BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 21.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
228
Dün
:
4601
Toplam
:
13183252
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
BİR ZAMANLARIN YOZGAT’I (3)
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Değerli okuyucu, 19 Kasım 2012 Pazartesi günü Yozgat Gazetesinin değerli sahibi ve Yozgat Gazeteciler cemiyeti başkanı kadim dostum Osman Hakan Kiracı ile İstanbul’da bir araya gelmiştik. Sohbet sırasında uzunca bir süre denize bakıp “Biliyor musun, bizlerde epey yaşlandık sayılır, biz yaştakilerde bu dünyadan gidince bir zamanların Yozgat’ı ile ilgili hatırda kalanlar da yok olup gidecek o yüzden elimizi çabuk tutmalıyız demişti.” Birdenbire söylediği bu söz beni de duygulandırmıştı. Meraklı okuyuculardan gelen talepleri de dikkate alarak, hatırladığım kadarı ve aldığım notlar ve ses kayıtlarımdan yararlanarak eski Yozgat’tan geride kalan bazı anıları köşemde yayınlıyorum. Bu defa yaşadığı dönemde Yozgat halkının hürmet ve sevgisine mazhar olan ve hem akrabalarına hem de tüm Yozgatlıya hamilik yapan Çapanoğlu Muhlis Bey’i ve onun çok özel iki eşi Saadet Hanım ve Esma Hanım’ı üç tefrikalık bir yazı ile anlatmaya çalışacağım.

ÇAPANOĞLU MUHLİS BEY 2.EŞİ ESMA HANIM

(Geçen yazının devamı)

Esma Hanım, Çapanoğlu Muhlis Bey’in ikinci eşidir. 1908 Osmanlı Meclis-i Mebusanına isteği dışında milletvekili seçilen ve Sarıtopraklık’tan kurbanlar kesilerek uğurlanırken gözyaşları içinde “ben oralara layık mıyım ki, gönderiyorsunuz” alçakgönüllülüğü ile milletvekili olan. 16 Ağustos 1909’da çıkartılan ve Türk tarihinin derneklerle ilgili ilk kanunu olan Cemiyetler Kanununun 18. Maddesi ile İstanbul’un bile satılabileceğine dikkat çeken. Daha sonra Hicazdaki kutsal emanetlerin muhafazası için Cidde Vakıflar Müdürlüğüne tayin edilen ve orada öldürülen Hayrullah Efendinin 6 çocuğundan üçüncüsüdür. En büyük kardeşleri Diyarbakır, Kastamonu ve Ankara valiliği yapan ve daha sonra Hatay’ın Türkiye’ye ilhakında önemli rol oynayan Avni Doğan Beydir. Uzun yıllar İstanbul da yaşayan aile, Hayrullah Efendinin Evkaf müdürü olması dolayısıyla Ankara’ya taşınıp güzel bir bağ evine yerleşirler. Komşuları Dr. Muzaffer Beylerle ailecek görüşmeye başlarlar ve iyi anlaşırlar. Muzaffer bey’lerin Ali isminde birde erkek evlatları vardır. Zamanla Ali ile Esma arasında yürek çarpıntıları başlar. Birbirlerini görmek için can atarlar. Dr. Muzaffer Beylere bir şey götürülecekse Esma hazırdır götürmek için atılır. Muzaffer Beylerden Hayrullah Efendilere bir şey gelecekse Ali hazırdır. Sonraki günlerde iki evin bahçe duvarı yakınındaki büyükçe bir taşın altını posta kutusu gibi kullanarak mektuplaşmaya başlarlar. Karlı bir akşamüstü bahçeye çıkma gafletinde bulunup annesinin dikkatini çeken Esma, taşın altından alıp eteğine sakladığı mektup ile yakalanır. Hayatta kimsesi kalmayan 5-6 yaşındaki Ali’yi himayelerine alan Dr. Muzaffer beyler kendi evlatlarından ayırmamışlardır ama neticede kendi öz evlatları değildir. Kıyamet kopar ve görüşmeleri yasaklanır. Günler günleri kovalar, bir gün Muzaffer Bey Hayrullah Efendiye gelip özür dileyerek Ali’nin sevdasından dolayı çok hasta olduğunu, son arzusu olarak evlenmelerine müsaade etmelerini rica eder. Ali’nin son arzusu Hayrullah Efendi ve eşi Zehra hanımı da ziyadesiyle müteessir eder ve hoca nikâhı kıyılıp iki sevdalının görüşmelerine müsaade edilir. Alicik bu mutlulukla ancak 10 gün yaşayabilir. Ölümüne sevdalandığı Esmasını kanadı kırık bırakıp gider. Bir süre sonra baba Hayrullah Efendi önce Edirne’ye daha sonra da Haremi Şerif müdürü olarak Hicaza Kutsal Emanetlerin muhafazasına tayin edilir ama orada Araplar tarafından öldürülür. Esma Hanımın ağabeyi Avni Doğan Bey de Adana’ya İhtiyat subayı olarak gider. Oradan da başka bir görev için Konya’ya gönderilir. Hem bir değişiklik olsun hem de Mevlana’yı da ziyaret etsinler diye annesini ve Esma’yı Konya’ya çağırır. Çok sevdiği arkadaşı Halil Binbaşı da Konya’dadır O üzüntülü günlerin üzerinden takriben dört yıl geçmiş Sene 1918 olmuş, acılar kısmen hafiflemiştir. Halil Binbaşı ile de aralarında bir etkileşim olur ve Esmanın yüreği bir kere daha pırpır eder. Halil Binbaşı da aynı duygular içindedir. Bir gün çekinerek arkadaşı Avni Doğan’a konuyu açar Esmayı ister, uygun görülür evlenip Yozgat’a yerleşirler. Her ikisi de çok mutludur bilhassa Esma bulutların üzerinde uçmaktadır. Mutlu günler çok çabuk geçer Halil Binbaşının cepheye dönme zamanı gelir. Ağlayarak ayrılırlar birbirlerinden. Bu kısa mutluluğun ardından yalnız kalan Esma Hanım ayrılığa dayanamaz, eşi cephede de olsa onun yanında olmaktır en büyük arzusu. Yozgat’ta sığamaz, bir gün ev halkına haber vermeden bavulunu hazırlar herkesin şaşkın bakışları altında “Nereye Esma” sorularına, “eşimin yanına” deyip Eskişehir’e doğru çıkar gider. O zaman daha Yerköy-Ankara demiryolu olmadığından önce Yahşihan’dan dar yolda dekovil ile Ankara’ya. Ankara’dan da trene binip soluğu eşinin yanında alır. Pencereden dışarısını seyretmekte olan Halil Binbaşı, bir hanımın elinde bir valizle kapıdaki nöbetçi ile konuştuğunu görür. “Binbaşı Halil’i arıyorum” der hanım. Asker kimliğini sorunca “karısıyım” diye cevap verir. O sırada merdivenin başına gelen Halil Binbaşı gözlerine inanamaz, hayal gördüğünü sanır. “Esma, Esma sen misin, Esma” diyebilir. Birbirlerine sarılmamak için kendilerini güç tutarlar. Ani bir kararla yola çıkıp ev halkını şaşırtan Esma bu defa kocası Halil Binbaşıyı şaşırtmıştır. Birkaç gün arkadaşlarının yanında kalırlarsa da sonra bir ev bulup oraya taşınırlar. Bir gün birlikte bahçeye çıktıklarında Halil Binbaşı duvarın kenarındaki bodur dalları olan bir yeşilliği göstererek “Bak Esmacığım, bilir misin bunlara bizim oralarda inci çiçeği derler. Manastırda doğduğum evin bahçesi de bunlarla bezeli idi. Kız çocukları bunları ipe dizip, boncuk gibi salkım salkım duran beyaz çiçeklerini boyunlarına takarlardı” diye anlatır. Tekrar birbirlerine kavuşmanın doyumsuz mutluğunu yaşarlarken, Yunan kuvvetlerine bir taarruza kalkıldığı sırada siperden fırlayan Halil binbaşı orada şehit olur. Bir kere daha kanadı kırılan Esma Hanım perişan bir halde tekrar Yozgat’a döner. Halil Binbaşı ile mutluluğu tattığı evden tekrar Yozgat’a dönmek için ayrılırken birden geri döner, evin bahçesindeki çok sevdiği inci çiçeklerinden bir tutam kökü hatıra olarak yanına alır. Özenle sakladığı bu çiçekleri daha sonra Muhlis Bey’in Yeni Cami Mahallesindeki ahşap konağın bulunduğu bahçede,(şimdi Bağkur konutlarının olduğu alan) havuzun başındaki duvarın dibine ekecektir. (Bkz. Bozkırda açan inci çiçekleri-Zehra Gülcem Artam; Hatipoğlu yayınları Ankara).Mavi-yeşil gözlü mahzun bakışlı Esma hanım 1938 yılında Çapanoğlu Muhlis Bey ile resmi olarak ikinci evliliğini yapar. Genç yaşlarında acılarla tanışan bu iki insan ikinci evliliklerini yaptıklarında Esma Hanım 39, Muhlis Bey henüz 51 yaşındadır. Muhlis Bey henüz 35 yaşında iken, o sırada 31 yaşında olan çok sevdiği ilk eşi Saadet hanımın vefatından sonra hem üzüntüsünden hem de çocuklarım üvey anne elinde büyümesin düşüncesi ile 16 yıl evlenmemiştir. Esma Hanım’ın bir kere daha mutluluğu yakaladığı en uzun süren bu evliliği de 11 yıl sürer. 1949 yılı aralık ayının son günü Muhlis Bey’in 62 yaşında ani vefatı ile son bulur. Hem görgülü hem de çok kültürlü bir hanım olan Esma Hanım babaannem. Yaşadığı dönemde beyefendiliği ile bilinen Muhlis Bey’e de saygı ve sevgi ile eşlik etmişti. Gerek üvey çocuklarını ki evlendiğinde en küçüğü 21 yaşındaki babam Muammer Çapanoğlu idi ve gerek üvey torunlarını yani bizleri kendi parçası imiş gibi bağrına basmış bir hanımefendi idi. Anımsadıkça içimi sızlatan bir olayı anlatarak bitireyim. 1952 senesinde Ankara Anafartalar Caddesinde ki Atatürk 1. İlkokulunda birinci sınıftayım. Bir gün okula geç kaldım. Benim gittiğimde zil çalmış öğretmenler de sınıflarına girmişlerdi. Geç kaldığım için çok utandım sınıfa girmeye cesaret edemedim ve eve döndüm. Esma Hanım babaannem o sıralar bizde idi. Elimden tuttuğu gibi tekrar beni okuluma götürdü, kapıyı tıklatıp içeri girdik. Ben sırama oturana kadar cennetmekân öğretmenim Bedia Subaşı Hanımefendi ile ayaküstü kısa bir süre konuştular. Sonra öğretmenim onu koridora kadar uğurladı. 1973 yılında, aşağı yukarı 20 yıl sonra bir işim için Ankara da idim, okulumu ziyaret etmek istedim. Öğretmenim çok yaşlanmıştı ama üzerinde siyah önlüğü ile hâlâ çalışıyordu. Elini öpüp kendimi tanıtınca ilk sözü “babaannen hayatta mı” oldu. Çok şaşırmştım, babaannem onda nasıl bir intiba bırakmıştı ki beni görünce onu hatırlamıştı. Esma Hanımın Kabri Sarı topraklıkta Muhlis Bey’in yanındadır. Nur içinde yatsın. ( Bitti )

18.04.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00