BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 19.12.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
206
Dün
:
4633
Toplam
:
15018654
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
KUR’AN TEFSİRİ VE ATATÜRK
capanoglukadir@yahoo.com.tr
İstanbul’da bir mermer fabrikasında siparişlerimin hazırlanmasını beklerken fabrika sahibinin delikanlı oğlu ile de sohbet ediyoruz. İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesinde okuyan delikanlı, memleketinden bahsederken, “Biliyor musunuz? Atatürk bizim şehre ( şehir ismini vermek istemedim) geldiğinde herkes evindeki Kur’an-ı Kerimleri saklamış” dedi. Çok şaşırdım. Bunu kim söyledi diye sordum. “Büyüklerimiz böyle söylerler” dedi. Bunun yanlış olduğunu, böyle bir şeyin olamayacağını kısaca anlattım. Hatta memleketlerindeki en güzel köşk’ün halk tarafından satın alınarak Atatürk’e hediye edildiğini, kendisinin bu binayı görüp görmediğini sordum. Memleketine hiç gitmediğini dolayısıyla o binayı da görmediğini söyledi. Bilişim çağında, hem de bir üniversite öğrencisinin, hiç merak etmeden hiç araştırıp soruşturmadan böyle bir saplantıya takılıp kalması beni ziyadesiyle üzdü. Demek oluyor ki eğitim sistemimiz, ne dini konularda nede milli konularda gençlerimize yeterli bilgiyi veremiyor. Bu delikanlıya anlattım ki “Mustafa Kemal Atatürk, bazı irticai hareketler ve Şeyh Sait Ayaklanmasından sonra, birbiri ardına gelen çağdaşlaşma ve modernleşme adına yapılan devrimlere yönelik itirazların arttığı bir dönemde, İslamiyet'in temel kaynağı olan Kur'anı Kerim’in yeniden yorumlanmasını ister”. Bu konuda şöyle söylüyordu.” Bizim dinimiz akla en uygun ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan ötürü son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, bilime ve mantığa uygun düşmesi gerekir. Bizim dinimiz bunlarla tam bir uyum halindedir. Değerli halkımız, Tanrı birdir, ünü büyüktür. Tanrının esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinizde olsun. Peygamber efendimiz yüce tanrı tarafından insanlara dinsel gerçekleri bildirmekle görevlendirilmiş ve elçi olmuştur. Bunların temel yasası, hepimizce bilindiği gibi, yüce Kuran’daki değişmez kurallardır. Son günlerde Kuran’ın Türkçeye çevrilmesini emrettim. Bu da ilk kez Türkçeye çevriliyor. Muhammed’in hayatıyla ilgili bir kitabın çevrilmesi için de emir verdim”. Kazım Karabekir ile bir sohbetinde de şöyle der; "Evet Karabekir, Arapoğlu’nun yavelerini (uydurmalarını) Türk oğullarına öğretmek için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım, ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler."

Cumhuriyet Devrinde ilk tercüme Cemil Said Bey tarafından Fransızcadan Türkçeye yapılmıştı. Çevirilerin çoğalması üzerine, Diyanet İşleri Reisliği çeviri işlemini üzerine aldı. Atatürk, Kuranın tercüme ve tefsirini önce büyük şair Mehmet Akif Ersoy’dan rica eder. Mehmet Akif Bey, bu işi yapabilecek bilgi ve ehliyete sahip olduğu halde, bu işin ağır bir sorumluluk getirmesi, Kur’an’ın bir başka dile hakkıyla tam olarak çevrilmesinin zorluğunun idrakiyle bu işi önce kabul etmek istemez. "Kur'an, hiçbir şeye benzemez. Onun içinde öyle kelime ve mefhumlar (kavram) vardır ki, Türkçe de tam karşılığı yok. Öyle ayetler vardır ki, muhtelif manalara gelir. Bu bakımdan da Kur'an'ın aslını Türkçeye çevirmek çok müşkül bir iştir" der. Yine de bıkmadan usanmadan 4 yılını büyük bir gayretle bu işe hasreder. Çok müsvette’ler hazırlar, bu müsvetteler’i temize çekerken beğenmez tekrar yazar bir zaman sonra onu da beğenmez tekrar yazar. Ancak, bu sırada özellikle Araplar tarafından, bu çevirinin yapılamayacağı hakkında büyük tepkiler geldi. Gelen tepkilerin en büyüğü, Arap milliyetçisi Muhammet Reşit Ride tarafındandı. Kur-an'da İmam Hanefi'den deliller getirmek suretiyle, Mehmet Akif'i çeviriden engellemeye kalkışan bu kişinin, o sıralarda İngilizceye de yapılmakta olan çeviriyi desteklemesi, sorunun sadece Araplar tarafından, Türklere karşı güdülen bir engelleme olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Mehmet Akif, yıllarca süren bu yorucu ve sıkıntılı çalışmasına rağmen bir sohbetinde "Kur'an'ın Türkçe meâli için yaptığım çalışmalar, bu dünyada en üstün zevk ve huşû ile geçirdiğim anlar oldu” demiştir. Çalışır ama İçinde de hep aynı korkuyu taşır.”Benim tercüme ettiğim bir ayeti okuyan kişi benim anlatmak istediğimden başka bir anlam çıkarırsa ben onun vebalini nasıl taşırım”.Bu tedirginlik yüzünden bitirdiği Kur’an mealini Diyanet İşleri Başkanlığının defalarca sormasına rağmen bir türlü teslim edemez. Bu gecikme üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı Mehmet Akif Beyle yaptığı sözleşmeyi fesheder Bu fesih, Mehmet Akif’i rahatlatır ve bu büyük yükten kurtarır. Ankara’ya döndüğünde kendisi ile röportaj yapan gazeteciye şöyle söyler; "...Mısır'da 11 yıl kaldım fakat 11 saat daha kalsaydım artık çıldırırdım. Sana halisane bir fikrimi söyleyeyim mi? İnsanlık da Türkiye'de, milliyetçilik de Türkiye'de, Müslümanlık da Türkiye'de, hürriyetçilik de Türkiye'de. Eğer varsa, Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e versin."

Bu iş akamete uğrayınca Atatürk, zamanın âlimlerinden Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’dan rica eder. Hamdi Bey, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Kur'an-ı Kerimin İlk kez Türkçe tefsirini yapması için görevlendirdiği Mehmet Akif Ersoy’dan sonraki ikinci kişidir. Arapça ve Farsça ile şiir yazacak kadar üst seviyede bir bilgiye sahiptir. Atatürk'ün Elmalılı Hamdi Bey’e yazdırdığı bu tefsir, günümüzde de önde gelen İslam âlimleri tarafından hâlâ en güvenilir tefsir olarak kabul edilmektedir. Atatürk’ün Diyanet İşleri Başkanlığı'na verdiği talimata göre yazdırılmıştır. Devlet eli ile yazdırılan bu tefsirle Atatürk bizzat ilgilenmiştir. Atatürk, bildirdiği yedi madde ile nasıl bir tefsir istediğini ortaya koyar. Bu yedi madde daha sonra Diyanet İşleri Riyaseti ile Elmalılı Hamdi Yazır Bey arasında imzalanan protokole konur.

Atatürk, Diyanet'e gönderdiği yazıda özellikle iki maddenin üzerinde durur. Yeni tefsir ' Ehli Sünnet ' itikadına ve ' Hanefi ' mezhebinin görüşlerine göre hazırlanacaktır. Diğer bir isteği de ' ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetlerin “genişçe” izah edilmesidir. Atatürk, hüküm içeren ayetlerin de Türk-İslam geleneği göz önünde bulundurularak yorumlanmasını ister. Ne kadar ibret verici değil mi?
Diğer istekleri de şunlardır.
1- Ayetler arasında münasebetler gösterilecek.
2- Ayetlerin nüzül (iniş) sebepleri kaydedilecek.
3- Kıraat-i Aşere'yi (10 okuma tarzını) geçmemek üzere kıraatler hakkında bilgi verilecek.
4- Gerektiği yerlerde kelime ve terkiplerin “dil izahı” yapılacak.
5- İtikat da ehlisünnet ve amelde Hanefi mezhebine bağlı kalınmak üzere ayetlerin ihtiva ettiği dini, şer'i, hukuki, içtimai ve ahlaki hükümler açıklanacak.
6- Ayetlerin ima ve işarette bulunduğu ilmi ve felsefi konularla ilgili bilgiler verilecek. Özellikle tevhit konusunu ihtiva eden ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetler genişçe izah edilecek.
7- Konuyla doğrudan ya da dolaylı ilgisi bulunan İslam Tarihi olayları anlatılacak.
8- Batılı yazarların yanlış yaptıkları noktalarda, okuyucunun dikkatini çeken işaretler konularak gerekli açıklamalar yapılacak. Eserin başında Kur'an hakikatini açıklayan ve Kur'anla ilgili önemli konuları izah eden mukaddime (önsöz) yazılacak.

Değerli okuyucular, şimdi Atatürk’ün Kur’an konusunda ne kadar bilgili ve araştırmacı olduğunu görüyor musunuz? Nitekim 25 Kasım 1929'da İstanbul'a gelen Alman Biyograf Emil Ludwig bakın onun hakkında ne diyor;
"Ben öteden beri büyük şahsiyetleri incelemekle meşgûlüm. Avrupa'nın büyük devlet adamları ile görüştüm. Onların karakterleri ve görüşlerini öğrendim.
Büyük Gazi de meydana getirdiği büyük eserlerle kendisinden çok söz ettirmiş bir şahsiyettir. Bu sebeple özellikle Gazi ile görüşmek isterim. Bu amaçla Ankara'ya gideceğim" der ve gider.

30 Kasım 1929'da Atatürk, Emil Ludwig'i Çankaya köşkünde kabûl eder ve görüşür. Kendisine şunu söyler:
"Korku üzerine egemenlik kurulamaz. Şu kapıda duran nöbetçi bile benden korkmaz. Toplara - (tüfeklere) dayalı egemenlik yaşamaz. Böyle bir egemenlik ve hatta diktatörlük, ancak ihtilâl halinde geçici bir zaman için gerekebilir."

Emil Ludwig Ankara'dan ayrılırken gazetecilere şu demeci vermiştir:
"Gazi Hazretleri ile görüşmem o kadar kıymetlidir ki, bunu bir-iki kelime ile sınırlama imkânı yoktur. Bütün dünya Gazi Hazretleri'nin yalnız faaliyetini bilir. Fakat ben Kendileri ile görüşürken, dünyanın meçhûlü olan diğer bir meziyetini keşfettim. Gazi Hazretleri eylem adamı oldukları kadar da bir düşünürdürler."

Elmalılı Hamdi Bey’in Hak Dini Kur'an Dili 1936-1938 arasında tamamlandı ve dağıtımı yapılacak hale geldi. 1935-1939 arasında dokuz cilt olarak 10 bin takım bastırıldı. Eserin telif hakkı süresi bittiğinden artık serbestçe basılmaktadır. 2 bin takımı Elmalı Hamdi Yazır'a takdim edilmiş. Kalan 8 bin takımı, başta din adamları olmak üzere kamuoyunun önde gelen isimlerine ücretsiz olarak dağıtılmıştır.

Özet yazımızı Atatürk’e ait iki anı ile bitirelim. Şam ve Halep’teki görevine gitmek üzere son hazırlıklarını yapıp tam evden çıkacağı sırada odalardan birisinden bir kur’an okuma sesi duyarak geri döner. Annesine “Bu kuran okuyan kim” diye sorar. O da mahallerinde medrese tahsili gören ve Küçük Hoca Efendi diye anılan komşu çocuğunu senin arkandan Kur’an okuması için çağırmıştım diye cevap verir. Bundan sonrasını Küçük Hoca Efendinin ağzından dinleyelim.”Alçak sesle Kuran okuyordum. Çünkü Zübeyde anne öyle buyurmuştu. Birden odanın kapısı açıldı paşa hazretleri içeri girdi. Onu birden karşımda görünce çok korktum. Bana hangi sureyi okuduğumu sordu. Gösterdim. Bu surede ne anlatılıyor dedi. Bilmiyorum dedim. “Okumak öğrenmek içindir”. Sen bir şey öğrenmemişsin. Bundan sonra öğrenmek için oku dedi. Başımı okşadı ve çıkıp gitti”.Küçük Hoca Efendi bu olayı 1970 li yıllarda TV.de ağlayarak anlatmıştı.

İkinci anı da şöyle. Beykoz da mevsim sonbahar, zamanın eşrafı kahve önünde sohbet ediyorlar. Birden uzaktan bir otomobil sesi duyulur. Herkes merakla o tarafa doğru bakar. Otomobil tam kahvenin önünde durur içinden Mustafa Kemal Paşa iner. Herkes ona doğru koşar, hoş geldiniz çekerler. Bu olayı da Beykoz Camii imamının ağzından dinleyelim. “Atatürk birden bu caminin imamı kim diye sordu. O anda dizlerimin titrediğini hissettim. Hemen iki adım öne çıkıp benim paşa hazretleri dedim. Avucunda yeşil üzüm taneleri vardı. Söyle bakalım bu üzüm helâl ise bundan yapılan şarap neden haram oluyor diye sordu. İçimden, Allah’ım sana sığınırım dediğimi hatırlıyorum. Birden kafamda bir şimşek çaktı. Paşa hazretleri zevceniz size helâldir ama kerimeniz haramdır dedim”. “Seni tebrik ederim. Güzel bir cevap dedi. Beni Dolmabahçe sarayına davet etti. Orada İslamiyet’le ilgili sohbet ettik, birlikte birkaç saat geçirdik. Bana Kur’an dan ayetler okudu ve tercümesini yaptı. Nur içinde yatsın.”

Yazarın notu; Dünya liderlerinin hayranı olduğu ve yüzyılın lideri seçilen o yüce insan, bu millet dinini kendi kitabından öğrensin diye çaba sarf ederken. Gazetelerden okuduğumuza göre vatandaşlarımız hâlâ hastalıklara iyi geliyor hurafesiyle deve idrarı içip sağlık kazanmaya, bilim adamları da uzaydaki uyduların tamiri için cinlerden, perilerden medet ummaya çalışıyor. Ne yazık ve ne vahim.

Yozgat Gazetesi 04.05.2012

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
ÇAPANOĞULLARI HADİSESİ BİR İSYANMIDIR? - 1 -
Yorumunuz sevgili a.kadir bey yerköy derebağı köylüyüm.tel.0 535 967 57 11.yozgat günleri ankara da Siyami YOZGAT ın yazdığı USAT romanı hakkında düşüncelerinizi rica ediyorum.okudum.şu sira tekrar okuyorum.selamlar
Ünal dursun -- 07.12.2018 23:57
NE ÇORBAYMIŞ BE!
Değerli dostum,
Çorba hakikaten yediden yetmişe herkes için çok değerli bir yiyecek. Teşekkür ediyorum. Bizim Köyden İnsan Manzaraları-1’i okumuşsunuz. Yorumlamışsınız. Varlığınız daim ola.
Kısacık bir ekleme yapmak isterim yine “çorba”ya dair. Bizim gibi çorba severin biri az kalsın yuvasını bozuyormuş. Bu çorba yüzünden canım. Şöyle olmuş: Adam eşinden her gün çorba istiyor. Çorbasız sofraya oturmuyor. Bir gün böyle, beş gün böyle… Kadıncağız usanmış. Bir gün tasını tarağını toplamış. Demiş ki kocasına:
-Ben anneme gidiyorum. Ne halin varsa gör!
Adam mutfak işinden pek anlamıyor. Yalvarır bir sesle:
-Hanım, çorba pişir de öyle git bari, deyip boynunu bükmüş. Kadıncağız hanımlığını yapmış. Annesine gitmekten vaz geçmiş.
İşte böyle aziz dostum. Selam ve saygıyla.
Mustafa Topaloğlu -- 07.12.2018 23:48
BİZ NELER GÖRDÜK
Sayın M. Kılıcaslan, lütfen capanoglukadir@yahoo.com.tr adresimden mail göndererek ya da Yozgat Gazetesinden telefonumu alarak bana ulaşınız. Selamlar.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 30.11.2018 10:45
Bir yiğit beyzade, Çapanoğlu Halit bey
Merhaba , bende Çapanoğlu torunuyum ama tam hikayeyi bilmiyorum, Babannem zamanında bahsederdi bir süredir aklını yitirmişti ama geçmişi iyi hatırlıyor ara ara diyordu oda yeni rahmetli oldu 76 yaşında, bildiğim kadarıyla arap seyfi alaca köyündendi babası Mehmet Celal Çapanoğluymuş annesi İkbal Arslan çerkes kızıydı. Abisi de vardı Aydın oda vefaat etti genç yaşt pek bilmiyorum. Babası genç yaşta aklını kaybetmiş at çiftlikleri felan varmış zamanında birşeyler olmuş almışlar ellerinden , babasının mezarını bilmiyordu. Sadece İstanbul da vefaat etti kimsesizler mezarlığına gömülmüş sanırım. Dediğim gibi yarım yamalak bir hikaye yeni toprağa verdik üzgünüz ve merak ediyorum belki bir bileni vardır. Hayatı kısa sürede olsa yozgatta devam etmiş dayısı komsermiş babası vefaat edince yozgata dönmüşler bir köy adı veriyordu ama unuttum orada dayısı komsermiş karakolun karşısındaki evde kalırlarmış Çerkes kızı dediğim ikbal annem de bildiğim kadarıyla ceritmiş. Celal dedemin tek bir resmi mevcut ama dediğim gibi bilgiler yarım belki bir bilen vardır.
M.Kılıçaslan -- 28.11.2018 20:28
BİZ NELER GÖRDÜK
Bu yazını, en iyi üniversitelerin malzeme ve metalurji mühendisliği mezunu çocuklar bile yazamaz Ağabey, kutlarım seni, de niye mühendis olmamışsın ki
Bülent cerit -- 24.11.2018 15:19
BİZ NELER GÖRDÜK
Sayın Çapanoğlu,
Harika bir biçimde tasvir ettiğiniz bu kapkacak macerasını ben de aynen sizin gibi yaşayanlardanım, çünkü aynı nesil ve yaklaşık aynı çevredeniz..Rahmetli annem gözümün önünde canlandı mutfakta çalışırken. Zavallı memleketim! Geri kalmışlığın bedelini bizler ödüyoruz. Kullandığımız bu nesnelerin bıraktığı arızalar yaşlılık döneminde uzun yılların içinden geçerek bizlere yansıyor. Allah bizden sonrakilere acısın diyorum. Onlar bizim nesilden daha şanssız. Gerek dünya, gerek memleketimiz ölçeğinde.
Selam ve saygılar,
A. YAŞAR OCAK -- 23.11.2018 10:42
BİZ NELER GÖRDÜK
Teşekkür ederim bu kadar güzel eski-yeni günler anlatılmaz.bizim evde de bakır tencere vardı.çok iyi hatırlıyorum.elinize ve kaleminize sağlık.

ARTO KAZANCIOĞLU -- 23.11.2018 10:40
BİZ NELER GÖRDÜK

Yüreğine sağlık. Sıcacık bir yazı. Hep birlikte yasadığımız dönemler. Çok teşekkürler.
Güner Türkoğlu Gökay -- 23.11.2018 10:39
BİZ NELER GÖRDÜK
SEVGİLİ ABDÜLKADİR BEY,
ÇOK GÜZEL TARİHİ BİR YAZI OLMUŞ, ELİNİZE SAĞLIK, İLERDEKİ KUŞAKLARIN VE TARİHÇİLERİN YARARLANABİLECEĞİ BELGE NİTELİĞİNDE GERÇEKTEN.
SEVGİLER....SELAMLAR...
Selçuktayfun Ok -- 23.11.2018 10:38
SAYIN BEKİR BOZDAĞ’IN YOZGAT ZİYARETİ
Yorumunuz Sayın hocam çok güzel yazmışsınız fazlalığı var eksikliği yok yozgat var yozgatlı yok garip sahipsiz şehir tıpkı benim gibi öksüz garip tarihe bakarsak Cumhuriyet döneminde yapılan ortada cakili bir çivi yok bir bira fabrikası var olmaz olsun o bira fabrikası biz böyle iyiyiz.... sizi yeni tanıdım atalarimizin gurur duyduğumuz sahiplendigimiz Çapanogullarindan yozgat da bizim Capanogullarida bizim dediğimiz ismini namini duydugumuzda titredigimiz kendimize gelip heybetlendigimiz dedelerimiz özümüz canimiz....yazmaya devam edelim ama 1923 den bugüne kadar saygılarımla
Mustafa Aydın Turan -- 20.11.2018 09:05
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00