BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
246
Dün
:
4601
Toplam
:
13175172
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
OSMANLIDA MÜLTEZİMLİK VE ANADOLU’M
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Osmanlı, her döneminde batıyı yani balkanları yani fethettikleri Avrupa ülkelerini imar etmiştir. Bunun nedeni padişah analarının ve karılarının hep yabancılardan olmalarıdır. Bu kadınlar her ne kadar Müslüman olup Arap ve Türk isimleri almışlarsa da gönülleri hep ana vatanlarında kalmış oraları imar etmekte gayret sarf etmişlerdir. Bu yüzden Anadolu hep ihmal edilmiş hep üvey evlat muamelesi görmüştür. Ana görevi padişahı ve saltanatı korumak olan yeniçeriler bile savaşlarda esir alınan devşirmelerden oluşuyordu. Buna karşılık, savaş zamanı yaşı müsait olan Türk çocukları Anadolu’dan toplanır bunlara da başıbozuk denir hep ön saflara bunlar sürülürdü. İhmal edilen Anadolu halkı bir yandan savaşlara asker yetiştirirken bir yandan da devlet ve saray harcamaları için vergi yetiştirirdi. Devlet'in her türlü ticari, zirai ve sınaî gelirleri açık artırma yoluyla ihaleye çıkarılır, böylece bu gelirlerin toplanma işi özel kişilere devredilirdi. Özelleştirilen bu gelir kaynaklarına "Mukataa", bunların tahsil işini devlet adına üstlenenlere "Mültezim", bu sisteme de "İltizam" usulü denmekteydi. Saray, bilhassa merkeze uzak eyaletlerde oradaki görevlilerin maaşlarını ve sair masraflarını bu toplanan vergiler ile öder kalanı saraya gönderilirdi. Vergi toplama işi genelde ayanlar vasıtasıyla yapılırdı. Toprakların iltizama verilmesi İstanbul'da müzayede yoluyla yapılıyordu. Bu müzayedelere taşra yöneticilerinin kapı kethüdaları katılırdı. Mukataa alan kişi İstanbul'da bir kefil gösterir, tahmini vergi gelirinin ilk taksidini "muaccele" (acele) adı altında peşin olarak yatırdıktan sonra devlet adına bölgedeki yükümlülerden mukataa konusu vergileri toplar ve öteki taksitleri bu gelir içinden ödedikten sonra kalanı kazanç olarak kendisine alıkoyardı. Servet ve saygınlık sahibi olmanın biricik yolu, mültezimlikten geçiyordu. Zayıflayan Osmanlının son yıllarında mültezimler devlet içinde devlet olmuşlardı. Savaşlarda toprak kaybeden ve gelirleri azalan saray, bir safahat içindeki bir yaşamın masraflarını karşılayamıyor mültezimler üstündeki otoritesi de gittikçe zayıflıyordu. Örneğin birinci Abdülhamit, Çapanoğullarının bilinen ilk atası Çapar Koca Ömer ağanın oğlu Ahmet Paşa’dan itibaren her dönmem bölgenin mütesellimi (1728) olan Çapanoğullarının, bölgedeki nüfuzunu kırmak için, bir yandan Süleyman Bey’in yerine iki tuğlu bir beylerbeyi tayin etmeyi düşünüyor ve o sırada İstanbul’da sarayda bulunan Süleyman Beyi ağabeyi Mustafa Paşanın yerine Yozgat’a göndermek istemiyor. Diğer yandan da Sadrazamından, “Müteveffanın karındaşı (Süleyman Bey’i kastediyor), mütesellim oldukta bize ne verir” diye araştırma yapmasını da istemekten utanmıyordu. Çünkü sarayın aşırı harcamalarından dolayı hazine sıkıntı içindeydi. Sonunda Süleyman Bey’in Hazineye 3.500 kese (bir milyon yedi yüz elli bin kuruş) taahhüt etmesi kararıyla kardeşi Mustafa bey’in bütün mallarını kendisine bırakarak yazdığı Hatt-ı Hümayunla Bozok Mutasarrıflığını Süleyman beye verir (1781). Bab-ıali, Bozok sancağını Süleyman Bey'e tevcih etmekle birlikte, onu itaatte tutmak için yukarda arz ettiğim kefil olayındaki gibi, 24 Eylül 1782'de Çapanoğlu Mustafa Bey'in oğlu Ali Rıza Bey ile hazinedar ve mühürdarı Hacı İsmail Efendi ve binbaşısı Gürünlü Mustafa Ağa'nın İstanbul'a gönderilmesini emreder. Bab-ı âli’nin kendisine karşı bir tehdit olarak yeğenini ve ağabeyinin adamlarını rehin tutacağını sezen Süleyman Bey, padişahın bu emrini yerine getirmez. Buna rağmen dürüstlükleri, vergi toplamadaki adaletleri, padişahlara sadakatleri, savaşlarda çıkardıkları asker sayısı, savaş ve kıtlık dönemlerinde tüm ordunun ve İstanbul’un et ve zahire ihtiyacını karşıladıklarından dolayı Ayn-ül Ayan (ayanların en gözdesi) diye takdir edilmişler. Çapanoğlu Ahmet Paşadan başlayarak zaman içinde Rakka’ya (Suriye) kadar bu bölgenin mütesellimiği hep Çapanoğlu Beylerine verilmiştir. Osmanlı da Gayr-i Müslimlerin malikâne sahibi olmaları menedilmişse de birçok Rum, Ermeni ve Yahudi’ye de mültezimlik verilmiştir. Bu mültezimler Türklerden daha gaddar daha zalim oldular. Köylüye aman vermiyor inim inim inletiyorlardı. Köylüden toplanan aşar vergisinin yarısı Osmanlı Hazinesi’ne giriyorsa, yarısı da Ermeni ve Rum mültezimlerin kesesine giriyordu. Arazi kullanımına karşılık toprağın verimliliği de dikkate alınarak elde edilen üründen 1/10 ile 1/50 arasında aynî “aşar/öşür” vergisi alınıyordu ama bunun dışında kalan örneğin küçük ve büyük baş hayvan sayısı, arılar, meyve, sebze, yonca ve bunun gibi mallardan alınan vergide mahsuldeki gibi kesin bir nispet olmadığından köylü mültezimlerin vergi memurunun (şahna’lar) insafına kalıyordu. Meyve vermeyen ağaçtan bile vergi alabiliyorlardı, halk ne yapacağını şaşırmıştı. Tarlasını ekse Şahna’lar gelir sorgu sual etmeden alıp götürür, dağda kalsa tehlike ve sıkıntının yanında hayvan vergisi,gerdek vergisi diye yine soyulurdu. Değerli ağabeyim Yılmaz Göksoy hocam “Yozgat’a 5 km. mesafede Tayip köyü vardı. Köyün etrafı hep armutluktu, Köylü yabani ahlât ağaçlarını aşılamış armut yapmıştı. Köye bir gittiğimde birde baktım bir tane armut ağacı yok. Sorduğumda, “vergi memurlarının bu ağaçlara bakarak tayin ettikleri vergileri ödeyemez duruma gelince hepsini kestik kurtulduk” dediler, bu yüzden memlekette meyvecilik gelişmemiştir. Kış ortasında bir hastanın canı elma çekse mendil içinde ihtimamla götürülürdü, ne zamanki mültezimlik kalktı, köylü ondan sonra meyve sebze yetiştirmeye başladı” diye anlatmıştı. Sürekli vergi artışı ile yoksullaşan köylü giderek yoksullaşıyor, zor duruma düşen köylü, tefecilere yöneliyor, borçların ödenememesi de toprağın tefeciye devredilmesi sonucunu doğuruyordu. Ayrıca, rüşvet ve bürokratik baskılar büyük ve verimli arazilerin belirli kişiler elinde toplanmasına neden olmuş ve hepsine ortak olarak “ayan” denilen yeni toprak sahipliği, toprak ağalığı ortaya çıkmıştır. Yozgat ve çevresinde Bozoklu Celal’in çıkardığı ve tarihe Celali İsyanları olarak geçen ayaklanmaların da ana nedeni adaletsiz vergilerdir. 1525 yılında Yozgat’ta meydana gelen Baba Zünnun ayaklanması da tarladan alınan 200 akça vergi yüzünden çıkmıştır 16.yy’da başlayan bu tür olaylar daha sonraki dönemlerde de artarak sürmüştür. İşte bu durum karşısında yoksul halkın dili olan âşıklar şikâyetlerini şiirlere dökmüşler, ya ezilen halkla ya da bireysel olarak baş kaldırmış, bu eylemleri sazına ve sözüne yansımıştır.

Âşık Hüseyin şöyle söyler;

Kıtlık çöktü Kırşehir'e Keskin'e
Kayseri Nevşehir Yozgat üstüne
Kimse bakmaz emmi dayı dostuna
Her birimiz bir hal olduk yar eden

Hökümet, mültezim başından savar
Çarşıya varınca zaptiye kovar
Halimi arz etsem yatırır döver
Her tarafta birden yandık yar eden

Âşık Said’de ona şöyle destek verir;

Mültezim ambara vurdu kilidi
Rüzgârlar dağıttı çıkan bulutu
Zenginlerde kurban kesmez göründü
Aman Allah derde deva yar eden

Zileli Talibi’de şöyle söylüyordu

Talibi’yim kurtulmadım çileden
Mültezimler öşür alır kileden (kile= ölçü birimi)

Sivaslı Âşık Veli ise şöyle isyan ediyordu;

Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı

Yani şöyle söylüyordu Âşık Veli. Şalvarı yakışıksız Osmanlı, Eğeri alttan bağlanmayan Osmanlı
Ekmede yoksun, biçmede yoksun, Ama yemeye gelince ortaksın

Mültezimlerin Osmanlı halkına zulmü ve devlet baskısı, ağır vergi yükü ve eşkiyaların baskısı karşısında halk isyana zorlanmış, 13.yy’dan itibaren yer yer direnmeler ve isyanlar baş göstermiş, 13.yy’da Baba İshaklar, 15.yy’da Şeyh Bedrettinler, 16.yy ve sonrasında Şahkulu, Köroğlu, Bozoklu, Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal, Kozanoğlu ile vergilerde eşitliği ağlayan, adalet getiren, haksızlıkları önleyen, can ve mal güvenliği sağlayan Atçalı Kel Mehmetlerin başkaldırmalarına sebep olmuştur.

Okuduğum iki kitap; 1- Atçalı Kel ve Yağdereli Sinanoğlu Efe. 2- Çakıcı Dağdan inmiyor. Yazarları; Etem Oruç. Kitapçınızda yok ise isteme adresi; Berfin Basın Yayın ve Tic. Ltd.Şti. 0212 513 79 00 fax; 0212 512 37 20

15.07.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00