BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 23.10.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
187
Dün
:
4633
Toplam
:
14650488
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
OSMANLIDA MÜLTEZİMLİK VE ANADOLU’M
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Osmanlı, her döneminde batıyı yani balkanları yani fethettikleri Avrupa ülkelerini imar etmiştir. Bunun nedeni padişah analarının ve karılarının hep yabancılardan olmalarıdır. Bu kadınlar her ne kadar Müslüman olup Arap ve Türk isimleri almışlarsa da gönülleri hep ana vatanlarında kalmış oraları imar etmekte gayret sarf etmişlerdir. Bu yüzden Anadolu hep ihmal edilmiş hep üvey evlat muamelesi görmüştür. Ana görevi padişahı ve saltanatı korumak olan yeniçeriler bile savaşlarda esir alınan devşirmelerden oluşuyordu. Buna karşılık, savaş zamanı yaşı müsait olan Türk çocukları Anadolu’dan toplanır bunlara da başıbozuk denir hep ön saflara bunlar sürülürdü. İhmal edilen Anadolu halkı bir yandan savaşlara asker yetiştirirken bir yandan da devlet ve saray harcamaları için vergi yetiştirirdi. Devlet'in her türlü ticari, zirai ve sınaî gelirleri açık artırma yoluyla ihaleye çıkarılır, böylece bu gelirlerin toplanma işi özel kişilere devredilirdi. Özelleştirilen bu gelir kaynaklarına "Mukataa", bunların tahsil işini devlet adına üstlenenlere "Mültezim", bu sisteme de "İltizam" usulü denmekteydi. Saray, bilhassa merkeze uzak eyaletlerde oradaki görevlilerin maaşlarını ve sair masraflarını bu toplanan vergiler ile öder kalanı saraya gönderilirdi. Vergi toplama işi genelde ayanlar vasıtasıyla yapılırdı. Toprakların iltizama verilmesi İstanbul'da müzayede yoluyla yapılıyordu. Bu müzayedelere taşra yöneticilerinin kapı kethüdaları katılırdı. Mukataa alan kişi İstanbul'da bir kefil gösterir, tahmini vergi gelirinin ilk taksidini "muaccele" (acele) adı altında peşin olarak yatırdıktan sonra devlet adına bölgedeki yükümlülerden mukataa konusu vergileri toplar ve öteki taksitleri bu gelir içinden ödedikten sonra kalanı kazanç olarak kendisine alıkoyardı. Servet ve saygınlık sahibi olmanın biricik yolu, mültezimlikten geçiyordu. Zayıflayan Osmanlının son yıllarında mültezimler devlet içinde devlet olmuşlardı. Savaşlarda toprak kaybeden ve gelirleri azalan saray, bir safahat içindeki bir yaşamın masraflarını karşılayamıyor mültezimler üstündeki otoritesi de gittikçe zayıflıyordu. Örneğin birinci Abdülhamit, Çapanoğullarının bilinen ilk atası Çapar Koca Ömer ağanın oğlu Ahmet Paşa’dan itibaren her dönmem bölgenin mütesellimi (1728) olan Çapanoğullarının, bölgedeki nüfuzunu kırmak için, bir yandan Süleyman Bey’in yerine iki tuğlu bir beylerbeyi tayin etmeyi düşünüyor ve o sırada İstanbul’da sarayda bulunan Süleyman Beyi ağabeyi Mustafa Paşanın yerine Yozgat’a göndermek istemiyor. Diğer yandan da Sadrazamından, “Müteveffanın karındaşı (Süleyman Bey’i kastediyor), mütesellim oldukta bize ne verir” diye araştırma yapmasını da istemekten utanmıyordu. Çünkü sarayın aşırı harcamalarından dolayı hazine sıkıntı içindeydi. Sonunda Süleyman Bey’in Hazineye 3.500 kese (bir milyon yedi yüz elli bin kuruş) taahhüt etmesi kararıyla kardeşi Mustafa bey’in bütün mallarını kendisine bırakarak yazdığı Hatt-ı Hümayunla Bozok Mutasarrıflığını Süleyman beye verir (1781). Bab-ıali, Bozok sancağını Süleyman Bey'e tevcih etmekle birlikte, onu itaatte tutmak için yukarda arz ettiğim kefil olayındaki gibi, 24 Eylül 1782'de Çapanoğlu Mustafa Bey'in oğlu Ali Rıza Bey ile hazinedar ve mühürdarı Hacı İsmail Efendi ve binbaşısı Gürünlü Mustafa Ağa'nın İstanbul'a gönderilmesini emreder. Bab-ı âli’nin kendisine karşı bir tehdit olarak yeğenini ve ağabeyinin adamlarını rehin tutacağını sezen Süleyman Bey, padişahın bu emrini yerine getirmez. Buna rağmen dürüstlükleri, vergi toplamadaki adaletleri, padişahlara sadakatleri, savaşlarda çıkardıkları asker sayısı, savaş ve kıtlık dönemlerinde tüm ordunun ve İstanbul’un et ve zahire ihtiyacını karşıladıklarından dolayı Ayn-ül Ayan (ayanların en gözdesi) diye takdir edilmişler. Çapanoğlu Ahmet Paşadan başlayarak zaman içinde Rakka’ya (Suriye) kadar bu bölgenin mütesellimiği hep Çapanoğlu Beylerine verilmiştir. Osmanlı da Gayr-i Müslimlerin malikâne sahibi olmaları menedilmişse de birçok Rum, Ermeni ve Yahudi’ye de mültezimlik verilmiştir. Bu mültezimler Türklerden daha gaddar daha zalim oldular. Köylüye aman vermiyor inim inim inletiyorlardı. Köylüden toplanan aşar vergisinin yarısı Osmanlı Hazinesi’ne giriyorsa, yarısı da Ermeni ve Rum mültezimlerin kesesine giriyordu. Arazi kullanımına karşılık toprağın verimliliği de dikkate alınarak elde edilen üründen 1/10 ile 1/50 arasında aynî “aşar/öşür” vergisi alınıyordu ama bunun dışında kalan örneğin küçük ve büyük baş hayvan sayısı, arılar, meyve, sebze, yonca ve bunun gibi mallardan alınan vergide mahsuldeki gibi kesin bir nispet olmadığından köylü mültezimlerin vergi memurunun (şahna’lar) insafına kalıyordu. Meyve vermeyen ağaçtan bile vergi alabiliyorlardı, halk ne yapacağını şaşırmıştı. Tarlasını ekse Şahna’lar gelir sorgu sual etmeden alıp götürür, dağda kalsa tehlike ve sıkıntının yanında hayvan vergisi,gerdek vergisi diye yine soyulurdu. Değerli ağabeyim Yılmaz Göksoy hocam “Yozgat’a 5 km. mesafede Tayip köyü vardı. Köyün etrafı hep armutluktu, Köylü yabani ahlât ağaçlarını aşılamış armut yapmıştı. Köye bir gittiğimde birde baktım bir tane armut ağacı yok. Sorduğumda, “vergi memurlarının bu ağaçlara bakarak tayin ettikleri vergileri ödeyemez duruma gelince hepsini kestik kurtulduk” dediler, bu yüzden memlekette meyvecilik gelişmemiştir. Kış ortasında bir hastanın canı elma çekse mendil içinde ihtimamla götürülürdü, ne zamanki mültezimlik kalktı, köylü ondan sonra meyve sebze yetiştirmeye başladı” diye anlatmıştı. Sürekli vergi artışı ile yoksullaşan köylü giderek yoksullaşıyor, zor duruma düşen köylü, tefecilere yöneliyor, borçların ödenememesi de toprağın tefeciye devredilmesi sonucunu doğuruyordu. Ayrıca, rüşvet ve bürokratik baskılar büyük ve verimli arazilerin belirli kişiler elinde toplanmasına neden olmuş ve hepsine ortak olarak “ayan” denilen yeni toprak sahipliği, toprak ağalığı ortaya çıkmıştır. Yozgat ve çevresinde Bozoklu Celal’in çıkardığı ve tarihe Celali İsyanları olarak geçen ayaklanmaların da ana nedeni adaletsiz vergilerdir. 1525 yılında Yozgat’ta meydana gelen Baba Zünnun ayaklanması da tarladan alınan 200 akça vergi yüzünden çıkmıştır 16.yy’da başlayan bu tür olaylar daha sonraki dönemlerde de artarak sürmüştür. İşte bu durum karşısında yoksul halkın dili olan âşıklar şikâyetlerini şiirlere dökmüşler, ya ezilen halkla ya da bireysel olarak baş kaldırmış, bu eylemleri sazına ve sözüne yansımıştır.

Âşık Hüseyin şöyle söyler;

Kıtlık çöktü Kırşehir'e Keskin'e
Kayseri Nevşehir Yozgat üstüne
Kimse bakmaz emmi dayı dostuna
Her birimiz bir hal olduk yar eden

Hökümet, mültezim başından savar
Çarşıya varınca zaptiye kovar
Halimi arz etsem yatırır döver
Her tarafta birden yandık yar eden

Âşık Said’de ona şöyle destek verir;

Mültezim ambara vurdu kilidi
Rüzgârlar dağıttı çıkan bulutu
Zenginlerde kurban kesmez göründü
Aman Allah derde deva yar eden

Zileli Talibi’de şöyle söylüyordu

Talibi’yim kurtulmadım çileden
Mültezimler öşür alır kileden (kile= ölçü birimi)

Sivaslı Âşık Veli ise şöyle isyan ediyordu;

Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortak Osmanlı

Yani şöyle söylüyordu Âşık Veli. Şalvarı yakışıksız Osmanlı, Eğeri alttan bağlanmayan Osmanlı
Ekmede yoksun, biçmede yoksun, Ama yemeye gelince ortaksın

Mültezimlerin Osmanlı halkına zulmü ve devlet baskısı, ağır vergi yükü ve eşkiyaların baskısı karşısında halk isyana zorlanmış, 13.yy’dan itibaren yer yer direnmeler ve isyanlar baş göstermiş, 13.yy’da Baba İshaklar, 15.yy’da Şeyh Bedrettinler, 16.yy ve sonrasında Şahkulu, Köroğlu, Bozoklu, Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal, Kozanoğlu ile vergilerde eşitliği ağlayan, adalet getiren, haksızlıkları önleyen, can ve mal güvenliği sağlayan Atçalı Kel Mehmetlerin başkaldırmalarına sebep olmuştur.

Okuduğum iki kitap; 1- Atçalı Kel ve Yağdereli Sinanoğlu Efe. 2- Çakıcı Dağdan inmiyor. Yazarları; Etem Oruç. Kitapçınızda yok ise isteme adresi; Berfin Basın Yayın ve Tic. Ltd.Şti. 0212 513 79 00 fax; 0212 512 37 20

15.07.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ANTALYA SEYAHATNAMESİ

Yazınız hoşuma gitti, çok akıcı, tasvirler insanın aklında canlanıyor, insanlar için yapilan eleştiriler de gayet dozunda bence böyle paylasımlara çoğumuzun ihtiyacı var, sahip olunmasa da hayal edip biraz ruh tatmini yaşamak bile bize hoşluk ve rahatlık veriyor.
AHMET KAPANCI -- 15.10.2018 14:44
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Çapanoğlu Derviş Bey
Ermeniler KELLER köyünde kesilmişlerdir... bunu Osman Paşa Tekke köyünden olan annem de anlatırdı... Hatta bir kız çocuğu kıyımdan müslüman olup sadece o kurtulur.. bu kızı Osman Paşa Tekke köyüne getirirler.. yetişkin olunca yaşlı bir adamla evlendirirler... Sanırım Menderes döneminde olacak istanbul dan ermeni aileler gererek bu kızı bulmuşlar... Annem ismini de söyledi ama ben unuttum... kızın genç kızken köyde terzilik yaptığını ama yüzünün hiç gülmediğini de söylerdi.. Ermeniler ayaklanacak diye bunların tehcire tabii tutulması Stalinin Kırım türklerine yaptığının aynısı ve insanlık suçudur. Perinçek dönek bir tip olarak boşuna talat paşa'yı günahlarından arındırmaya çalışıyor. Osmanlı Türkleri de sevmeyen anakronik bir devlet sonuçta
Mevlevi Dedeoğlu -- 11.10.2018 01:05
YOZGAT’IN SIĞIRI
Yorumunuz

Sayın Abdülkadir Çapanoğlu. Yazınızı bilgilenerek ve zevkle okudum.
Bence yazdıklarınız bir anı değil bir tarih. Ellerinize, belleğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim, lütfedip bana da gönderdiğiniz için.
Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)
Olcay Akkent -- 08.10.2018 08:32
YOZGAT’IN SIĞIRI
Sayın Çapanoğlu,
Bu anlattığınızı aynen yaşayan biri olarak hatırlattığınız için teşekkür ederim. Bizim de iki ineğimiz vardı. Bugün Bozok Ün. Rektörlük binası olan eski Cumhuriyet Mektebi'nin (ben 1951-54 arası orada okudum) doğu taraftaki bahçe kapısının tam karşısında (yanılmıyorsam halen Ceylanlar Apt. nın yerinde) iki katlı, büyük üç bahçeli beyaz konak dedemin idi. Ben ve ikisi kız biri erkek üç kardeşim orada doğduk ve 1954 yılına kadar orada büyüdük. Dedeniz Muhlis Bey’in Çerkes Ethem'in yakıp yıktığı konağın harabelerinin yakınındaki konaktan bahsediyorum. Birbirine bitişik üç bahçenin dip tarafında, güneydekinden bir kapıyla girilen samanlık ve oradan yine bir kapıyla geçilen ahırımızda bu iki ineği annem beslerdi. Sabah erkenden mektebin ve evimizin arasındaki sokaktan geçip aşağı özün üstündeki köprüyü geçerek oradan doğuya, Yeni Cami mahallesine yönelen ikinci bir sığır sürüsü daha vardı. Bizim iki inek ona katılır ve akşamüzeri böğürme sesleri arasında aynı yoldan geri döner, evin önünden geçen inekler arasından annem bizim inekleri içeri alırdı. Şunu hep özlemle anarım ki o sayede bol bol yoğurt, tereyağı, kaymak ve süt soframızdan eksik olmazdı. Hikâyenin geri tarafı sizin anlattığınızın aynıdır. Kel Hasan'ın kurabiyeleri, tulumba tatlıları ve kırmızı elma şekerlerini yemek benim de çocukluk zevklerim arasında hasretle hatırladığım ayrıntılardır. Bana bu güzel nostaljik manzarayı hatırlattığınız için çok çok teşekkürler. Selam ve saygılar.
A. YAŞAR OCAK -- 07.10.2018 17:22
YOZGAT’IN SIĞIRI
Çok güzel bir yazı.Kaleminize sağlık.Çocukluğumu hatırladım bizim köydede (Tekirdağ/Ferhadanlı)gittiğimde aynı güzelliği yaşardım.Maalesef o yüzlerce İnekten 1 tane bile kalmamış.
MEFKURE SONÜSTÜN -- 07.10.2018 09:03
GERÇEK BİR AŞK ÖYKÜSÜ
Hocam yaşam o kadar kutsalki içerisinde VAR ettiği güzellikleri ayrıştırmaz ama biz insanız diyemeyenler bu yaşamı altüst etmekteler umarım bu güzel yaz diziniz bizlere rehber olur, saygılar.
Mahmut erdem -- 29.09.2018 19:07
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
İstanbuldan takip ettiğim biri olarak Şakir paşa ve çapanoğlu ailesinin bu memleket için ne kadar fedakarlıklar yaptıklarını okuyunca insanın içinde bir burukluk oluyor haksız yere sıkıntılar yaşamalarından dolayı ama onlara minnet duyarak saygıyla anarak Allah cc rahmet eylesin makamları cennet olsun
Mahmut kara -- 21.07.2018 02:02
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
Merhaba Abdulkadir bey
Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum gerçekten şunu anladım eğer bugünkü teknoloji olsaydı Ahmet şakir paşa (yazık çok üzüldüm)dan diğer fedakar çapanoğlu aileleri çok daha düzgün anlışılırlardı. Maalesef çok değerli hizmetleri bulunan insanlar kendilerini ifade edememiş seslerini istedikleri biçimde ulaştıramamış ve büyük mağduriyet yaşamışlar. Ama bugün hakiki gerçekler gün ışığı gibi ortada o yüzden mekanları cennet olsun. Sizede ayrıca teşekkürler bu olayları daha düzgün biçimde bizlere ulaştırdığınız için ,

Saygılarımla,
MAHMUT KARA -- 20.07.2018 19:50
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Acizane köşemde yayınladığım yazılarıma zaman ayırıp yorum göndermek lütfunda bulunan okuyucularımıza en kalbi teşekkürlerimi arz ederim. Sehven yorumlarının altına isim yazmayı unutan sayın okuyucularımın köşemdeki mail adresimden (yazı başlığının altında) bana ulaşmalarını hasseten rica ederim.Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.07.2018 10:46
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Uzun süre okuyamadım okuduğumda engüzel yazı oldu emeğinize sağlık hocam
Adınız ve Soyadınız -- 09.07.2018 16:56
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00