BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 24.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
202
Dün
:
4601
Toplam
:
13189565
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
KUR’AN TEFSİRİ VE ATATÜRK
capanoglukadir@yahoo.com.tr
İstanbul’da bir mermer fabrikasında siparişlerimin hazırlanmasını beklerken fabrika sahibinin delikanlı oğlu ile de sohbet ediyoruz. İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesinde okuyan delikanlı, memleketinden bahsederken, “Biliyor musunuz? Atatürk bizim şehre ( şehir ismini vermek istemedim) geldiğinde herkes evindeki Kur’an-ı Kerimleri saklamış” dedi. Çok şaşırdım. Bunu kim söyledi diye sordum. “Büyüklerimiz böyle söylerler” dedi. Bunun yanlış olduğunu, böyle bir şeyin olamayacağını kısaca anlattım. Hatta memleketlerindeki en güzel köşk’ün halk tarafından satın alınarak Atatürk’e hediye edildiğini, kendisinin bu binayı görüp görmediğini sordum. Memleketine hiç gitmediğini dolayısıyla o binayı da görmediğini söyledi. Bilişim çağında, hem de bir üniversite öğrencisinin, hiç merak etmeden hiç araştırıp soruşturmadan böyle bir saplantıya takılıp kalması beni ziyadesiyle üzdü. Demek oluyor ki eğitim sistemimiz, ne dini konularda nede milli konularda gençlerimize yeterli bilgiyi veremiyor. Bu delikanlıya anlattım ki “Mustafa Kemal Atatürk, bazı irticai hareketler ve Şeyh Sait Ayaklanmasından sonra, birbiri ardına gelen çağdaşlaşma ve modernleşme adına yapılan devrimlere yönelik itirazların arttığı bir dönemde, İslamiyet'in temel kaynağı olan Kur'anı Kerim’in yeniden yorumlanmasını ister”. Bu konuda şöyle söylüyordu.” Bizim dinimiz akla en uygun ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan ötürü son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, bilime ve mantığa uygun düşmesi gerekir. Bizim dinimiz bunlarla tam bir uyum halindedir. Değerli halkımız, Tanrı birdir, ünü büyüktür. Tanrının esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinizde olsun. Peygamber efendimiz yüce tanrı tarafından insanlara dinsel gerçekleri bildirmekle görevlendirilmiş ve elçi olmuştur. Bunların temel yasası, hepimizce bilindiği gibi, yüce Kuran’daki değişmez kurallardır. Son günlerde Kuran’ın Türkçeye çevrilmesini emrettim. Bu da ilk kez Türkçeye çevriliyor. Muhammed’in hayatıyla ilgili bir kitabın çevrilmesi için de emir verdim”. Kazım Karabekir ile bir sohbetinde de şöyle der; "Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini (uydurmalarını) Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler."

Cumhuriyet Devrinde ilk tercüme Cemil Said Bey tarafından Fransızcadan Türkçeye yapılmıştı. Çevirilerin çoğalması üzerine, Diyanet İşleri Reisliği çeviri işlemini üzerine aldı. Atatürk, Kuranın tercüme ve tefsirini önce büyük şair Mehmet Akif Ersoy’dan rica eder. Mehmet Akif Bey, bu işi yapabilecek bilgi ve ehliyete sahip olduğu halde, bu işin ağır bir sorumluluk getirmesi, Kur’an’ın bir başka dile hakkıyla tam olarak çevrilmesinin zorluğunun idrakiyle bu işi önce kabul etmek istemez. "Kur'an, hiçbir şeye benzemez. Onun içinde öyle kelime ve mefhumlar (kavram) vardır ki, Türkçe de tam karşılığı yok. Öyle ayetler vardır ki, muhtelif manalara gelir. Bu bakımdan da Kur'an'ın aslını Türkçeye çevirmek çok müşkül bir iştir" der. Yine de bıkmadan usanmadan 4 yılını büyük bir gayretle bu işe hasreder. Çok müsvette’ler hazırlar, bu müsvetteler’i temize çekerken beğenmez tekrar yazar bir zaman sonra onu da beğenmez tekrar yazar. Ancak, bu sırada özellikle Araplar tarafından, bu çevirinin yapılamayacağı hakkında büyük tepkiler geldi. Gelen tepkilerin en büyüğü, Arap milliyetçisi Muhammet Reşit Ride tarafındandı. Kur-an'da İmam Hanefi'den deliller getirmek suretiyle, Mehmet Akif'i çeviriden engellemeye kalkışan bu kişinin, o sıralarda İngilizceye de yapılmakta olan çeviriyi desteklemesi, sorunun sadece Araplar tarafından, Türklere karşı güdülen bir engelleme olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Mehmet Akif, yıllarca süren bu yorucu ve sıkıntılı çalışmasına rağmen bir sohbetinde "Kur'an'ın Türkçe meâli için yaptığım çalışmalar, bu dünyada en üstün zevk ve huşû ile geçirdiğim anlar oldu” demiştir. Çalışır ama İçinde de hep aynı korkuyu taşır.”Benim tercüme ettiğim bir ayeti okuyan kişi benim anlatmak istediğimden başka bir anlam çıkarırsa ben onun vebalini nasıl taşırım”.Bu tedirginlik yüzünden bitirdiği Kur’an mealini Diyanet İşleri Başkanlığının defalarca sormasına rağmen bir türlü teslim edemez. Bu gecikme üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı Mehmet Akif Beyle yaptığı sözleşmeyi fesheder Bu fesih, Mehmet Akif’i rahatlatır ve bu büyük yükten kurtarır. Ankara’ya döndüğünde kendisi ile röportaj yapan gazeteciye şöyle söyler; "...Mısır'da 11 yıl kaldım fakat 11 saat daha kalsaydım artık çıldırırdım. Sana halisane bir fikrimi söyleyeyim mi? İnsanlık da Türkiye'de, milliyetçilik de Türkiye'de, Müslümanlık da Türkiye'de, hürriyetçilik de Türkiye'de. Eğer varsa, Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e versin."

Bu iş akamete uğrayınca Atatürk, zamanın âlimlerinden Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’dan rica eder. Hamdi Bey, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Kur'an-ı Kerimin İlk kez Türkçe tefsirini yapması için görevlendirdiği Mehmet Akif Ersoy’dan sonraki ikinci kişidir. Arapça ve Farsça ile şiir yazacak kadar üst seviyede bir bilgiye sahiptir. Atatürk'ün Elmalılı Hamdi Bey’e yazdırdığı bu tefsir, günümüzde de önde gelen İslam âlimleri tarafından hâlâ en güvenilir tefsir olarak kabul edilmektedir. Atatürk’ün Diyanet İşleri Başkanlığı'na verdiği talimata göre yazdırılmıştır. Devlet eli ile yazdırılan bu tefsirle Atatürk bizzat ilgilenmiştir. Atatürk, bildirdiği yedi madde ile nasıl bir tefsir istediğini ortaya koyar. Bu yedi madde daha sonra Diyanet İşleri Riyaseti ile Elmalılı Hamdi Yazır Bey arasında imzalanan protokole konur.

Atatürk, Diyanet'e gönderdiği yazıda özellikle iki maddenin üzerinde durur. Yeni tefsir ' Ehli Sünnet ' itikadına ve ' Hanefi ' mezhebinin görüşlerine göre hazırlanacaktır. Diğer bir isteği de ' ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetlerin “genişçe” izah edilmesidir. Atatürk, hüküm içeren ayetlerin de Türk-İslam geleneği göz önünde bulundurularak yorumlanmasını ister. Ne kadar ibret verici değil mi?
Diğer istekleri de şunlardır.
1- Ayetler arasında münasebetler gösterilecek.
2- Ayetlerin nüzül (iniş) sebepleri kaydedilecek.
3- Kıraat-i Aşere'yi (10 okuma tarzını) geçmemek üzere kıraatler hakkında bilgi verilecek.
4- Gerektiği yerlerde kelime ve terkiplerin “dil izahı” yapılacak.
5- İtikat da ehlisünnet ve amelde Hanefi mezhebine bağlı kalınmak üzere ayetlerin ihtiva ettiği dini, şer'i, hukuki, içtimai ve ahlaki hükümler açıklanacak.
6- Ayetlerin ima ve işarette bulunduğu ilmi ve felsefi konularla ilgili bilgiler verilecek. Özellikle tevhit konusunu ihtiva eden ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetler genişçe izah edilecek.
7- Konuyla doğrudan ya da dolaylı ilgisi bulunan İslam Tarihi olayları anlatılacak.
8- Batılı yazarların yanlış yaptıkları noktalarda, okuyucunun dikkatini çeken işaretler konularak gerekli açıklamalar yapılacak. Eserin başında Kur'an hakikatini açıklayan ve Kur'anla ilgili önemli konuları izah eden mukaddime (önsöz) yazılacak.

Değerli okuyucular, şimdi Atatürk’ün Kur’an konusunda ne kadar bilgili ve araştırmacı olduğunu görüyor musunuz? Nitekim 25 Kasım 1929'da İstanbul'a gelen Alman Biyograf Emil Ludwig bakın onun hakkında ne diyor;
"Ben öteden beri büyük şahsiyetleri incelemekle meşgûlüm. Avrupa'nın büyük devlet adamları ile görüştüm. Onların karakterleri ve görüşlerini öğrendim.
Büyük Gazi de meydana getirdiği büyük eserlerle kendisinden çok söz ettirmiş bir şahsiyettir. Bu sebeple özellikle Gazi ile görüşmek isterim. Bu amaçla Ankara'ya gideceğim" der ve gider.

30 Kasım 1929'da Atatürk, Emil Ludwig'i Çankaya köşkünde kabûl eder ve görüşür. Kendisine şunu söyler:
"Korku üzerine egemenlik kurulamaz. Şu kapıda duran nöbetçi bile benden korkmaz. Toplara - (tüfeklere) dayalı egemenlik yaşamaz. Böyle bir egemenlik ve hatta diktatörlük, ancak ihtilâl halinde geçici bir zaman için gerekebilir."

Emil Ludwig Ankara'dan ayrılırken gazetecilere şu demeci vermiştir:
"Gazi Hazretleri ile görüşmem o kadar kıymetlidir ki, bunu bir-iki kelime ile sınırlama imkânı yoktur. Bütün dünya Gazi Hazretleri'nin yalnız faaliyetini bilir. Fakat ben Kendileri ile görüşürken, dünyanın meçhûlü olan diğer bir meziyetini keşfettim. Gazi Hazretleri eylem adamı oldukları kadar da bir düşünürdürler."

Elmalılı Hamdi Bey’in Hak Dini Kur'an Dili 1936-1938 arasında tamamlandı ve dağıtımı yapılacak hale geldi. 1935-1939 arasında dokuz cilt olarak 10 bin takım bastırıldı. Eserin telif hakkı süresi bittiğinden artık serbestçe basılmaktadır. 2 bin takımı Elmalı Hamdi Yazır'a takdim edilmiş. Kalan 8 bin takımı, başta din adamları olmak üzere kamuoyunun önde gelen isimlerine ücretsiz olarak dağıtılmıştır.

Özet yazımızı Atatürk’e ait iki anı ile bitirelim. Şam ve Halep’teki görevine gitmek üzere son hazırlıklarını yapıp tam evden çıkacağı sırada odalardan birisinden bir kur’an okuma sesi duyarak geri döner. Annesine “Bu kuran okuyan kim” diye sorar. O da mahallerinde medrese tahsili gören ve Küçük Hoca Efendi diye anılan komşu çocuğunu senin arkandan Kur’an okuması için çağırmıştım diye cevap verir. Bundan sonrasını Küçük Hoca Efendinin ağzından dinleyelim.”Alçak sesle Kuran okuyordum. Çünkü Zübeyde anne öyle buyurmuştu. Birden odanın kapısı açıldı paşa hazretleri içeri girdi. Onu birden karşımda görünce çok korktum. Bana hangi sureyi okuduğumu sordu. Gösterdim. Bu surede ne anlatılıyor dedi. Bilmiyorum dedim. “Okumak öğrenmek içindir”. Sen bir şey öğrenmemişsin. Bundan sonra öğrenmek için oku dedi. Başımı okşadı ve çıkıp gitti”.Küçük Hoca Efendi bu olayı 1970 li yıllarda TV.de ağlayarak anlatmıştı.

İkinci anı da şöyle. Beykoz da mevsim sonbahar, zamanın eşrafı kahve önünde sohbet ediyorlar. Birden uzaktan bir otomobil sesi duyulur. Herkes merakla o tarafa doğru bakar. Otomobil tam kahvenin önünde durur içinden Mustafa Kemal Paşa iner. Herkes ona doğru koşar, hoş geldiniz çekerler. Bu olayı da Beykoz Camii imamının ağzından dinleyelim. “Atatürk birden bu caminin imamı kim diye sordu. O anda dizlerimin titrediğini hissettim. Hemen iki adım öne çıkıp benim paşa hazretleri dedim. Avucunda yeşil üzüm taneleri vardı. Söyle bakalım bu üzüm helâl ise bundan yapılan şarap neden haram oluyor diye sordu. İçimden, Allah’ım sana sığınırım dediğimi hatırlıyorum. Birden kafamda bir şimşek çaktı. Paşa hazretleri zevceniz size helâldir ama kerimeniz haramdır dedim”. “Seni tebrik ederim. Güzel bir cevap dedi. Beni Dolmabahçe sarayına davet etti. Orada İslamiyet’le ilgili sohbet ettik, birlikte birkaç saat geçirdik. Bana Kur’an dan ayetler okudu ve tercümesini yaptı. Nur içinde yatsın.”

Yazarın notu; Dünya liderlerinin hayranı olduğu ve yüzyılın lideri seçilen o yüce insan, bu millet dinini kendi kitabından öğrensin diye çaba sarf ederken. Gazetelerden okuduğumuza göre vatandaşlarımız hâlâ hastalıklara iyi geliyor hurafesiyle deve idrarı içip sağlık kazanmaya, bilim adamları da uzaydaki uyduların tamiri için cinlerden, perilerden medet ummaya çalışıyor. Ne yazık ve ne vahim.

Yozgat Gazetesi 04.05.2012

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu,
Pazardan pazara yazınızı üzülerek okudum. Meyve sebze pazarı ile süt yoğurt peynir pazarının birbirinden uzakta olmasının sebebini anlayamadım. Şehirlerin pazarlarında hepsi aynı pazarın içinde ama kendilerine ayrılan yerlerde olurlar. Bu pazarlarda o kadar çok çeşit var ki mutfak eşyası satanlar, giysi satanlar, güneş gözlüğü satanlar, iç çamaşırı satanlar, ayakkabı satanlar vs. Yozgat pazarında ise bunlar değil köylünün getirdiği ve kendi ürettiği ürünleri kolayca pazarlayabilmesi isteniyor. Umarın Belediye Başkanlığı ve Valilik buna göre tedbir alırlar. Bu araştırma yazınız için sizi kutluyorum. Saygılarımla
SUDE ÖZTÜRK -- 23.11.2017 12:44
PAZARDAN PAZARA
Bu yazanlar doğru ve Yozgat gerçekten bu hale geldiyse Yozgat bitmiş demektir. Alıcının satıcının köylüsüyle kentlisiyle tüm ahalinin pazardan ihtiyaçlarını karşılayabileceği pazar yeri yapılamıyorsa boş yere organize sanayi yapmaktan, sanayileşmekten, tarımı güçlendirmekten bahsetmesin kimse yazık çok yazık. Oysa istimlak edilip güzel bir haftA alık pazar yeri yapılsa alıcı da satıcı da yaşadığı bu sıkıntıdan kurtulur.
RIZA KAYACAN -- 22.11.2017 15:27
PAZARDAN PAZARA
Yazınızı Yozgat Ziraat Odası Başkanı, Damızlık Büyükbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Kücükkbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Ticaret Odası Başkanı ve Yozgat Belediyesinden okuyan oldu mu çok merak ediyorum. Yozgatta salı günleri süt yoğrurt almak, yerli sebze meyve almak için ayrı ayrı pazar yerleri canımıza tak etti. Nerde bu köylünün ziraat odası başkanı niye sahip çıkmıyor Yozgat köylüsüne,alıcıyıda düşünen yok satıcıyıda
Ahmet Bulut -- 21.11.2017 13:20
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; Eskiden tüm ahali, köylü kentli bir birini tanırdı. Babam Rahmetli, ilçe köylerinde yaşayan insanların, kim kimle akraba onların bile seceresini bilirdi. Elbette ki, alış veriş, yol arkadaşlığı, borç alma gibi durumlar insanları bir birine yaklaştırıyor kaynaştırıyordu. Eski hayatlar zor, meşekkatli fakat bir o kadar da neşeli, mutlu, paylaşımcı yaşanırmış. Şimdi bankalar borç urganını insanların boynuna geçiriyor. Kimse kimseyi göremiyor.

Yine ince iğneyle kuyu kazıp, geleceğe miras hazırlamışsınız.

Saygı ve hürmetlerimle Selamlar
Kadriye ŞAHİN -- 20.11.2017 22:26
PAZARDAN PAZARA
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yazınızı ilgiyle okudum. Şöyle çocukluk günlerine döndüm bir an. Babamla o salı pazarlarında alışveriş ettiğim günler geldi aklıma. Her şeyin en doğalını ilk elden alıp yerdik. Hiç unutmam, üzümü kasayla alırdık köylülerden. Canlı tavuk, yağ, yoğurt, şimdi arayıp da bulamadığımız organik yumurtalar, daha neler neler...
Ne kaldı ki geçmişin o güzelliklerinden?... O birbirinden bağımsız, bahçeli evler yok oldu. Güzelim "Bademlik" yok oldu. Çamlık o eski özgün havasını yitirdi. O nostaljik faytonlar ortadan kalktı. O eski komşulukların yerinde yeller esiyor şimdi. Kısacası geçmişin tüm güzellikleri silindi belleklerimizden.
Deşme yaramı be kardeşim, deşme! İnan ki gözlerim yaşarıyor o çocukluk günlerimi anımsarken. Ah nerede o eski günler?...
Muhsin Köktürk -- 20.11.2017 21:47
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00