BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
189
Dün
:
4601
Toplam
:
13175299
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
Çapanoğlu Celal bey ve Piroğlu İbrahim Efendi
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Derler ki bir şeyi Hulus-i kalb ile arzu edersen, Allah onu elde etmek için sana mutlaka yardım eder. Anlatacağım olay bu sözün ne kadar doğru olduğunun kanıtı mahiyetindedir. Rahmetli babamın memuriyeti dolayısıyla 1959-1960-1961 yıllarında üç yıl kadar Amasya da bulunduk. Ben de 15–16 yaşlarında lise talebesi bir delikanlı idim. Amasya’nın Şehirüstü (şehreküstü) mahallesindeki, Halkalı Evliyanın yakınında, şehri kuşbakışı gören bir evde oturuyorduk. Acem Ali diye tanınan ama bizim Ali Dayı dediğimiz bir amcanın evinde kiracı idik. Ali Dayı görmüş geçirmiş bir insandı. Şöyle ki; Rusya’da ki rejimin çok sıkı olduğu yıllarda oradan kaçmış. Ama Batum da yakalanıp içinde insan pisliği olan ve boğaz hizasına kadar su dolu karanlık bir odaya hapsedilmiş. Odanın tavanındaki avuç içi büyüklüğünde bir delikten ışık girmekte, giren ışık huzmesi, suda ayna gibi parlamaktadır. Orada 3 gün kadar tutulan Ali Dayının cildinde tahrişler olursa da en çok gözleri etkilenir.Işığın sudaki yansımasından bir gözü biraz küçülür. Ali Dayı, karşılaşıp elini öptüğümüzde çok mutlu olurdu. Yanaklarımızdan öper, siz çok değerli bir ailenin torunlarısınız derdi. Şu rivayeti de kardeşimle bana anlatmıştı. Vakti zamanında Amasya’ya gelen eşekli bir çerçi, yolda rastladığı köylü ile birlikte hem yürüyor hem de sohbet ediyormuş. Beğendiği bir yer gördüğünde soruyormuş bu bağ kimin? Köylü cevap veriyormuş Çapanoğullarının. Biraz ilerde yine beğendiği bir yeri soruyormuş cevap aynı Çapanoğullarının. Adamın her sorusunu, köylü Çapanoğullarının diye cevaplayınca hırslanan adam al bu eşeği de ver Çapanoğlu’na, buda benden olsun deyip eşekten inmiş. Rivayet böyle. Ama işin doğrusu Osmanlı devrinde padişahlar, Amasya bölgesini Çapanoğullarına arpalık olarak vermiş. O yıllarda panayır kurulan ve Hacılar Meydanı denen çok büyük bir arazi için burası vaktiyle Çapanoğullarının arpalığı imiş derlerdi. Ali Dayı konu komşuya da Çapanoğullarının torunları benim kiracım dermiş. Komşumuz Hikmet Hanım bunu öğrenince, Pederi Piroğlu Halil Bey’e bizden bahseder. Halil Bey, hemen İş bankası şubesine gidip babamla tanışır. Çapanoğlu olduğumuzu öğrenince çok memnun olur. Bir akşam bizi ahşap konaklarında yemeğe davet ettiler. Halil Bey bir taksi göndererek bizi evden aldırdı. Çok güzel hazırlanmış sofra da sadece Halil Bey ve eşi bize eşlik ettiler. Hâlbuki kapıda çok kalabalık bir aile olarak bizi karşılamışlardı. Yemek sırasında anladık ki gelinler ve oğulları alt kat’ta alesta bekliyorlar. Çünkü Halil Bey bir şey isteyeceği zaman topuğu ile ahşap tabana iki kere yere yavaşça vuruyor, gelinler hemen koşuyorlardı. Yemekler yenilip, rahat sedirlere yerleşip, sohbete başlanınca Halil Bey yine topuğunu iki kere yere vurdu, hizmete gelen hanıma “kızım emaneti getirsinler” dedi. Bir kâğıt getirip Halil beye verdiler, o da okuması için babama uzattı ve yüksek sesle okumasını rica etti. Uzaktan gördüğüm kadarıyla eski yazı ile yani Arap harfleri ile yazılmıştı. Babam dikkatle ve yavaş yavaş yazıları okurken birden çok heyecanlandı. Bu, Çapanoğlu Celal Bey’in Piroğlu Halil Bey’in babası Piroğlu İbrahim efendiye yazdığı mektup imiş. Mektup bitince babam çok duygulandı mektup elinde bir süre öylece kalakaldı. Babam öyle dalıp gidince, Halil Bey, “Biz o zamanda Çapanoğullarının yanında idik her zamanda yanında olduk, her zaman da oluruz” diyerek onu kendine getirdi. Sonra mektubu özenle katladı, topuğunu iki kere yere vurdu gelen oğluna uzattı. Halil Beyin bu sözü doğru idi. Çapanoğlu olayları sırasında Mustafa Kemal Paşa tarafından Çapanoğullarına baskı yapmaları için Ankara’ya çağrılan bazı toprak sahibi beyler ile Alevi Dedeleri, bu davete değişik mazeretler ileri sürerek katılmamışlardı. Piroğlu Halil Bey de bir alevi dedesi idi. Üç köyün sahibi, lise tahsilli, yelekli takım elbise ve fötr şapka giyen zayıf uzun boylu bir beyefendi idi. Yıllar sonra ben bu mektubun peşine düştüm.1971 yılı Ekim ayında Halil Beyin ailesinden birilerini bulmak ve mektubun bir kopyasını elde etmek ümidi ile İstanbul’dan Amasya’ya gittim. Oturduğumuz şehirüstü mahallesindeki Halkalı Evliyanın civarında oturan eski komşularımızdan kimse kalmamış hepsi bir yerlere göçmüşlerdi. Onca yolu, elim boş olarak ve üzüntü içinde geri döndüm. Bir sohbet sırasında İstanbul’da Tapu Müdürü olan değerli arkadaşım Dursun Küçüköz’ün, Halil Beyin oğlu Fikret Bey’in arkadaşı olduğunu şaşkınlıkla öğrendim. Büyük bir ümit ile ondan rica ettim, o da çok araştırdı ama onlardan kimseye ulaşamadı. Sonra hiç ummadığım biz zamanda Yozgatlı çok değerli ve sevgili Hocam Prof. Ahmet Yaşar Ocak’tan bir posta geldi. İçinden Celal beyin mektubu çıkmazmı. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Bu posta, hayatımda aldığım çok ender ve çok özel hediyelerden birisi oldu. Piroğlu Halil Bey’in babama okuttuğu mektup’ta Celal Bey şöyle yazıyordu.“Mecidözü’nün Kalecik köyü eşrafından Piroğlu İbrahim Efendiye, Mecitözü kazası eşrafından aldığım ihbarnamede aleyhimize asker toplamakta olduğunuz ve ahaliden cebir ile paralar aldığınıza, askerinizi irkap etmek üzere birçok hayvanlar müsadere ettiğinize bizce kanaat-i kâmile hâsıl olmuştur. Sizi bu hareketinizden dolayı idama mahkûm ettim. Sizin için başkaca felah yoktur. İlla ahaliden aldığınız Paraları iade ederek askerinizle birlikte Zile’de bize iltihak etmektir. Yoksa sizi evlad ve iyalinizi imha ve servetlerinizi yağma edeceğimize şüphe etmeyiniz. İnşallah ankaribizzeman hazır olunuz, tedbirinizde noksan davranmayınız. Halife ordusu kumandanı Celal” Halil Bey, gerek aile yapısı gerek örf ve adetleri gereği mektuptaki iddiaların asla doğru olmadığını ama Celal Beyin, babası İbrahim Efendiye gözdağı vermek için mektubunu böyle tehditvâri bir üslupla yazdığına emin olduğunu söylemişti. O yıl (1960) İran Şahı Rıza Pehlevi’nin ikinci eşi Kraliçe Farah Diba hamile idi. İlk eşi mahsun gözlü kraliçe Süreyya’nın çocuğu olmadığından, ondan ayrılıp muhteşem bir düğün ile kraliçe Farah Diba ile evlenmişti. Doğacak çocuğun veliaht olması için elbette erkek olması gerekiyordu. O zaman böyle ultrasonografi cihazları filan olmadığından bebek doğmadan cinsiyetini bilmekte mümkün değildi. Dolayısıyla bütün dünya merakla doğacak bebeği bekliyordu. İşte bu sırada Halil Beyin oğlu Fikret Bey, bir gece rüyasında erkek bebekleri olacağını hatta vücudunun bir yerinde şeklini tarif ettiği ben şeklinde bir işaret olacağını görür ve bunu mektupla İran Şahına bildirir. Bebek Pehlevi, hakikaten Fikret Beyin rüyasında gördüğü şekilde doğunca Şah Rıza Pehlevi, Piroğlu ailesini İran’a davet etti. Onlarda giderken çok güzel bir atı hediye olarak götürdüler. Boşuna dememişler,”geçmiş zaman odur ki hayali cihana değer”.

Süleyman Sırrı olayı ve Kocahanoğlunun düşündürdükleri

İlki, 24 Şubat 2012 Cuma gecesi, tekrarı da 26 Şubat Pazar gecesi Karadeniz TV. ‘de yayınlanan Ceviz Kabuğu programın da Sn. Hulki Cevizoğlu’un, konuğu Sn. Osman Selim Kocahanoğlu idi. Konu Atatürk’e karşı yapılması planlanan İzmir suikastı idi. Konuşmasının bir yerinde Sn.Kocahanoğlu şöyle bir cümle sarf etti.”Milli Mücadeleden sonra kurulan ilk meclisin Yozgat milletvekili Süleyman Sırrı (İçöz), Halifeliğin kaldırılmasının görüşüldüğü bir oturumda, meclis kürsüsünden elinde bir belgeyi sallayarak mebus’lara şöyle sesleniyor.”Bu vesika Çapanoğlu isyanı sırasında sarayın kendi saflarında yer almalarını sağlamaları için Çapanoğullarına gönderdiği 5 milyon kuruşun belgesidir”.Birden başımdan kaynar sular döküldü. Kulaklarım uğuldadı. Çapanoğulları aleyhinde bir yalan daha hem de televizyonda belgelendiriliyordu. Üstelik evimde değil misafirlikte idim. Ne yapsam acaba diye çırpınırken. Yozgat’tan kuzenim Halit Çapanoğlu (Amasya da İdam edilen Halit beyin torunu) programa bağlandı. Sesinin tonundan, tansiyonunun ne kadar yükseldiği belli oluyordu. Bunun külliyen yalan olduğunu anlatmaya çalıştı. Cep telefonundan konuştuğu için bir ara ses geldi gitti. Sn.Kocahanoğlu duyamadığını söyledi. Halit Çapanoğlu sorulan suallere gerekli cevabı verdikten sonra Hulki Bey teşekkür ederek onu yayından aldı. Halit Çapanoğlu konuşurken ben telefonla bağlanmak istemiştim. Onun konuşması bitince beni bağladılar. Ben her ikisini de selamladıktan sonra şu 5 milyon kuruşa bir açıklık getirmek istiyorum diyerek söze başladım. Bu paranın o para olmadığını. Olaylar başlayıp Çapanoğulları bölgede hâkimiyeti sağlayınca memurların maaşlarının ödenmesi için Ziraat Bankasından 50 BİN lira aldıklarını (yani belgedeki 5 MİLYON kuruş). Karşılığında olaya katılanların aynı meblağ da bir senet imzalayıp bıraktıklarını. Bu paranın 5 BİN lirası ile maaşları ödediklerini. Geri kalan 45 BİN liranın muhafazasındaki güçlük nedeni daha sonra almak üzere tekrar bankada bıraktıklarını. Bu arada senet üzerinde değişiklik yapmayı unuttuklarını. Çerkez Ethem’in soruşturma sırasında bunun farkına vardığını ve veznedarı kimseye söylememesi konusunda tehdit ederek senedi bankada bırakıp 45 BİN lirayı zimmetine geçirdiğini anlattım.(*) Sn.Kocahanoğlu bu konuyu bilmediğini benim anlattığım bu bilgilerle kendisinin aydınlandığını söyleyerek teşekkür etti. Misafirlikte olmam nedeni ile ve hiç beklemediğim bir anda önümde bir doküman olmadan Hulki Bey gibi bu işin piri olan bir araştırmacının sunduğu bir programda olayında heyecanı ile ancak aklıma gelenleri anlatabildim. Birazda onlar sordular ben cevapladım.27 Şubat 2012 günü Sn.Kocahanoğlu’nu telefonla aradım. Uzunca bir sohbetimiz oldu. Yozgat Gazetesinde iki tam sayfa yayımlanan “Çapanoğlu hadisesi bir isyan mıdır” başlıklı araştırmam ile yine Çapanoğulları ile ilgili bazı yazılarımı kendisine elektronik posta ile gönderdim. Bir cumartesi günü buluşmak kararı ile telefonu kapattık.
28 Şubat 2012 Salı günü saat 18.00 sularında Sn. Osman Selim Kocahanoğlu beni ev telefonumdan aradı. Kısa bir hoşbeşten sonra tekrar elindeki meclis tutanağını okudu. Tutanak aynen benim yukarda anlattığım olayı anlatıyordu. Konuyu daha teferruatlı bir şekilde görüşme fırsatımız oldu. Kılıç Ali’nin Yıldızeli’ndeki Potacı Nazım ayaklanmasını bastırmak için giderken Yozgat’ta konakladığını. O sırada Yozgat Müftüsü olan Mehmet Hulusi Efendinin dolduruşu ile Kılıç Ali’nin Çapanoğlu Edip ve Celal beylerden 500 YÜZ’ER altın istediğini. Red cevabı alınca da beyleri evlerinde hapsettiğini anlattım. Bu olayı Avni Doğan Bey bakın nasıl anlatıyor “Kılıç Ali’nin gönüllüleri kim bilir kimin tahriki ile( bu cümleyi dikkatinize sunuyorum.) Celal ve Edip beylerin konakları önünde bağırıp çağırmaya ve söğüp saymaya başlarlar. İşte iki kardeş yapılan bu ahlaksız taciz ve tahrik sonucu; yaşadıklarını gururlarına yediremeyip o gece eğersiz bir at üstünde Yozgat’tan ayrılırlar.” Bunun üzerine Arapsef’deki kardeş Halit Beyin, Kılıç Aliye 300 silahlı adamı ile Yozgat’ı basacağı haberini göndermesi üzerine Kılıç Ali’nin panikleyerek Boğazlıyan’a kaçtığını ama orada yaptığı çatışmada kuvvetlerinin tamamını yitirdiğini kısaca anlattım. Bu görüşmemiz takriben bir saat kadar sürdü.10 Mart 2012 Cumartesi günü Cağaloğlu’nda ki bürosunda kendisini ziyaret ettim. Elbette konumuz yine Çapanoğlu hadisesi idi.
Uzunca bir sohbetimiz oldu. Sayın Kocahanoğlu, “itiraf edeyim ki Çapanoğulları hakkında pek fazla bir araştırmam ve bilgim olmadı. Ben daha çok İttihat ve terakki üzerine araştırma yapıyorum” dedi.
Bana üç kitabını, imzalayarak hediye etmek lütfunda bulundu. Eve dönünce internetten birinci meclis zabıtlarını taradım. Bozok mebusu Süleyman Sırrı bey’in birçok celsede Çapanoğulları ile ilgili yerli yersiz çıkışlarına ve sözlerine rastladım, üzüldüm. 3 Mart 1924 tarihindeki oturumda kürsüden yaptığı konuşmayı doğrusu bu ya Çapanoğullarının kurduğu bir şehrin mebusu olarak kendisine yakıştıramadım. Süleyman Sırrı Bey meclis kürsüsünden bakın nasıl sesleniyor. (Parantez içindeki ilaveler benim açıklamalarımdır)

TBMM 2.Dönem 2. Yasama Yılı 2. Birleşim 3 Mart 1924

SÜLEYMAN SIRRI B. - (Bozok) Muhterem arkadaşlar kabul ettiğimiz birinci madde mucibince Halifeyi Hal'ettik. Hilâfet Makamının hakiki mercii Meclisi Âli olduğunu, orada Hilâfet Makamı denilen bir sandalyanın ariyet bulunduğunu o madde ile teyid ettik. Şimdi mesele halledilen Halife ve hanedanın, memleketten ihracı meselesidir. Malûmu âlinizdir ki 1 Teşrinisani karariyle Meclisi Âli, saltanatı, hilâfetten ayırdı. Elinden kudreti icraiyesi alınan o hanedan; hilâfete hâs bir vaziyet takınması lâzım gelirken, öteden beri adat ve ananesi veçhile yine sureta Halife idi. Hakikatte manevi bir saltanat kurdu. Daha evvel Halife Ordusu namıyle teşkil ettikleri kütleyi memleketin İçerisine saldırarak milleti kana boyadı.

MUSTAFA B. (Tokat) — Canım hepimizin bildiği şeyler kellem kellem lâyenfa.

SÜLEYMAN SIRRI B. (Bozok) — Reis Beyefendi! Meclisi Âliyi Mustafa Bey temsil ediyorsa (kürsüden)inelim, benim de hakkı hürriyetim var... Hulâsai kelâm efendiler; bunlarda kesilmiş kuyruk acısı vardır ve bu millette bir ciğer acısı vardır ki Hilâfet Ordusu...(Çapanoğullarını kasdediyor) Onlarda acı, bizde bu acı baki kaldıkça imtizaca imkân yoktur. Bugün olmazsa yarın behemehâl bir Hilâfet Ordusu teşkil edecektir. Bendeniz bundan sonra böyle bir vesikanın elime gelmesine şahid olamam. Emredersiniz, müsaadenizle arz edeyim:
( Ziraat bankasından alınan 5.000.000 kuruş karşılığında bırakılan senet’deki ifadeleri okuyor.)
Kuruş 5.000 000 Yalnız beş milyon kuruşluk varakai nakdiyedir. Makamı Mukaddes Hilâfetpenahiye ve Hükümeti Osmaniye ye karşı ilânı isyanla Anadolu'da bir hükümet teşkiline kıyam etmiş olan bağilerin tedibi için biinayetillâhi tealâ teşkiline muvaffak olduğumuz Süvari ve Piyade efradının maaşat ve masarifatı sairesine sarf etmek üzere Yozgat Ziraat Bankası mevcudundan balâda muharrer beş milyon kuruşun alındığını mubeyyin işbu mazbata ita kılındı.16 Haziran 1336(1920)
(senette imzası olanlar)

Abdülcabbarzade Calâleddin, Dinîzade Şahap, Tevifikzade Elsayidi Ahmedi, Askerî Hayripaşazade Osman Nâzım, Halidbeyzade Mustafa Vasıf, Abdülcabbarzade Edib, Abdülcabberzade Mahmud Calâleddin, Emin EfendizadeHakkı Salih, Efendizade Elseyddi Abdülkadir, Haşmet Ceridzade Hüsnü.
Metni mazbatada murakkam mebaliği ahız ve kabze Hafız Şahab ile Muhlis Bey memur tâyin edilmişlerdir, 16 minh Edib.

Süleyman Sırrı Bey konuşmasına devam ediyor. “Binaenaleyh bundan sonra böyle bir vesikaya şahid olamam, değil bunların en büyüğü, en ufağına kadar memleketten gitmesine taraftarım.
(Çapanoğullarının yurt dışına sürülmelerini talep ediyor.)

Aslında, Süleyman Sırrı Bey, tarihe 150 likler olarak geçen ve aralarında Rıza Tevfik Bölükbaşı, Refi Cevat Ulunay, Çerkez Ethem ve kardeşleri, padişah ve ailesi ile ordudan, polisten, gazetecilerden, vekillerden birçok ünlünün olduğu 150 kişinin içine Çapanoğullarını da dâhil etmek istiyorsa da Atatürk Çapanoğullarını bu liste dışında tutmuş ve bir sene sonra da affetmiştir. Çünkü Çapanoğulları başkaldırısının ne İstanbul Hükümeti ile ne de yabancılarla hiçbir ilgisi ve bağı yoktur. Nitekim Çerkez Ethem dahi Çapanoğlu başkaldırısı için Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Çakmak Paşa ve İsmet paşa ile birlikte yapıkları toplantıda hakarete varan bir uslupla şöyle demiştir.“Orta Anadolu’da bir köşede, hiçbir ecnebi ve İstanbul hükümeti ile İrtibatı kalmayan Yozgat olayını söndürmekten acizsiniz, anladığım şudur ki, başlangıçtan beri hâlâ vaziyeti kavrayamadınız”.
Söz alan Saruhan mebusu Vasıf Bey, konuşmasında Konya ve Yozgat isyanları deyince Süleyman Sırrı bey oturduğu yerden “Çapanoğlu isyanı, Çapanoğlu diye bağırıyor. Bu nasıl bir öfke bu nasıl bir kindir. Vasıf Bey devamla şöyle söylüyor.” Bolu isyanı ve İzmit'e gelen kuvvetler hepsi halifenin mızır fetvalarına mızır telkinatına dini alet yaparak kardeşlerimizi aldatarak din namına husule getirdiği' iğtişaşlardır. Tasavvur buyurabilir misiniz ki bu memlekette bizimle beraber çalışan fedakârlık yapan, bizim, ruhumuzu duyan, ruhumuzla yürüyen kardeşlerimiz Konya'daki Yozgad 'daki İzmit 'teki bu kardeşlerimiz dün bize ihanetlerini hatırlarına getirebilsinler. Hayır, arkadaşlar, onlar bize ihanet etmemiştir. Onlar bizim kardeşimizdi, beraberdik. Fakat o zavallı cahil, masum kalblere hilâfet mızır bir zehir olarak akmıştır.”

Meclis kürsüsünde Şükrü Efendi de (Karahisarı) şöyle söylüyordu. Bu millet isyankâr değildir. Şurada Yozgat’ta isyan çıktı deniliyor. Bendeniz Yozgat isyanını tetkik ettim, sui idare neticesidir. Bakınız efendim Yozgat isyanı yalnız sui idare neticesi de değil, bu Meclisin kendisini gösterememesi neticesidir. Bir islâm cemiyetinin, memaliki Osmaniye ve islâmiye mümessillerinin burada toplandığını bildirmemektedir. Neden oraya muktedir adamlar göndermedik, biz daha doğrusu yalnız İcra Vekillerine değil kendimize de kabahat bulmalıyız
Yukarda kısaca anlattığımız olaylardan sonra gelelim yazımızın yukarıdaki başlığına. Yozgat tarihine ve Çapanoğullarına ilgi duyan tarih severler bilirler. Kendilerine dikte ettirilenleri tarih diye yazan veya sipariş üzerine tarih yazan eski nesil tarihçilerin yerine, gerçekten araştırmacı ruhlu yeni nesil tarihçiler ve araştırmacı yazarlar,“Yalan söyleyen tarih utansın” mantığı ile devlet arşivlerini ve mahalli kaynakları incelerken. Tam da Milli Mücadelenin başladığı kritik bir dönemde, Çapanoğullarını başkaldırıya sürükleyen felaketin müsebbipleri olarak iki kişiyi işaret ederler. Birisi, basiretsiz tutum ve davranışları ile olayların başlamasını ateşleyen Kılıç Ali’nin, Çapanoğlu beylerinden 500 yüzer altın talep etmesi ve reddeden beyleri konaklarında hapsetmesi. İkincisi ise, devletin üst düzeylerinde görev alma arzusuyla sınıf atlayarak iktidar olma hırsı taşıyan. Kendini var eden insanları atlatmayı ve aldatmayı seven biri diye tarif edilen ve o sıralar da Yozgat Müftüsü olan (35 yaşında) Mehmet Hulusi Efendi’dir. Ancak yukarda bahis ettiğimiz olay, bu konunun bu iki kişi ile sınırlı kalmadığı konusunda bizi şüpheye sevk etti. Her konuda ve bilhassa gerek Türk gerek Dünya tarihi hakkında engin bilgisi olan Atatürk’ün, Osmanlının en büyük ayanlarından olan Çapanoğulları hakkında bilgisiz ve ilgisiz olması düşünülemez. Zira Çapanoğullarını ikna etmek için büyük gayret sarf ettiği, çok yakın arkadaşı ve Çapanoğullarının akrabası Akdağlı Bahri Bey(Tatlıoğlu) ile Silsipür Ceritler’inden ve yine Çapanoğullarına akraba olan Keskinli Rıza Beyi de Çapanoğullarını ikna için Yozgat’a gönderdiği biliniyor (Osmanlıda fitne bitmez derler. İstiklal madalyalı Rıza Bey de, bir süre sonra kendini çekemeyenlerin fitne, fesatları neticesi 11 Ocak 1926 da Ankara İstiklal Mahkemesinin kararı ile idam edilmiştir. Bkz. Yozgatlı Ceritzadeler yazım). Bu kişiler Çapanoğullarını ikna etmişler, Çapanoğlu beyleri, Ankara’ya giderken beraberlerinde hediye olarak canlı kümes hayvanları da götürmek için( o dönemde her şeye ihtiyaç vardı)kafesler hazırlatmışlar. Celal bey Keskinli Rıza Bey vasıtasıyla ilk ağızda bir kese altın da göndermiş. Hâlbuki Süleyman Sırrı Bey yine meclisteki bir konuşmasında mebusu oldukları Bozokta isyan çıktığını haber aldıklarında ölümü bile göze alarak Yozgat’a geldiğini. Edip ve Celal Beylerle görüştüğünü, Beylerin hem kendisini hem de Keskinli Rıza Beyi hapsettiklerini daha sonra oğlunun gelerek hapisten çıkardığını anlatıyor. Keskinli Rıza Bey Çapanoğullarına akrabadır. Atatürk’te bu nedenle kendisini göndermiştir. Hiç akraba hapse atılır mı, sonrada hiçbir şey olmamış gibi bir kese altın eline tutuşturulur mu? Süleyman Sırrı beyin oğlu geliyor kapıyı açıp babasını hapisten kurtarıyor. Bu ifadeye şaşmamak elde değil. Peki, Ankara’ya Atatürk’le görüşmeye ikna olan ve hazırlık yapan Edip ve Celal Beyler, sonra neden gitmemişler. İşte akılları karıştıran soru bu değilmi? Buraya kadar güzel de bundan sonra olayların çözülemeyecek kadar kördüğüm olmasının müsebbibi kim ya da kimler? Yukarıda bahsi geçen kürsüden belge sallama olayı, ister istemez kim değil, sanki kimlerin daha ağır bastığını işaret ediyor. Arapkir, İskilip, Sungurlu, Akdağmadeni, Keskin, Osmancık, Akşehir, Zile de kaymakamlık, Kayseri, Dersim, Çorum, Yozgat, Nâblus, İçel ve tekrar Yozgat’ta Mutasarrıflık yapan Çapanoğlu Edip Bey ile Mekke, Tokat, Afyon, Amasya da Mutasarrıflık yapan Çapanoğlu Celal Bey ve ağır ceza mahkemesi reisi olan en küçük kardeş Çapanoğlu Salih Bey’in, emekli olunca, gelip ata yadigârı Yozgat’a yerleşmeleri kimleri rahatsız etmiş olabilir? Kimler, geçmişlerinde devlet umuru olan, belli mevkilere gelmiş bu insanları, ikinci bir ikbalden uzak tutabilmek gayreti içinde olabilirler. Kimler Ankara’ya gidebilmek, mebus olabilmek için gözlerden uzak bir birlikteliğin ve tertipçiliğin içinde olabilirler. Ve kimler Çapanoğlu beylerinin Yozgat dışında görevde olmalarını fırsat bilerek yeni Yozgat’ta nüfuz sahibi olmayı isterler. Şimdi aramızda olmayan rahmeti rahmana kavuşmuş kimseleri suçlamak ve zan altında bırakmak gibi bir hakkımız ve salahiyetimiz olamaz. Ancak Kocahanoğlu’nun söylediği o cümle ile belleğimizde canlandırdığımız meclis kürsüsündeki o sahne, İnsanı şüphe etmekten de alıkoyamıyor….Yazımızı, anlattığı olayı bizzat yaşayan rahmetli Ziya Saffet Acun’un anısı ile tamamlayalım. “Çapanoğlu olaylarının üzerinden 20–25 sene geçmişti, Yozgat’ın ileri gelenleri Çapanoğlu Muhlis beyin evinde bayramlaşmak için toplanmışlardı. Bende bir genç olarak onlara hizmet ediyordum. İyi ve güzel sohbetler yapılırken konu Çapanoğlu olaylarına gelince Muhlis Bey, bu olayların üzerinden uzunca bir zaman geçtiğini, tekrar yaraların açılmaması gerektiğini, o zaman günahı olanların da öbür dünyada hesabını vermesini dileyip o sırada mecliste bulunan müftü Mehmet Hulusi efendiye dönüp, onu da adeta suçlayarak, Müftü bey de orada hesabını versin demişti.”

Not: Yozgat Milletvekili Süleyman Sırrı Bey ilki 1929 yılında olmak üzere 1932, 1940 ve 1944 yıllarında Meclise bekârlık vergisi için kanun teklifleri sunar. Süleyman Sırrı Bey’in teklifi birkaç defa reddedilmesine rağmen 1949 yılında dolaylı şekilde de olsa ‘gelir vergisi’ kanununun 90. Maddesi ile bekârlık vergisi, ‘bekârlık zammı’ adı ile yasallaşır. Konu dönemin ünlü yazarları arasında da tartışılır. Hüseyin Rahmi Gürpınar ile yapılan bir röportajda Gürpınar şöyle der; ‘Ben bu yaşıma kadar evlenmedim evlenmeyi de düşünmedim. Şu şıralar hükümetin bizler üzerinden tekrar bir vergi almayı düşündüğü haberi dolaşıyor. Bu vergi ne ise ödemeye hazırım. Şimdiye kadar evlenmedim bundan sonrada evlenmem’

(*)Prof. Ahmet Yaşar Ocak; Çapanoğulları. Prof. Hakkı Acun; Çapanoğulları ve eserleri. Prof. Özcan Mert; XVIII ve XIX yüzyıllarda Çapanoğulları. Avni Doğan; Kurtuluş, Kuruluş ve sonrası. Dr. Ali Şakir Ergin; Çapanoğulları hadisesi ve Abdülkadir Beyin Hatıraları. Devlet Arşivleri; TBMM zabıtları.
Yozgat Gazetesi 17.03.2012

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00