BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 20.01.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
201
Dün
:
4936
Toplam
:
13339187
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
SAMİZDAT’DAN AMİSTAD’A
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Bu yazı değerli ve cesur yazar Soner Yalçının kitabı ile ilgili bir tanıtım veya yorum yazısı sanılmasın. Ama kısaca değinip başka bir şey anlatmak istedim. Yazar, Silivri Cezaevi'nde yazdığı yeni Kitabı’nın ismini “Samizdat koymuş. Kitabın başlığını neden “Samizdat” koyduğunu şöyle açıklıyor:”Olağanüstü dönemlerde, baskıdan-sansürden kaçabilmek için kitaplar, tüm tehlikeler göze alınarak gizlice yazılıp, gizlice basılıp, gizlice dağıtılır. Ruslar bu tür kitaplara “Samizdat” adını koydu ve bu isim evrensel hale geldi. Elinizdeki “Samizdat” zor koşullarda “doğdu.” Samizdat yayımlanınca Silivri zindanında başıma ne gelecek hiç bilmiyorum. Bildiğim, cezaevi insanı hep test eder; ama insanın ruhundaki soyluluk düşmesini önler, insan haline gelmek için felaketlerle didik didik edilmek gerekir. “Kim acısının üstüne çıkarsa, o yükselecektir,” der Hyperion... Soner Yalçın kitabın sonunda, kendisine yapılan vebalı muamelesinden de bahsediyor..."Tamam, Hürriyet yazarı olduğumdan bahsetmeyin; tamam, haberlerde adımı bile geçirmeyin; tamam, beni yok sayın; tamam, haber bile vermeyen bir hoyratlıkla maaşımı kesin, işsiz bırakın, sahip çıkmayın, hepsi kabul. Ama işte, insan bir nezaket bekliyor. “Soner Yalçın bizi anlar” demelerini bekledim. Hayır, yok, umursamıyorlar bile. Demek ki zamanla birlikte yaşayan bir ölü olmayı seçtiler; daha yüce bir yaşam uğruna zamanın dışına çıkmayı beceremiyorlar. Ne diyebilirim ki... Ve fakat: Tüm bu tavır, cemaatçi çevrenin beni “vebalı” göstermesine katkı sağlıyordu. Öyle ya, demek ki bir “mikropluk” vardı bende! Gazetesinin, yayınevinin sahip çıkmadığı biriyim ben. Hitler ölüm kamplarının duvarına şu yazıyı astırmıştı: “insanlara çamurmuş gibi davranın, gerçekten çamur olurlar.” Hayır!..İnsani niteliklerimi kaybetmediğimi göstermem, gerçekte nelerin olduğunu tüm çıplaklığıyla anlatmam lazımdı. Suskunluğa, unutuluşa mahkûm edilmeyi kabul edemezdim. Tıpkı Stefan Zweig gibi; “Kitap yazmamın nedeni biraz alışılmadık olmakla birlikte hayli etkili bir duyguydu: utanç.”Başkaları için Silivri zindanında utanmaktan ben de usandım artık... Afrika atasözüdür;”Aslanlar kendi, tarihçilerine kavuşuncaya kadar tarihler avcıları övecektir.”Ben “aslanların tarihçisi-gazetecisi olmaya çalışıyorum. İşte bu cümle bana Amistad filminin avukatlarını ve duruşmalarda ki zenci kölelerin çaresizliklerini hatırlattı.
Sinemalarda oynadığında iki kere acı ve ibretle izlediğim, bir kere de TV. de izlediğim filminin hikayesi de şöyle; Film 1839 yılında Amerika da görülen gerçek bir dava olan Amistad davasını anlatır. La Amistad,(Türkçesi dostluk) 1839 yılında Afrika’dan ABD’ye köle sevkiyatı yapan ve bu konuda sabıkalı bir İspanyol gemisinin adıdır. Film, Afrika da, başlarına gelecek felaketten haberi olmadan günlük yaşantıları içindeki zenci bir kabilenin sürek avına çıkmış avcılar gibi köle tacirleri tarafından vahşice yakalanıp boyunlarına zincir takılarak tutsak edilmeleri ile başlar. Tutsak edilen zenciler gemiye getirilip, hayvan sürüleri gibi ambarlara kapatılırlar. Daha güçlü olanları da yine ayaklarından zincir ile birbirlerine bağlanarak forsa olarak, küreklere oturtulurlar. Bu kaçak köle ticareti yapan gemi açık denizde devriye görevi yapan askeri bir gemiye rastladığında gemi personeli kürek başındaki bu kölelerden birkaç tanesini hemen denize iterler. Onların ağırlığı ile ayaklarından birbirlerine bağlanan kölelerde birbiri peşine denizin dibini boylarlar. Amistad, böylece masum bir ticaret gemisi gibi görünür. Sonra döner yine aynı işi yapmaya devam eder. Amistad Küba sularına geldiğinde Afrikalı köleler elbette nerede olduklarını bilemeden, ansızın büyük bir isyan başlatırlar. Cinque adlı bir kölenin önderliğinde silahlanarak geminin kontrolünü ele geçirirler. Tek istekleri vatanları olan Afrika’ya geri dönebilmektir. Gemide 53 tane Afrikalı köle bulunmaktadır. Zenciler, canlarını kurtarmak ve yeniden hür olabilmek için mürettebatından iki kişi hariç tamamını öldürürler. Artık Afrika’ya dönmek için bir şansları vardır ama mürettebattan sağ kalan son iki kişinin onları doğru yere doğru götürdüklerine inanmaktan başka şansları da yoktur. Ancak, sağ kalanlardan geminin hain ve cani İspanyol seyir memuru onlara oyun oynar. Tek istekleri Afrika ya dönmek olan zencileri Amerika'ya doğru götürür. Karşılaştıkları Amerikan Bahriyesi gemisi tarafından tekrar ele geçirilip esir alınarak Amerika'ya götürülürler. Gemi mürettebatını öldürmekten ve açık denizde korsanlık yapmaktan mahkemeye çıkarılırlar. Çok kötü yerlerde ve çok kötü şartlar içinde duruşma günlerini bekleyen köleler. Duruşmalara da boyunlarından ve bileklerinden birbirlerine zincirlenmiş bir sıra halinde getirilir ve öyle tutulurlar. Amerika'da ucuz köle çalıştırmak isteyen onun için de bu düzeni savunan zengin, toprak sahibi aileler ile buna karşı çıkan eyaletler arası tartışmaların yoğunlaştığı o günlerde bu mahkemenin kamuoyunda duyulması, halk arasında büyük ilgi uyandırır ve mahkeme birden en önemli konulardan biri haline gelir. Köylerinden silah zoruyla kaçırılıp köle halinde satılmak üzere Amerika'ya getirilen zencilerin hikâyeleri hem mahkemede hem de halk arasında tartışmaları yoğunlaştırır. Lisan bilmeyen, başlarına gelenleri anlatamayan bu insanların davası, yalancı şahitlerin de katılmasıyla ve bu işten çıkarı olan İspanya ve İngiltere’nin de katılımıyla uluslar arası bir dava haline gelir. Hatta İspanya kraliçesi 2.İsabella, gemi ile içindekilerin kendisine ait olduğunu iddia eder ve Amerika’dan kölelerin en ağır şekilde cezalandırılmasını ister. Cesur bir avukatın ve arkadaşının hiçbir ücret talep etmeden savunmayı üstlenmesi, köle ticaretini ve gemilerde yaşanan vahşeti anlatan bir kaptanın da açıklamaları sonucu, çok uzun süren bu dava zencilerin lehine sonuçlanır. Köle avı sırasında bir birlerini kaybeden Cinque eşine ve çocuğuna kavuşur.

Yazarın notu; Bu film 1998'de, 4 Oscar ve Altın Küre dahil sayısız ödül kazanmıştır. Seyretme fırsatınız olmamışsa lütfen CD. sini bulup izleyiniz. Titanik filminden sonra beni çok etkileyen tüylerimin diken diken olmasına sebep olan ikinci film idi.

16.04.2012

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
CEP TELEFONU YASAKLANSIN MI, YASAKLANMASIN MI?
Abdülkadir Bey,
Eskiden Mafialar vardı, her taraflar bunların kontrolündeydi. Kanun kuvvetleri bile bunlarla uğraşamazdı. Şimdilerde bunlar bitti gibi göründüysede bu sefer MEDYA MAFİACILIĞI BAŞLADI!.Yok artık makinalı ile taramıyorlar ama milyonların önünde delilsiz, evraksız, kulaktan gelen yalan dolanlarla İNSANLARI LEBLEBİ GİBİ HARCIYORLAR.
Diyeceksinizki ülkede kanun var, mahkemeler var. YOK...ben inancımı kaybettim. Şayet bu ülkede kanun olsaydı bir kere bu medya mafialarına DUR DERLERDİ. Ama birde şu var hani derler ya '' bu başa bu tarak '' ayni öyle. Böyle seyirciye böyle show. Ülkelerde TV programlarının içeriğini seyircinin isteği belirler. Şu an kaç milyon Türk sınırımızda ne oluyoramı bakıyor yoksa kim ile kim
''ne!'' etmiş o programlarımı seyrediyor?
Bu gündüz programlarında güya avukatlar var !!! Yahu bu kadar belgesiz itelemeye, kariyer sahibi insanları rezil etmeye, aile mahremiyetini car car car açıklamaya ne HAKLARI VAR ?
Heye heye taşıyın mahkemelere...Kanal kiminmiş ? Showu yapanların arkalarında kimler varmış, reytingden kaç para dönüyormuş...
Şöyle bitireyim, BAZEN SERT KAYALARADA ÇARPILIR !
hamiyet Nagel -- 17.01.2018 14:43
ŞU HRİSTİYAN BAYRAMI
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yeni yıl olgusunu irdeleyişinizden dolayı sizi kutluyorum. Okuma kültürü çok zayıf bir toplum olduğumuzdan insanlarımız çok rahat yönlendirilebiliyor. Bir de bilinçli biçimde yapılan yanlış yönlendirmeler devreye girince iş çığırından çıkıyor. Kendi kültürel değerlerimizi başkalarına öyle kolay kaptırıyoruz ki anlatmak olanaksız. Çünkü bu değerlerimizin farkında değiliz. Yeni yıl olayı da böyle. İslamiyetin benimsenmesinden önce kutladığımız yeni yılı, kendi kültürümüz çerçevesince tüm dünyaya yayacağımız yere, özellikle Batı kültürünün dinsel yaklaşımlarına teslim etmişiz kendimizi. Kuşkusuz biraz da İslamiyetin bazı kesimlerce bir çıkar aracı olarak kullanılmasının da bunda etkileri var. Durum böyle olunca ne yazık ki insanların bir özel günü çoluk çocuklarınca eğlenerek geçirmesi bazı çevreleri rahatsız ediyor. Acaba yazınızı okuyunca yeni yıl kutlamalarına bir Hıristiyan geleneği olarak bakanlar ne diyecekler?...
Saygılarımla.
Muhsin Köktürk -- 01.01.2018 18:43
CAHİLDİM DÜNYANIN RENGİNE KANDIM
Koskoca bir şehirde böyle saçma sapan bir pazar anlayışı olurmu. Pazar yeri diye yaptıkları yerde otopark yok, süt yoğurt pazarı yozgatın bir ucunda sebze meyve pazarı öbür ucunda böyle bi pazar Yozgat Yozgat oldu olalı görmedi. Rezalet diz boyu efendiler sahipsiz memleket. Herşeyin bir kuralı usulü kaidesi olur. Pazar pazar benzemez oldu. Böyle gidrse bırakın çoruma semer satmak için getmeyi, yakın zamanda 1 kilo süt almak içinde gitmek zorunda kalacağız.
Adınız ve Soyadınız -- 13.12.2017 14:27
BİR ANI
Sayın Çapanoğlu, gönderdiği yazısından girişimci bir ruha sahip olduğunu tahmin ettiğim Sayın Nusret Alper beyi tebrik ediyorum. Keşke aynı karakterdeki kişiler dernek gibi, kooperatif gibi bir çatı altında örgütlenebilseler. Basından takip ettiğim kadarı ile Yozgat kadınları erkeklerinden daha cesur ve daha girişkenler. Hâlbuki, Yozgat’ımız birçok konuda bakir sayılır. Üzüldüğüm bir taraf da kendi esnafımız varken dışardan gelen esnafın açtığı işyerlerine Yozgat yerli halkının daha fazla itibar etmesi. Bu arada Sayın Belediye başkanımızın gerek lise caddesindeki gerekse kuyumcular caddesindeki düzenlemesinden sonra alışverişte sanki daha bir canlanma olduğu izlenimi taşıyorum. Umarım öyledir. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 07.12.2017 10:45
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu,
Pazardan pazara yazınızı üzülerek okudum. Meyve sebze pazarı ile süt yoğurt peynir pazarının birbirinden uzakta olmasının sebebini anlayamadım. Şehirlerin pazarlarında hepsi aynı pazarın içinde ama kendilerine ayrılan yerlerde olurlar. Bu pazarlarda o kadar çok çeşit var ki mutfak eşyası satanlar, giysi satanlar, güneş gözlüğü satanlar, iç çamaşırı satanlar, ayakkabı satanlar vs. Yozgat pazarında ise bunlar değil köylünün getirdiği ve kendi ürettiği ürünleri kolayca pazarlayabilmesi isteniyor. Umarın Belediye Başkanlığı ve Valilik buna göre tedbir alırlar. Bu araştırma yazınız için sizi kutluyorum. Saygılarımla
SUDE ÖZTÜRK -- 23.11.2017 12:44
PAZARDAN PAZARA
Bu yazanlar doğru ve Yozgat gerçekten bu hale geldiyse Yozgat bitmiş demektir. Alıcının satıcının köylüsüyle kentlisiyle tüm ahalinin pazardan ihtiyaçlarını karşılayabileceği pazar yeri yapılamıyorsa boş yere organize sanayi yapmaktan, sanayileşmekten, tarımı güçlendirmekten bahsetmesin kimse yazık çok yazık. Oysa istimlak edilip güzel bir haftA alık pazar yeri yapılsa alıcı da satıcı da yaşadığı bu sıkıntıdan kurtulur.
RIZA KAYACAN -- 22.11.2017 15:27
PAZARDAN PAZARA
Yazınızı Yozgat Ziraat Odası Başkanı, Damızlık Büyükbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Kücükkbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Ticaret Odası Başkanı ve Yozgat Belediyesinden okuyan oldu mu çok merak ediyorum. Yozgatta salı günleri süt yoğrurt almak, yerli sebze meyve almak için ayrı ayrı pazar yerleri canımıza tak etti. Nerde bu köylünün ziraat odası başkanı niye sahip çıkmıyor Yozgat köylüsüne,alıcıyıda düşünen yok satıcıyıda
Ahmet Bulut -- 21.11.2017 13:20
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; Eskiden tüm ahali, köylü kentli bir birini tanırdı. Babam Rahmetli, ilçe köylerinde yaşayan insanların, kim kimle akraba onların bile seceresini bilirdi. Elbette ki, alış veriş, yol arkadaşlığı, borç alma gibi durumlar insanları bir birine yaklaştırıyor kaynaştırıyordu. Eski hayatlar zor, meşekkatli fakat bir o kadar da neşeli, mutlu, paylaşımcı yaşanırmış. Şimdi bankalar borç urganını insanların boynuna geçiriyor. Kimse kimseyi göremiyor.

Yine ince iğneyle kuyu kazıp, geleceğe miras hazırlamışsınız.

Saygı ve hürmetlerimle Selamlar
Kadriye ŞAHİN -- 20.11.2017 22:26
PAZARDAN PAZARA
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yazınızı ilgiyle okudum. Şöyle çocukluk günlerine döndüm bir an. Babamla o salı pazarlarında alışveriş ettiğim günler geldi aklıma. Her şeyin en doğalını ilk elden alıp yerdik. Hiç unutmam, üzümü kasayla alırdık köylülerden. Canlı tavuk, yağ, yoğurt, şimdi arayıp da bulamadığımız organik yumurtalar, daha neler neler...
Ne kaldı ki geçmişin o güzelliklerinden?... O birbirinden bağımsız, bahçeli evler yok oldu. Güzelim "Bademlik" yok oldu. Çamlık o eski özgün havasını yitirdi. O nostaljik faytonlar ortadan kalktı. O eski komşulukların yerinde yeller esiyor şimdi. Kısacası geçmişin tüm güzellikleri silindi belleklerimizden.
Deşme yaramı be kardeşim, deşme! İnan ki gözlerim yaşarıyor o çocukluk günlerimi anımsarken. Ah nerede o eski günler?...
Muhsin Köktürk -- 20.11.2017 21:47
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00