BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 23.10.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
178
Dün
:
4633
Toplam
:
14650469
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
BİR ZAMANLARIN YOZGAT’I (3)
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okuyucu, 19 Kasım 2012 Pazartesi günü Yozgat Gazetesinin değerli sahibi ve Yozgat Gazeteciler cemiyeti başkanı kadim dostum Osman Hakan Kiracı ile İstanbul’da bir araya gelmiştik. Sohbet sırasında uzunca bir süre denize bakıp “Biliyor musun, bizlerde epey yaşlandık sayılır, biz yaştakilerde bu dünyadan gidince bir zamanların Yozgat’ı ile ilgili hatırda kalanlar da yok olup gidecek o yüzden elimizi çabuk tutmalıyız demişti.” Birdenbire söylediği bu söz beni de duygulandırmıştı. Meraklı okuyuculardan gelen talepleri de dikkate alarak, hatırladığım kadarı ve aldığım notlar ve ses kayıtlarımdan yararlanarak eski Yozgat’tan geride kalan bazı anıları köşemde yayınlıyorum. Bu defa yaşadığı dönemde Yozgat halkının hürmet ve sevgisine mazhar olan ve hem akrabalarına hem de tüm Yozgatlıya hamilik yapan Çapanoğlu Muhlis Bey’i ve onun çok özel iki eşi Saadet Hanım ve Esma Hanım’ı üç tefrikalık bir yazı ile anlatmaya çalışacağım.

ÇAPANOĞLU MUHLİS BEY 2.EŞİ ESMA HANIM

(Geçen yazının devamı)

Esma Hanım, Çapanoğlu Muhlis Bey’in ikinci eşidir. 1908 Osmanlı Meclis-i Mebusanına isteği dışında milletvekili seçilen ve Sarıtopraklık’tan kurbanlar kesilerek uğurlanırken gözyaşları içinde “ben oralara layık mıyım ki, gönderiyorsunuz” alçakgönüllülüğü ile milletvekili olan. 16 Ağustos 1909’da çıkartılan ve Türk tarihinin derneklerle ilgili ilk kanunu olan Cemiyetler Kanununun 18. Maddesi ile İstanbul’un bile satılabileceğine dikkat çeken. Daha sonra Hicazdaki kutsal emanetlerin muhafazası için Cidde Vakıflar Müdürlüğüne tayin edilen ve orada öldürülen Hayrullah Efendinin 6 çocuğundan üçüncüsüdür. En büyük kardeşleri Diyarbakır, Kastamonu ve Ankara valiliği yapan ve daha sonra Hatay’ın Türkiye’ye ilhakında önemli rol oynayan Avni Doğan Beydir. Uzun yıllar İstanbul da yaşayan aile, Hayrullah Efendinin Evkaf müdürü olması dolayısıyla Ankara’ya taşınıp güzel bir bağ evine yerleşirler. Komşuları Dr. Muzaffer Beylerle ailecek görüşmeye başlarlar ve iyi anlaşırlar. Muzaffer bey’lerin Ali isminde birde erkek evlatları vardır. Zamanla Ali ile Esma arasında yürek çarpıntıları başlar. Birbirlerini görmek için can atarlar. Dr. Muzaffer Beylere bir şey götürülecekse Esma hazırdır götürmek için atılır. Muzaffer Beylerden Hayrullah Efendilere bir şey gelecekse Ali hazırdır. Sonraki günlerde iki evin bahçe duvarı yakınındaki büyükçe bir taşın altını posta kutusu gibi kullanarak mektuplaşmaya başlarlar. Karlı bir akşamüstü bahçeye çıkma gafletinde bulunup annesinin dikkatini çeken Esma, taşın altından alıp eteğine sakladığı mektup ile yakalanır. Hayatta kimsesi kalmayan 5-6 yaşındaki Ali’yi himayelerine alan Dr. Muzaffer beyler kendi evlatlarından ayırmamışlardır ama neticede kendi öz evlatları değildir. Kıyamet kopar ve görüşmeleri yasaklanır. Günler günleri kovalar, bir gün Muzaffer Bey Hayrullah Efendiye gelip özür dileyerek Ali’nin sevdasından dolayı çok hasta olduğunu, son arzusu olarak evlenmelerine müsaade etmelerini rica eder. Ali’nin son arzusu Hayrullah Efendi ve eşi Zehra hanımı da ziyadesiyle müteessir eder ve hoca nikâhı kıyılıp iki sevdalının görüşmelerine müsaade edilir. Alicik bu mutlulukla ancak 10 gün yaşayabilir. Ölümüne sevdalandığı Esmasını kanadı kırık bırakıp gider. Bir süre sonra baba Hayrullah Efendi önce Edirne’ye daha sonra da Haremi Şerif müdürü olarak Hicaza Kutsal Emanetlerin muhafazasına tayin edilir ama orada Araplar tarafından öldürülür. Esma Hanımın ağabeyi Avni Doğan Bey de Adana’ya İhtiyat subayı olarak gider. Oradan da başka bir görev için Konya’ya gönderilir. Hem bir değişiklik olsun hem de Mevlana’yı da ziyaret etsinler diye annesini ve Esma’yı Konya’ya çağırır. Çok sevdiği arkadaşı Halil Binbaşı da Konya’dadır O üzüntülü günlerin üzerinden takriben dört yıl geçmiş Sene 1918 olmuş, acılar kısmen hafiflemiştir. Halil Binbaşı ile de aralarında bir etkileşim olur ve Esmanın yüreği bir kere daha pırpır eder. Halil Binbaşı da aynı duygular içindedir. Bir gün çekinerek arkadaşı Avni Doğan’a konuyu açar Esmayı ister, uygun görülür evlenip Yozgat’a yerleşirler. Her ikisi de çok mutludur bilhassa Esma bulutların üzerinde uçmaktadır. Mutlu günler çok çabuk geçer Halil Binbaşının cepheye dönme zamanı gelir. Ağlayarak ayrılırlar birbirlerinden. Bu kısa mutluluğun ardından yalnız kalan Esma Hanım ayrılığa dayanamaz, eşi cephede de olsa onun yanında olmaktır en büyük arzusu. Yozgat’ta sığamaz, bir gün ev halkına haber vermeden bavulunu hazırlar herkesin şaşkın bakışları altında “Nereye Esma” sorularına, “eşimin yanına” deyip Eskişehir’e doğru çıkar gider. O zaman daha Yerköy-Ankara demiryolu olmadığından önce Yahşihan’dan dar yolda dekovil ile Ankara’ya. Ankara’dan da trene binip soluğu eşinin yanında alır. Pencereden dışarısını seyretmekte olan Halil Binbaşı, bir hanımın elinde bir valizle kapıdaki nöbetçi ile konuştuğunu görür. “Binbaşı Halil’i arıyorum” der hanım. Asker kimliğini sorunca “karısıyım” diye cevap verir. O sırada merdivenin başına gelen Halil Binbaşı gözlerine inanamaz, hayal gördüğünü sanır. “Esma, Esma sen misin, Esma” diyebilir. Birbirlerine sarılmamak için kendilerini güç tutarlar. Ani bir kararla yola çıkıp ev halkını şaşırtan Esma bu defa kocası Halil Binbaşıyı şaşırtmıştır. Birkaç gün arkadaşlarının yanında kalırlarsa da sonra bir ev bulup oraya taşınırlar. Bir gün birlikte bahçeye çıktıklarında Halil Binbaşı duvarın kenarındaki bodur dalları olan bir yeşilliği göstererek “Bak Esmacığım, bilir misin bunlara bizim oralarda inci çiçeği derler. Manastırda doğduğum evin bahçesi de bunlarla bezeli idi. Kız çocukları bunları ipe dizip, boncuk gibi salkım salkım duran beyaz çiçeklerini boyunlarına takarlardı” diye anlatır. Tekrar birbirlerine kavuşmanın doyumsuz mutluğunu yaşarlarken, Yunan kuvvetlerine bir taarruza kalkıldığı sırada siperden fırlayan Halil binbaşı orada şehit olur. Bir kere daha kanadı kırılan Esma Hanım perişan bir halde tekrar Yozgat’a döner. Halil Binbaşı ile mutluluğu tattığı evden tekrar Yozgat’a dönmek için ayrılırken birden geri döner, evin bahçesindeki çok sevdiği inci çiçeklerinden bir tutam kökü hatıra olarak yanına alır. Özenle sakladığı bu çiçekleri daha sonra Muhlis Bey’in Yeni Cami Mahallesindeki ahşap konağın bulunduğu bahçede,(şimdi Bağkur konutlarının olduğu alan) havuzun başındaki duvarın dibine ekecektir. (Bkz. Bozkırda açan inci çiçekleri-Zehra Gülcem Artam; Hatipoğlu yayınları Ankara).Mavi-yeşil gözlü mahzun bakışlı Esma hanım 1938 yılında Çapanoğlu Muhlis Bey ile resmi olarak ikinci evliliğini yapar. Genç yaşlarında acılarla tanışan bu iki insan ikinci evliliklerini yaptıklarında Esma Hanım 39, Muhlis Bey henüz 51 yaşındadır. Muhlis Bey henüz 35 yaşında iken, o sırada 31 yaşında olan çok sevdiği ilk eşi Saadet hanımın vefatından sonra hem üzüntüsünden hem de çocuklarım üvey anne elinde büyümesin düşüncesi ile 16 yıl evlenmemiştir. Esma Hanım’ın bir kere daha mutluluğu yakaladığı en uzun süren bu evliliği de 11 yıl sürer. 1949 yılı aralık ayının son günü Muhlis Bey’in 62 yaşında ani vefatı ile son bulur. Hem görgülü hem de çok kültürlü bir hanım olan Esma Hanım babaannem. Yaşadığı dönemde beyefendiliği ile bilinen Muhlis Bey’e de saygı ve sevgi ile eşlik etmişti. Gerek üvey çocuklarını ki evlendiğinde en küçüğü 21 yaşındaki babam Muammer Çapanoğlu idi ve gerek üvey torunlarını yani bizleri kendi parçası imiş gibi bağrına basmış bir hanımefendi idi. Anımsadıkça içimi sızlatan bir olayı anlatarak bitireyim. 1952 senesinde Ankara Anafartalar Caddesinde ki Atatürk 1. İlkokulunda birinci sınıftayım. Bir gün okula geç kaldım. Benim gittiğimde zil çalmış öğretmenler de sınıflarına girmişlerdi. Geç kaldığım için çok utandım sınıfa girmeye cesaret edemedim ve eve döndüm. Esma Hanım babaannem o sıralar bizde idi. Elimden tuttuğu gibi tekrar beni okuluma götürdü, kapıyı tıklatıp içeri girdik. Ben sırama oturana kadar cennetmekân öğretmenim Bedia Subaşı Hanımefendi ile ayaküstü kısa bir süre konuştular. Sonra öğretmenim onu koridora kadar uğurladı. 1973 yılında, aşağı yukarı 20 yıl sonra bir işim için Ankara da idim, okulumu ziyaret etmek istedim. Öğretmenim çok yaşlanmıştı ama üzerinde siyah önlüğü ile hâlâ çalışıyordu. Elini öpüp kendimi tanıtınca ilk sözü “babaannen hayatta mı” oldu. Çok şaşırmştım, babaannem onda nasıl bir intiba bırakmıştı ki beni görünce onu hatırlamıştı. Esma Hanımın Kabri Sarı topraklıkta Muhlis Bey’in yanındadır. Nur içinde yatsın. ( Bitti )

18.04.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ANTALYA SEYAHATNAMESİ

Yazınız hoşuma gitti, çok akıcı, tasvirler insanın aklında canlanıyor, insanlar için yapilan eleştiriler de gayet dozunda bence böyle paylasımlara çoğumuzun ihtiyacı var, sahip olunmasa da hayal edip biraz ruh tatmini yaşamak bile bize hoşluk ve rahatlık veriyor.
AHMET KAPANCI -- 15.10.2018 14:44
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey ve Çapanoğlu Derviş Bey
Ermeniler KELLER köyünde kesilmişlerdir... bunu Osman Paşa Tekke köyünden olan annem de anlatırdı... Hatta bir kız çocuğu kıyımdan müslüman olup sadece o kurtulur.. bu kızı Osman Paşa Tekke köyüne getirirler.. yetişkin olunca yaşlı bir adamla evlendirirler... Sanırım Menderes döneminde olacak istanbul dan ermeni aileler gererek bu kızı bulmuşlar... Annem ismini de söyledi ama ben unuttum... kızın genç kızken köyde terzilik yaptığını ama yüzünün hiç gülmediğini de söylerdi.. Ermeniler ayaklanacak diye bunların tehcire tabii tutulması Stalinin Kırım türklerine yaptığının aynısı ve insanlık suçudur. Perinçek dönek bir tip olarak boşuna talat paşa'yı günahlarından arındırmaya çalışıyor. Osmanlı Türkleri de sevmeyen anakronik bir devlet sonuçta
Mevlevi Dedeoğlu -- 11.10.2018 01:05
YOZGAT’IN SIĞIRI
Yorumunuz

Sayın Abdülkadir Çapanoğlu. Yazınızı bilgilenerek ve zevkle okudum.
Bence yazdıklarınız bir anı değil bir tarih. Ellerinize, belleğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim, lütfedip bana da gönderdiğiniz için.
Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)
Olcay Akkent -- 08.10.2018 08:32
YOZGAT’IN SIĞIRI
Sayın Çapanoğlu,
Bu anlattığınızı aynen yaşayan biri olarak hatırlattığınız için teşekkür ederim. Bizim de iki ineğimiz vardı. Bugün Bozok Ün. Rektörlük binası olan eski Cumhuriyet Mektebi'nin (ben 1951-54 arası orada okudum) doğu taraftaki bahçe kapısının tam karşısında (yanılmıyorsam halen Ceylanlar Apt. nın yerinde) iki katlı, büyük üç bahçeli beyaz konak dedemin idi. Ben ve ikisi kız biri erkek üç kardeşim orada doğduk ve 1954 yılına kadar orada büyüdük. Dedeniz Muhlis Bey’in Çerkes Ethem'in yakıp yıktığı konağın harabelerinin yakınındaki konaktan bahsediyorum. Birbirine bitişik üç bahçenin dip tarafında, güneydekinden bir kapıyla girilen samanlık ve oradan yine bir kapıyla geçilen ahırımızda bu iki ineği annem beslerdi. Sabah erkenden mektebin ve evimizin arasındaki sokaktan geçip aşağı özün üstündeki köprüyü geçerek oradan doğuya, Yeni Cami mahallesine yönelen ikinci bir sığır sürüsü daha vardı. Bizim iki inek ona katılır ve akşamüzeri böğürme sesleri arasında aynı yoldan geri döner, evin önünden geçen inekler arasından annem bizim inekleri içeri alırdı. Şunu hep özlemle anarım ki o sayede bol bol yoğurt, tereyağı, kaymak ve süt soframızdan eksik olmazdı. Hikâyenin geri tarafı sizin anlattığınızın aynıdır. Kel Hasan'ın kurabiyeleri, tulumba tatlıları ve kırmızı elma şekerlerini yemek benim de çocukluk zevklerim arasında hasretle hatırladığım ayrıntılardır. Bana bu güzel nostaljik manzarayı hatırlattığınız için çok çok teşekkürler. Selam ve saygılar.
A. YAŞAR OCAK -- 07.10.2018 17:22
YOZGAT’IN SIĞIRI
Çok güzel bir yazı.Kaleminize sağlık.Çocukluğumu hatırladım bizim köydede (Tekirdağ/Ferhadanlı)gittiğimde aynı güzelliği yaşardım.Maalesef o yüzlerce İnekten 1 tane bile kalmamış.
MEFKURE SONÜSTÜN -- 07.10.2018 09:03
GERÇEK BİR AŞK ÖYKÜSÜ
Hocam yaşam o kadar kutsalki içerisinde VAR ettiği güzellikleri ayrıştırmaz ama biz insanız diyemeyenler bu yaşamı altüst etmekteler umarım bu güzel yaz diziniz bizlere rehber olur, saygılar.
Mahmut erdem -- 29.09.2018 19:07
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
İstanbuldan takip ettiğim biri olarak Şakir paşa ve çapanoğlu ailesinin bu memleket için ne kadar fedakarlıklar yaptıklarını okuyunca insanın içinde bir burukluk oluyor haksız yere sıkıntılar yaşamalarından dolayı ama onlara minnet duyarak saygıyla anarak Allah cc rahmet eylesin makamları cennet olsun
Mahmut kara -- 21.07.2018 02:02
II. ABDÜLHAMİT’İN SERYAVERİ MÜŞİR AHMET ŞAKİR PAŞA (ÇAPANOĞLU)
Merhaba Abdulkadir bey
Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum gerçekten şunu anladım eğer bugünkü teknoloji olsaydı Ahmet şakir paşa (yazık çok üzüldüm)dan diğer fedakar çapanoğlu aileleri çok daha düzgün anlışılırlardı. Maalesef çok değerli hizmetleri bulunan insanlar kendilerini ifade edememiş seslerini istedikleri biçimde ulaştıramamış ve büyük mağduriyet yaşamışlar. Ama bugün hakiki gerçekler gün ışığı gibi ortada o yüzden mekanları cennet olsun. Sizede ayrıca teşekkürler bu olayları daha düzgün biçimde bizlere ulaştırdığınız için ,

Saygılarımla,
MAHMUT KARA -- 20.07.2018 19:50
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Acizane köşemde yayınladığım yazılarıma zaman ayırıp yorum göndermek lütfunda bulunan okuyucularımıza en kalbi teşekkürlerimi arz ederim. Sehven yorumlarının altına isim yazmayı unutan sayın okuyucularımın köşemdeki mail adresimden (yazı başlığının altında) bana ulaşmalarını hasseten rica ederim.Saygılarımla.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.07.2018 10:46
DEDEDEN TORUNA ÖVÜNÇ DUYULACAK 250 YILLIK BİR GEÇMİŞ
Uzun süre okuyamadım okuduğumda engüzel yazı oldu emeğinize sağlık hocam
Adınız ve Soyadınız -- 09.07.2018 16:56
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00