BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 24.04.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
196
Dün
:
4633
Toplam
:
13789652
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
OSMANLIDA MÜLTEZİMLİK VE ANADOLU’M
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Osmanlı, her döneminde batıyı yani balkanları yani fethettikleri Avrupa ülkelerini imar etmiştir. Bunun nedeni padişah analarının ve karılarının hep yabancılardan olmalarıdır. Bu kadınlar her ne kadar Müslüman olup Arap ve Türk isimleri almışlarsa da gönülleri hep ana vatanlarında kalmış oraları imar etmekte gayret sarf etmişlerdir. Bu yüzden Anadolu hep ihmal edilmiş hep üvey evlat muamelesi görmüştür. Ana görevi padişahı ve saltanatı korumak olan yeniçeriler bile savaşlarda esir alınan devşirmelerden oluşuyordu. Buna karşılık, savaş zamanı yaşı müsait olan Türk çocukları Anadolu’dan toplanır bunlara da başıbozuk denir hep ön saflara bunlar sürülürdü. İhmal edilen Anadolu halkı bir yandan savaşlara asker yetiştirirken bir yandan da devlet ve saray harcamaları için vergi yetiştirirdi. Devlet'in her türlü ticari, zirai ve sınaî gelirleri açık artırma yoluyla ihaleye çıkarılır, böylece bu gelirlerin toplanma işi özel kişilere devredilirdi. Özelleştirilen bu gelir kaynaklarına "Mukataa", bunların tahsil işini devlet adına üstlenenlere "Mültezim", bu sisteme de "İltizam" usulü denmekteydi. Saray, bilhassa merkeze uzak eyaletlerde oradaki görevlilerin maaşlarını ve sair masraflarını bu toplanan vergiler ile öder kalanı saraya gönderilirdi. Vergi toplama işi genelde ayanlar vasıtasıyla yapılırdı. Toprakların iltizama verilmesi İstanbul'da müzayede yoluyla yapılıyordu. Bu müzayedelere taşra yöneticilerinin kapı kethüdaları katılırdı. Mukataa alan kişi İstanbul'da bir kefil gösterir, tahmini vergi gelirinin ilk taksidini "muaccele" (acele) adı altında peşin olarak yatırdıktan sonra devlet adına bölgedeki yükümlülerden mukataa konusu vergileri toplar ve öteki taksitleri bu gelir içinden ödedikten sonra kalanı kazanç olarak kendisine alıkoyardı. Servet ve saygınlık sahibi olmanın biricik yolu, mültezimlikten geçiyordu. Zayıflayan Osmanlının son yıllarında mültezimler devlet içinde devlet olmuşlardı. Savaşlarda toprak kaybeden ve gelirleri azalan saray, bir safahat içindeki bir yaşamın masraflarını karşılayamıyor mültezimler üstündeki otoritesi de gittikçe zayıflıyordu. Örneğin birinci Abdülhamit, Çapanoğullarının bilinen ilk atası Çapar Koca Ömer ağanın oğlu Ahmet Paşa’dan itibaren her dönmem bölgenin mütesellimi (1728) olan Çapanoğullarının, bölgedeki nüfuzunu kırmak için, bir yandan Süleyman Bey’in yerine iki tuğlu bir beylerbeyi tayin etmeyi düşünüyor ve o sırada İstanbul’da sarayda bulunan Süleyman Beyi ağabeyi Mustafa Paşanın yerine Yozgat’a göndermek istemiyor. Diğer yandan da Sadrazamından, “Müteveffanın karındaşı (Süleyman Bey’i kastediyor), mütesellim oldukta bize ne verir” diye araştırma yapmasını da istemekten utanmıyordu. Çünkü sarayın aşırı harcamalarından dolayı hazine sıkıntı içindeydi. Sonunda Süleyman Bey’in Hazineye 3.500 kese (bir milyon yedi yüz elli bin kuruş) taahhüt etmesi kararıyla kardeşi Mustafa bey’in bütün mallarını kendisine bırakarak yazdığı Hatt-ı Hümayunla Bozok Mutasarrıflığını Süleyman beye verir (1781). Bab-ıali, Bozok sancağını Süleyman Bey'e tevcih etmekle birlikte, onu itaatte tutmak için yukarda arz ettiğim kefil olayındaki gibi, 24 Eylül 1782'de Çapanoğlu Mustafa Bey'in oğlu Ali Rıza Bey ile hazinedar ve mühürdarı Hacı İsmail Efendi ve binbaşısı Gürünlü Mustafa Ağa'nın İstanbul'a gönderilmesini emreder. Bab-ı âli’nin kendisine karşı bir tehdit olarak yeğenini ve ağabeyinin adamlarını rehin tutacağını sezen Süleyman Bey, padişahın bu emrini yerine getirmez. Buna rağmen dürüstlükleri, vergi toplamadaki adaletleri, padişahlara sadakatleri, savaşlarda çıkardıkları asker sayısı, savaş ve kıtlık dönemlerinde tüm ordunun ve İstanbul’un et ve zahire ihtiyacını karşıladıklarından dolayı Ayn-ül Ayan (ayanların en gözdesi) diye takdir edilmişler. Çapanoğlu Ahmet Paşadan başlayarak zaman içinde Rakka’ya (Suriye) kadar bu bölgenin mütesellimiği hep Çapanoğlu Beylerine verilmiştir. Osmanlı da Gayr-i Müslimlerin malikâne sahibi olmaları menedilmişse de birçok Rum, Ermeni ve Yahudi’ye de mültezimlik verilmiştir. Bu mültezimler Türklerden daha gaddar daha zalim oldular. Köylüye aman vermiyor inim inim inletiyorlardı. Köylüden toplanan aşar vergisinin yarısı Osmanlı Hazinesi’ne giriyorsa, yarısı da Ermeni ve Rum mültezimlerin kesesine giriyordu. Arazi kullanımına karşılık toprağın verimliliği de dikkate alınarak elde edilen üründen 1/10 ile 1/50 arasında aynî “aşar/öşür” vergisi alınıyordu ama bunun dışında kalan örneğin küçük ve büyük baş hayvan sayısı, arılar, meyve, sebze, yonca ve bunun gibi mallardan alınan vergide mahsuldeki gibi kesin bir nispet olmadığından köylü mültezimlerin vergi memurunun (şahna’lar) insafına kalıyordu. Meyve vermeyen ağaçtan bile vergi alabiliyorlardı, halk ne yapacağını şaşırmıştı. Tarlasını ekse Şahna’lar gelir sorgu sual etmeden alıp götürür, dağda kalsa tehlike ve sıkıntının yanında hayvan vergisi,gerdek vergisi diye yine soyulurdu. Değerli ağabeyim Yılmaz Göksoy hocam “Yozgat’a 5 km. mesafede Tayip köyü vardı. Köyün etrafı hep armutluktu, Köylü yabani ahlât ağaçlarını aşılamış armut yapmıştı. Köye bir gittiğimde birde baktım bir tane armut ağacı yok. Sorduğumda, “vergi memurlarının bu ağaçlara bakarak tayin ettikleri vergileri ödeyemez duruma gelince hepsini kestik kurtulduk” dediler, bu yüzden memlekette meyvecilik gelişmemiştir. Kış ortasında bir hastanın canı elma çekse mendil içinde ihtimamla götürülürdü, ne zamanki mültezimlik kalktı, köylü ondan sonra meyve sebze yetiştirmeye başladı” diye anlatmıştı. Sürekli vergi artışı ile yoksullaşan köylü giderek yoksullaşıyor, zor duruma düşen köylü, tefecilere yöneliyor, borçların ödenememesi de toprağın tefeciye devredilmesi sonucunu doğuruyordu. Ayrıca, rüşvet ve bürokratik baskılar büyük ve verimli arazilerin belirli kişiler elinde toplanmasına neden olmuş ve hepsine ortak olarak “ayan” denilen yeni toprak sahipliği, toprak ağalığı ortaya çıkmıştır. Yozgat ve çevresinde Bozoklu Celal’in çıkardığı ve tarihe Celali İsyanları olarak geçen ayaklanmaların da ana nedeni adaletsiz vergilerdir. 1525 yılında Yozgat’ta meydana gelen Baba Zünnun ayaklanması da tarladan alınan 200 akça vergi yüzünden çıkmıştır 16.yy’da başlayan bu tür olaylar daha sonraki dönemlerde de artarak sürmüştür. İşte bu durum karşısında yoksul halkın dili olan âşıklar şikâyetlerini şiirlere dökmüşler, ya ezilen halkla ya da bireysel olarak baş kaldırmış, bu eylemleri sazına ve sözüne yansımıştır.

Âşık Hüseyin şöyle söyler;

Kıtlık çöktü Kırşehir'e Keskin'e
Kayseri Nevşehir Yozgat üstüne
Kimse bakmaz emmi dayı dostuna
Her birimiz bir hal olduk yar eden

Hökümet, mültezim başından savar
Çarşıya varınca zaptiye kovar
Halimi arz etsem yatırır döver
Her tarafta birden yandık yar eden

Âşık Said’de ona şöyle destek verir;

Mültezim ambara vurdu kilidi
Rüzgârlar dağıttı çıkan bulutu
Zenginlerde kurban kesmez göründü
Aman Allah derde deva yar eden

Zileli Talibi’de şöyle söylüyordu

Talibi’yim kurtulmadım çileden
Mültezimler öşür alır kileden (kile= ölçü birimi)

Sivaslı Âşık Veli ise şöyle isyan ediyordu;

Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı

Yani şöyle söylüyordu Âşık Veli. Şalvarı yakışıksız Osmanlı, Eğeri alttan bağlanmayan Osmanlı
Ekmede yoksun, biçmede yoksun, Ama yemeye gelince ortaksın

Mültezimlerin Osmanlı halkına zulmü ve devlet baskısı, ağır vergi yükü ve eşkiyaların baskısı karşısında halk isyana zorlanmış, 13.yy’dan itibaren yer yer direnmeler ve isyanlar baş göstermiş, 13.yy’da Baba İshaklar, 15.yy’da Şeyh Bedrettinler, 16.yy ve sonrasında Şahkulu, Köroğlu, Bozoklu, Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal, Kozanoğlu ile vergilerde eşitliği ağlayan, adalet getiren, haksızlıkları önleyen, can ve mal güvenliği sağlayan Atçalı Kel Mehmetlerin başkaldırmalarına sebep olmuştur.

Okuduğum iki kitap; 1- Atçalı Kel ve Yağdereli Sinanoğlu Efe. 2- Çakıcı Dağdan inmiyor. Yazarları; Etem Oruç. Kitapçınızda yok ise isteme adresi; Berfin Basın Yayın ve Tic. Ltd.Şti. 0212 513 79 00 fax; 0212 512 37 20

15.07.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
BİR DÜĞÜN VE KARTAL YUVASININ İSTİLASI
Çok güzel ifade etmişsiniz.Yazınızı da, kitabı da çok beğendik.
Memleketimizn kıymetlerini bizlere tanıtmanızdan da memnuniyet duyduk.Yine vatanseverler Yozgat'ımızdan çıkmış.Gurur verici...
Sibel Manacıoğlu Oktay -- 18.04.2018 17:19
BİR DÜĞÜN VE KARTAL YUVASININ İSTİLASI
Sayın Çapanoğlu,
Yazınızı okudum ve çok etkilendim. Bu devlet değişik alanlarda bu tür sağlam karakterler sayesinde ayakta duruyor. Paşaya Allah'tan sağlıklı ve mutlu bir ömür diliyorum. Kitabını alıp okuyacağım inşaallah. Şiiri çok beğendim. Çarpıcı bir gerçeği veciz ve çarpıcı bir şekilde dile getiriyor.
Selam ve saygılar
A. YAŞAR OCAK -- 16.04.2018 10:32
BİR DÜĞÜN VE KARTAL YUVASININ İSTİLASI
Yozgat her ne kadar içe kapanık kimliğiyle ön plana çıksa da ülkemize kazandırdığı pek çok ünlüsüyle gündemdedir. Yazar Abbas Sayar, Şair Gülten Akın, Şair Şükrü Erbaş ve daha niceleri. Korgeneral Mehmet Şanver de bu saygın kişilerden biridir. Kişilikli asker duruşu ve tavrıyla gönüllerde taht kurmuş bir paşamızdır. Bu değerli kişiliği köşenize taşıdığınız için teşekkürler ve saygılar.
Muhsin Köktürk -- 14.04.2018 11:36
GÜMÜŞHACIKÖY MADEN-İ HÜMAYUNU VE ÇAPANOĞLU SÜLEYMAN BEY
Sayın Çapanoğlu memleketimiz ve Çapanoğulları hakkında yine çok değerli bir bilgi öğrendim çok teşekkürler. Hepimiz Yozgatlıyız, hepimiz Çapanoğluyuz ne mutlu.
SUDE ÖZTÜRK -- 29.03.2018 10:51
GÜMÜŞHACIKÖY MADEN-İ HÜMAYUNU VE ÇAPANOĞLU SÜLEYMAN BEY
Sn Çapanoğlu,

Üniversitenin yayınından da anlaşılıyor ki
Gümüşhacıköy'de gümüş var. Yozgat Gazetesinin birinci sayfasında resimleri olan milletvekillerinin Yozgat'a hangi yatırımları olmuştur?
Yozgat neden hep göç veriyor. Nohut ve Mercimek ithalatının kaç ton olduğundan bu beylerin acaba bilgisi var mı?
BÜLENT ESİNOĞLU -- 24.03.2018 10:36
TOPAL MOLLA
Sayın Çapanoğlu 1 ayı geçkin süredir yeni yazınız yayınlanmadı.Eğer sağlık sorununuz yok ise o güzel yazılarınızdan bekliyoruz.Bizleri mahrum etmeyeceğinizi düşünüyorum.Saygılarımla
serdar erbek -- 20.03.2018 22:23
TOPAL MOLLA
Abdülkadir Bey,
Yazınız tam zamanında...Bizim tarihimizde de birkaç Topal Molla oldu. En sonuncusuyla baş etmeye çalışıyoruz bildiğiniz gibi, kısmet olursa.
A. YAŞAR OCAK -- 13.03.2018 16:31
TOPAL MOLLA
Sayın Çapanoğlu, hayatın günlük gaileleri ile mücadele ederken yazılarınızı da ilgi ile takip ediyorum. Değerli bilgilerinizi bizlerle paylaşıyorsunuz. Tarihi bilmemek ve geçmişten ders almamak büyük talihsizlik. Dün gece bir film izlerken oyunculardan birisi karşı oyuncunun bir sözüne sadece Bol Pot demekle cevap verdi. Aklıma sizin yazınız geldi ve film bitince yazınızı bulup tekrar okudum. Filmdeki oyuncu bir kelime ile her şeyi anlatmıştı. Keşke bizi yönetenlerde bir kelime ile her şeyi hatırlasalar diye geçirdim içimden. Bu arada Prof. Ahmet Yaşar Hocamızın yazdıkları da beni hayli duygulandırdı. Geçmişi hatırlamak, hatırlananları bir kere daha yâd etmek ne güzel bir duygudur. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 27.02.2018 11:34
TOPAL MOLLA
Tarihimizin bir yerlerinde gizlenmiş olan eşsiz bilgileri bizlere sunduğunuz için minnettarım. Hep sevgi yüklü kalın. Saygılarımla.
OĞUZ KARLI -- 16.02.2018 12:18
24 KASIM
ALLAH rahmeteylesin babannemin dedesi olur fazlı bilecen hatırlanması ne hoş..
Özgür tekin -- 09.02.2018 14:54
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00