BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
191
Dün
:
4601
Toplam
:
13176235
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
PARAŞÜT
capanoglukadir@yahoo.com.tr
1950 li yıllarda idi. Sanırım 1953-54 yıllarından birisi olacak 7-8 yaşındayım. Ankara da Numune hastanesinin karşısında üçgen avlusu olan bir evde oturuyorduk. Ben ve kardeşim Haluk, Anafartalar caddesindeki Atatürk ilkokulunda okuyor oradan evimize yürüyerek gidip geliyorduk. O zaman böyle servis araçları filan yoktu salına salına Samanpazarı’na oradan da yokuş aşağı Talatpaşa Caddesi 17 numaraya yol boyunca şakalaşarak gider gelirdik. Yolumuzun üstünde bir pastane vardı. Büyükçe bir tabelası ve üstünde de fok dondurması diye de bir reklamı vardı. O tabelaya baktıkça canımız çekerdi. Bedeli 15 kuruştu ama o zaman kimde 15 kuruş vardı ki. Bir kiloluk ekmek 35 kuruş Hürriyet Gazetesi 15 kuruştu. Okul çantalarımız kontrplaktan idi. Yolumuzun üzerinde korkulukları kalın betondan bir merdiven vardı. Çantamızı korkuluğun üzerine koyar bizde üstüne oturur kızak gibi kayardık. Ama o kadar yolu yürümek bazen zorumuza da giderdi. Sonraki yıllarda Niğde lisesinde okurken, okuldaki elliye yakın arkadaşımız 5 kilometre uzaktaki Fertek nahiyesinden yürüyerek gelir giderlerdi. Kışın soğuğu bir taraftan yolda kurtla kuşla karşılaşma tehlikesi bir yandan birbirlerinden ayrılmadan ve yüzleri soğuktan kıpkırmızı bir şekilde gelirlerdi. Okul paydos olunca biz evimize gelir hemen yemeğimizi yerdik, onlar bir saat yolda olurlardı hem de aç karnına. Bu yüzden Fertek’in okuyanı, büyük mevkilere çıkanı çoktur. Ankara da oyun yerimiz hastanenin üst tarafındaki çok büyük bir arsa idi. Kardeşim ve komşu evlerden birkaç arkadaşımızla oynarken birden pervaneli bir uçak sesi oldu. Yük ve yolcu taşıyan uçakların hepsi o zamanlar pervaneli idi. Bir bilgi; pervaneli uçaklar jet motorlulara göre daha yavaş uçarlarsa da daha kısa pistlerden kalkıp inebilirler. Uçak sesinin geldiği yöne bakınca gökten küçük küçük paraşütler yağdığını gördük. O tarihte rahmetli Eczacı Necip Akar İstanbul Mecidiyeköy de kurduğu fabrikasında Gripin, Radyolin diş macunu, Puro tuvalet sabunu ve Fay temizleme tozu üretiyormuş. Tanıtım amacıyla kâğıt peçetelerin dört köşesine bağladıkları ipliğin ucuna şimdi otellerin banyolarına konan aynı zamanda otelin ismini de taşıyan küçük sabunların benzeri bir puro sabunu bağlamışlar, uçaktan bırakıyorlar. Bu paraşütlerden kapmak için başımız yukarda koşarken kaç kere düştük. Ağzımız burnumuz üstümüz başımız toz toprak içinde kaldı ama kimin umurunda. Kardeşim, ben ve diğer çocuklar ikişer üçer adet yakaladık ve eve getirdik. Hem sabunlar hem de uçlarına bağlandığı kâğıt peçeteler çok huşumuza gitti. Kâğıttan peçeteyi ilk defa görüyorduk. Hepsini itina ile katlayıp yıllarca sakladık. Keşke daha uzun süre saklasaymışız, büyük bir hatıra olurdu. Okullar tatil olunca annemle birlikte Yozgat’a dedem Ceritzade Şükrü efendinin Mutafoğlu mahallesinde köprünün başındaki evine gelir daha sonra da bir süreliğine o sırada köyde olan dedemin yanına Dayılı köyüne giderdik. Orada köy meydanında çocuklar varsa onlarla, yoksa dam başında kardeşimle dama filan oynardık. Dedemin evi iki katlı idi. Bitişiğinde de üzeri toprak damlı ahır vardı. Bizim orda olduğumuz zamanlar ahırın üzerinde evin duvarına yaslanmış ekin sapları yığılı olurdu. Bir gün evin damına çıktığımızda kardeşim sapların üzerine atlayınca kaydırak gibi aşağı doğru kaydı. Bu oyun çok hoşumuza gitti. Ev halkı kendi işi ile meşgulken gizlice dama çıkıp oradan sapların üstüne atlar kayardık. Bir seferinde o kadar hızlı kaydım ki damın kenarına kadar geldim neredeyse aşağı düşecektim. Böyle bir oyun sırasında bir askeri savaş uçağı geçince aklıma Ankara da uçaktan atılan paraşütler geldi. Kardeşime gel paraşüt yapalım dedim. Önce büyük sofra bezini kimseye sezdirmeden alıp dam başına koyduk. Sonra ip aramaya başladık. Ahırda ve merdiven altında bulduğumuz kalın ipleri saklayarak dam başına taşıdık. İçinden uygun kalınlıkta olanların bir ucunu sofra bezinin 4 köşesine, bir ucunu da belime bağladık. Damın kenarına geldik. Kardeşim sofra bezinin iki köşesinden tuttu. Kollarının yettiği kadarı ile açıp öylece bekledi bende kendimi damdan aşağı bırakacağım ama korktum. İpleri çözdük, aşağı inip yumuşak bir şeyler aramaya başladık. Harar denilen kalın ve büyük çuvalları bulduk. Onları kimseye sezdirmeden teker teker dışarı taşımamız epey zaman aldı. Bir yatak gibi güzelce üst üste düzleyip tekrar dama çıktık. Bizim bu faaliyetimizi fark eden birkaç çocukta merakla bizi izlemeye başladılar. İpleri tekrar belime bağladık, kardeşim sofra bezini yine aynı şekilde tuttu. Korku ile karışık bir besmele çekip kendimi bıraktım. Bir büyük taş gibi çok hızlı ve çok kötü düştüm. Ayak bileğim ve mabadım çok ağrıdı. Güç bela ayağa kalktım, bizi seyreden çocuklar katıla katıla gülüyorlar. Yukarı baktım kardeşim de gülüyor. Paraşütüm açılmamıştı, bir hata yapmıştım ama neydi. Sofra bezimi küçük gelmişti yoksa kardeşim mi tutmayı bilememişti anlayamadım. Bir deneme daha yapsam hatayı bulabilirdim belki ama her yanım öyle ağrıdı ki ikinci bir denemeye cesaret edemedim.

28.01.2013

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00