlivan’a söylüyor. Onlarda Hüsnü efendiyi yakalıyor, kasayı boşaltıyor, konağı yağmalayıp yakıyor, Hüsnü Efendiyi alıp götürüyorlar. Kadersiz Hüsnü Efendi ve Kadı Remzi Efendi ilk asılanlardır. Muhakeme edilmeden acele ile Belediye Dairesinin balkonunu tutan iki eliböğründeye asılıyorlar.

Bunlardan sonra ilk yakalananlar ise Sakarya Mektebinden Ziraat Bankasına kadar olan caddenin sağ tarafındaki söğüt ağaçlarına yine sorgusuz asılırlar. Tutukladıkları Çapanoğullarının ailelerini de Sakarya Mektebine hapsederler. Sabah halk uyandığında çok kişinin gece söğütlere asılmış olduğunu görür.

Balkanlarda, birinci dünya savaşında ve istiklal savaşında bulunan ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin özel oturumunda madalya ve kahramanlık nişanı ile ödüllendirilen Yozgatlı Nazım Kafaoğlu o günleri şöyle anlatmıştı; “Aman Allah’ım bu ne facia? Bu ne zulüm. Çerkez Ethem isyanı bastırmaya değil, Yozgat’ı insanı ile malı ile mülkü ile tahribe gelmiş. Ayak bastıkları yerleri tahrip ve yağma ediyor. Sabahın erken saatlerinde Çapanoğlu Büyük Camii yakılıyor diye halk sokaklara dökülmüş, kimin haddine camiye yaklaşmak. Caminin yanına yaklaşan yakayı ele veren en azından dövülüyor, vuruluyor. Ulemadan Erzurumzade Hafız Efendi kelleyi koltuğa alıp Ethem’e gidiyor. Bu zulme ve yağmaya engel olması için ricada bulunuyor. Ethem haykırıyor; “Bu isyanın müsebbibi Ankara valisi Yahya Galip’tir. Onu da istedim. Göndermezse, Ankara’ya döndüğümde onunla birlikte Mustafa Kemali’de meclisin kapısına asacağım.”

İşte yukarda arz ettiğim Hüsnü Efendi ağıtı bu olay için yakılmış bir ağıttır. 1920 senesinde idam edilen Hüsnü Efendinin arkasından yakılan bu ağıt’ı 1960 lı 70 li yıllarda Yozgat düğünlerinde ince saz diye tabir edilen zamanın çalgıcılarından dinlerdik. Gençliğimizden ve cahilliğimizden bir kenara not etmek aklımıza gelmedi. Sandık ki bu insanlar hiç yaşlanmayacak, ebediyen hayatta kalacaklar, bu düzen ilelebet devam edecek. Kaybettiklerimizin değerlerini kaybettikten sonra anlıyoruz maalesef. Yaş kemale erip aklımız başımıza gelince geçmişin peşine düşüyoruz ama geç kalıyoruz. Önümüze çıkan her kapıya başımızı çaldıksa da nafile oldu. Yine de şansım varmış. Halen Ankara Devlet Türk Halk Müziği Korosu müdürü olan hemşerimiz değerli kardeşim Habib Coşkunsoy ile yaptığım bir telefon konuşmasında da bu üzüntümden bahsetmiştim. Bir kaç gün sonra beni aradı yukarda yazdığım iki mısrayı tekrarlamamı istedi, tekrarladım. Ben sanki böyle bir şey hatırlıyorum arşivimi bir gözden geçireyim dedi. Bir umutla kendini neredeyse hemen her gün aradım.

Bir hafta sonra arabamla yolda giderken telefonum çaldı. Değerli kardeşim müjdeyi verdi ve ağıtın sözlerini okumaya başladı. Heyecandan elim ayağım birbirine dolaştı, bir kazaya sebep olurum korkusuyla arabayı kenara çektim okuduğu ağıtı tekrar bir kere daha okumasını rica ettim. Heyecanımı anladı ki ben sana mail ile gönderirim şimdilik bu kadar dedi. Dışarıdaki işim iki saat kadar sürmüştü, acele eve geldim bilgisayarımı açtım. Yıllardır peşine düştüğüm Hüsnü Efendi ağıtı karşımda idi. Bu ağıtı 1978 yılında Sayın Ahmet Demirel Beyefendi bizzat Kemancı Mezeliğin İsmail Ağanın sesinden band’a kaydetmiş ve Habib Coşkunsoy kardeşime vermişmiş. Bu kayıt yapılmasa idi bir ağıt’ı daha, çalıp söyleyenlerle birlikte kaybetmiş olacaktık. Habip Coşkunsoy kardeşim sonraki günlerde ses kayıtlarını bir CD. ye kaydederek bana göndermek zahmetinde ve lütfunda da bulundu. Allahın rahmeti üzerine olsun İsmail Ağa, binlerce teşekkür Sayın Ahmet Demirel ve binlerce teşekkür yoğun çalışması sırasında günlerce bıkmadan arşivini tarayan değerli Habib Coşkunsoy kardeşim.

İşte Ceritzade Hüsnü Efendi ağıt’ı

Aman efil efil eder de Dayılının ekini
Hüsnü Efendi de Büyükcaminin vekili
Hüsnü Efendi öldü kimler olsun vekili

Alırım ahdımı koymam yar sende
Taş başında da ağledin** sen beni

Aman hafif taşlarınan kale yapılmaz
Çıkıp çıkıp yar yoluna bakılmaz
Bir ben ölmeyinen Yozgat yıkılmaz

Alırım ahdımı koymam yar sende
Taş başında da ağledin sen beni

Aman bir taş attım gümbürdesin gölünüz
Ben gidiyom dilsiz kalsın iliniz
Bundan sonra belli olsun akıllınız deliniz

Alırım ahdımı koymam yar sende
Taş başında da ağledin sen beni


Ağıt’ı okuyunca sizde anlamışsınızdır. Bu ağıt, ağlayıp sızlayarak Hüsnü Efendiyi kaçmaktan alıkoyan eşine kahır için yakılmış.

* Pelesenk; kabuğu yapışkan bir ağaç türüdür. Bu özelliğinden dolayı halk arasında diline pelesenk olmak bir kelimeyi her yerde herkese söylemek anlamına gelir.
* * Ağledin; oyaladın, beklettin anlamında.


Çerkez Gül Hanım Gül Hanım’ın eşi Nurettin Efendi Ceritzade Hüsnü Efendi



07.08.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00