BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
212
Dün
:
4601
Toplam
:
13177926
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
ATÇALI KEL VE YAĞDERELİ SİNANOĞLU EFE
capanoglukadir@yahoo.com.tr


Değerli Okuyucu, okuduğum ve beğendiğim bazı kitapları zaman zaman köşemde sizlere duyuruyorum. Bu defa bir kitabı size tanıtmayı kendime borç bildim. Kitabın ismi “Atçalı Kel ve Yağdereli Sinanoğlu Efe.” Kitabın yazarı Sayın Etem Oruç. Neden borç bildim? Daha ortaokulda okurken kitaplığıma aldığım kitaplardan birisi Cennetmekân Feridun Fazıl Tülbentçi’nin Kanuni Sultan Süleyman adlı tarihi romanı idi. Ben bu kitabı okurken bazı yerlerinde gözyaşlarıma hâkim olamamıştım. Akşamları biz ders çalışırken babam da okumaya başladı. Fark ettirmeden baktım o da ağlıyor. Etem Oruç’un bu kitabı da okurken beni heyecanlandıran birkaç kitaptan biri oldu. Bu kitapta neler var. 26 Ağustos 1071 Cuma günü Malazgirt’te Büyük Selçuklu Hükümdarı Alpaslan, Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojen’in 200.000 kişilik ordusunu yenince Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı. Orta Asya’daki yurtlarından kalkan, 1500 aşiret 230 oymak, şeyh, dede, baba, derviş gibi inanç önderi 5800 cemaat olmak üzere, 7230 dolayındaki Türkmen oymakları, aşiretleri ve cemaatleri bir kısrak başına benzeyen ve binlerce yıldır nice uygarlıklara beşiklik etmiş bereketli Anadolu topraklarına bir sel gibi aktılar. İşte bu kitapta Osmanlı sarayının kimliklerini unutturmaya çalıştığı, hor gördüğü hatta etrak-ı bi idrak (idrakten yoksun, akılsız) diye vasıflandırdığı, Orta Anadolu ve Batı Anadolu Türkmenleri var. Yani bizler varız, yani Türkler var, Padişah Yavuz Selim’in kestirdiği 30.000 baştan tepeler yaptığı Alevi Türkmenleri var. Osmanlının ağır vergilerine başkaldıran ama Milli Mücadele de Atatürk’ün yanında yer alan Batı Anadolu Türkmenleri var. Bir halk ihtilalı yaparak Aydın, Kütahya, Manisa ve Denizli de valiliğini ilan edip adına para bastıran Atçalı Kel Mehmet’in belgelerle hikâyesi var. Zulme başkaldıran Şeyh Bedrettinler, Börklüce Mustafalar, Torlak Kemaller ve onların torunları Efeler var. Kimdi bu efeler. Kitabın bazı sayfalarına birlikte göz atalım.

“Selçuklular zamanında Aydın ve Teke yöresindeki koruma görevlilerine “efe” denirdi. Zeybek sözcüğünün bugün bile Özbek Türkmenlerince kullanıldığı söylenmektedir. Efe oyunu da bir orta oyunu değil, Orta Asya’dan gelen Şamanist bir ibadettir. Efe oyununa başlayan önce bir sınır çizer.” Buralar benden sorulur der. Sonra da oyun başlar. Eller bir ağacın dalları gibi zirveye yükselir, ulu ağaçları simgeler. Sonra da Şamanist inancın bir gereği olarak dağlara yükselir. Onun göklere bakışı, diz çöküşü, sıçraması, toprağa diz vurması ayrı bir anlam taşır. Doğaya saygı, doğayla bütünleşmenin, ondan gelip ona dönüşün bir simgesidir efe oyunu. Zeybek oyunları “ağır” ve “yürük” diye ikiye ayrılır. Efeler ağır olanını, zeybek ve kızanlar ise yürük zeybekleri oynarlar. Zeybeklik töresinde, Konya oturak alemlerine benzer kadın oynatmak yoktur. Efenin ve zeybeğin yanında kadın, önemli ve saygın bir yere sahiptir. Kurtuluş Savaşı döneminde Demirci Mehmet Efe hanımını yanından hiç ayırmamış, kritik zamanlarda düşüncense başvurmuştur. Aydınlı Talat Efe; “Efeler oynamak için yaratılmamış, memleketi korumak için yaratılmıştır. Ama gelir kaynağı olmayınca düğünlere gidiyorsun. Efenin kadını erkeği de olmaz. Efeliğin kökeni, karşı koyma, korkusuzluk, yiğitlik, mertliktir. Bu özellikleri taşıyan herkes efedir. Fakat efeyi, adi soyguncu, çalıkakıcılar ile karıştırmamalıyız. Kimilerin keyfini yerine getirmek için oynan efe oyunu, yozlaşmanın, kökeninden kopmanın bir uzantısıdır” diyor.

Kimilerine göre zeybekler, Anadolu’nun eski halklarındandır. Kimilerine göre de 900’lü yıllardan itibaren Asya ve Kafkaslardan akın akın Anadolu’ya gelen Oğuz Türkmenlerinin Gaziyan koludur. Adlarına “ Gaziyan-ı Rum” da denir. Rum sözcüğü Anadolulu anlamındadır. Özetleyecek olursak çetenin başında bulunan, öncülüğünü ve sorumluluğunu taşıyan zeybeğe “efe”, çetenin diğer üyelerine “kızan” ,efenin yardımcısına ise “başkızan” ya da “başzeybek” denir. Bu yörede ilk belirgin isyanın Şeyh Bedrettin isyanı olduğunu kabul edersek, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ilk efelerin içinde yer alır. Birgili Cennetoğlu, Sultanhisarlı Kadıoğlu, Gizemli Kadın Efe, Atçalı Kel Memed, Sinanoğlu, Çakıcı Ahmet, Çakıcı Mehmet, İnce Memed bu yörenin en şanlı, adlarına türküler yakılmış efeleridir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, ölümünden önce hasta hasta neden efe oyunu oynamıştır hiç düşündünüz mü? Çünkü O,Türklerin en büyük efesidir. O’nun baba soyu Aydın Yörüklerinden “Kızıl Hafızlar” soyundandır. Balkanlar fethedilince Selanik yöresine yerleştirilmişlerdir. Serin bir akşam vakti.

Renkli kâğıtlar, balonlarla süslenmiş Bursa Merinos Dokuma Fabrikası’nın salonu. Orkestra vals çalmakta. “Gazi geliyor!” diye bir ses yükselir, alkışlarla kalabalık kapıya akar. Gece mavisi giysileri içinde kocaman gözleri daha da mavileşir. Kimsenin rahatsız olmasını istemez. Sıradan bir konuk gibi büfeye yönelir. Uzun ayaklı iskemlelerden birine ilişir. Bir süre dans edenleri izler, sonra emreder gibi seslenir.

-Sarı zeybek!

Herkes susuyor. Şef şaşkın, orkestraya dönüyor, işaretiyle birlikte müzik başlıyor. İlk ezgiyle yüksek sandalyesinden sıçrayarak iniyor Atatürk. Gergin adımlarla ortaya geliyor, kollarını ağır ağır kaldırıyor. Tam dik açı olunca, yüksek dağların, engin denizlerin, bitek ovaların binlerce yıldan beri damıtıp getirdiği mağrur tini sergileyen zeybeğe, bir tanrı gibi duruyor… Başı, anı yücelten diklikte, gözler geceyi ışıtarak ileriye, göğüs kanatları gururla kabarmış, ayaklar sanki hiç yere değmiyor… Yaşamının son günleri… Mucizeye meydan okuyor. Etrafında halkalananların gözleri hüzünlü… Tahta zemine vuran dizleri, sekişi, yükselişiyle kafesinden kurtulmak isteyen, altın yeleli bir aslan gibi kükremesi… Alnında terler boncuklanıyor. Soluğu
sıklaşıyor… Ritim hızlanıyor…

Osmanlı Devleti’yle Aydın efelerinin yıldızı hiç barışmadı. Aslında Ege ve Anadolu Türkmenleriyle de Osmanlı hiç barışık olmadı. Ne dilini kullandı ne de Türklüğe değer verdi. Ekmede, dikmede olmayıp da yemede ortak olan, savaş çıktığında oğullarını zorla alıp götürüp de geri getirmeyen, Türk dilini, kültürünü, geleneğini hor gören Osmanlı’yı da “efeler” sevmediler.

Osmanlı’da adaletsizlikler başlayıp ahali yüksek vergiler altında ezilmeye başlayınca (Bkz. Bundan önceki yazım, Osmanlıda Mültezimlik ve Anadolum) önce halk şairleri, âşıklar halkın derdine, diline tercüman oldular, bu da yeterli olmayınca sarayın, toprak ağalarının, mültezimlerin eşkıya diye adlandırdıkları, onların düzenine karşı çıkan efeler ve çeteler başkaldırdılar. Resmi tarihlerde bize eşkıya diye anlatılan bu cesur insanlar aslında haksızlıklara başkaldıran birer halk kahramanıdır. Bir kaçı hariç hiç biri yatağında ölmemiştir.” Neden ve nasıl başkaldırdılar, zeybek giyimi neden yasaklandı, efelere halkın bakışı nasıldı, nerede nasıl tuzağa düşürülüp öldürüldüler, nerede idam edildiler, 1883 yılında merkezden gelen gizli bir genelge ile nasıl katledildiler? Aşkları, töreleri ile bu kitap, Sayın Etem Oruç’un devlet arşivlerinden taradığı onlarca belge ve dolaştığı onlarca ilçe ve köylerden derlediği bilgilerle zenginleştirilmiş bir başucu kitabı. Eline, emeğine ve onu sağlıkla dolaştıran ayaklarına sağlıklar diliyorum.

Kitapçınızda bulamaz iseniz isteme adresi; Berfin Yayınları 0212.513 79 00 veya
e-posta: berfin@berfin.net

..

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00