BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 22.01.2018 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
281
Dün
:
4936
Toplam
:
13340741
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
GDO. LU ÜRÜNLER YARARLI MI, ZARARLI MI?
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Medya ısıtıp ısıtıp önümüze koyunca okuyoruz, sonra onu yeme bunu yeme ne yiyeceğiz be kardeşim diye kendi kendimize söylenip günlük yaşantımıza dönüyoruz. Ve maalesef çaresizlik içinde kıvranıyoruz. GDO. lu yani Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar demekle kastedilen nedir? Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA sından kesilerek çıkarılıyor. Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor. Bu ürünlerin içine bazı bakteriler, virüsler hatta bazı böcek ilaçlarının genlerinin ilavesi ile bu ürünlerin içinde yeni protein sentezi oluşturarak doğal genetik yapısı değiştiriliyor. Frankeştayn Gıda olarak da nitelenen GDO'lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor. Dünya da GDO. lu ürünler yararlımı zararlımı diye bilinen 280 araştırma yapılmışsa da maalesef sonuçları açıklanmamıştır. Bağımsız bilim adamlarına ve üniversitelere araştırmaları için izin verilmediği gibi hükümetlerde araştırma yaptırmamışlardır. ABD. de otuza yakın bilim adamı bize araştırma yetkisi verilmiyor diye isyan etmiştir. Bilim adamları biz yapalım diyoruz kabul edilmiyor. Devlet yapsın diyoruz, yapmıyor diyorlar. Hatırlayınız, Çernobil faciasından sonra da yurt dışındaki eş, dost, akrabalarımız Karadeniz bölgemiz radyasyondan etkilendiğinden aman Türk çayı içmeyin diye bize yalvarırken, zamanın rahmetli sayın bakanı Cahit Aral elinde çay bardağı ile televizyonlara çıkıp höpür höpür çay içerek tehlike olmadığını ispat etmeye çalışmıştı. Sonuç bir sürü insanımız rahmetli oldu. Birçok hamile kadın parmak çocuk doğurdu. Türkiye de bal tüketiminin üretilenin iki katından fazla olduğu söyleniyor. Peki, bu fazla tüketim nereden nasıl karşılanıyor. Geçen gece saat 03.00 sıralarında bir tv. Kanalında bir doktorumuzun şu acı vurgulamasına şahit oldum. Doktorumuz evde yapabileceğimiz öksürük vs.gibi rahatsızlıklar için bazı karışımlar da kullandığımız bal’a dikkat çekerek, Çin’den fabrika imalatı ve glikozdan yapılarak içine bal esansı katılan sahte ballara dikkat etmemiz gerektiğini söylüyordu. Bal’dan şifa bulalım derken şeker komasına girmeyin diye de üstüne basarak ikaz ediyordu. Orijinal balmış gibi tüketiciye sunulan bazı ürünler, Türk Gıda Kodeksi 2005/49 sayılı Bal Tebliği’ne göre laboratuarlarda incelemeye alınmış. Laboratuar çalışmalarında da balın içinde yapay tatlandırıcıya rastlanılmış. 郬 organik olduğu söylenen balda, ticari glikoz tespit edilmiş. 0,9-1,4 oranında olması gereken glikoz/fruktoz oranı ise 1,52 çıkmış. GDO. lu ürünleri konuşalım derken söz nereden nereye geldi. Bu GDO. lu ürünlerin zararsız olduğunu iddia eden çalışmaların hepsi ya bu ürünleri üreten firmalar tarafından yada onların sponsor olduğu laboratuarlar tarafından yapılmıştır. Bu olay tamamıyla Emperyal bir savaştır. Güç savaşıdır. İnsanlara, kıtlığa çare olarak yutturulmak istenen bu olayın kıtlıkla bir alakası yok. Çünkü bu ürünlerin tohumunu üreten ülkeler artık bu tohumların sahibi oluyorlar. Bir kere bu tohumları kullandığınızda artık o ülkeden almaya mahkûm oluyorsunuz. Hep verilen en korkutucu misal de şudur. Mesela Türkiye’nin veya başka bir ülkenin tohumluk buğday almak için Amerika’ya muhtaç olması. Amerika vermediği takdirde aç kalacaksınız demektir. İşte savaşmadan teslim olmak. Nitekim ABD’nin dublör olarak kullandığı ülkelerden biri olan Norveç, Svalbard Adaları’nda 2008’de yüz binlerce bitki türü ve sebzenin tohumlarını saklayan dev bir “yeraltı kasası” kurdu. İçinde 100 ülkeden getirilmiş 100 milyondan fazla tohum bulundurması planlanan tohum kasasında, Mart 2010’a gelindiğinde 500 bin çeşit tohum saklanıyordu. Svalbard kasası, bulunduğu konum ve mühendislik özellikleri sayesinde, elektrikleri kesilse bile sakladığı tohumları, en az bin 700 yıl bozulmadan koruyabilecek. Peki bu “Svalbard Küresel Tohum Deposu’nun finansörleri kimler”? “Ölüm Tohumları/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar” adlı kitabın yazarı olan Engdahl, Örgütün finansörlerinden biri Microsoft’un kurucusu Bill Gates! Diğeri dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD’li DuPont/Pioneer Hi-Bred! Yine bir ABD’li GDO devi Monsanto! İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta! ve 1970’lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla ’Yeşil Devrim’ diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller diyor. Pazarlama konusunda ise, ürünlerde dayanıklılığı artırdığı ve raf ömrünü uzattığı içinde pazarda büyük pay onu üreten firmalara kalmaktadır. Bunların çoğunun amacı on bin yıldır çiftçilerin geliştirdiği biyoçeşitliliği yok edip, onları birkaç çeşide bağlayarak paraları cebe indirmektir. Dünyada 750 milyon ton hayvan yemi üretiliyor. Gerek bu hayvanların, gerek bunları tüketen insan ve hayvanların atıkları çevreye zarar veriyor. Çevreye zarar veren bu şeylerin canlılara ve hele de insana zarar vermediğinin bir garantisi varımıdır. Kısırlaştırılmış genler nakledilen bazı GDO.lu ürünlerle yapılan fare deneylerinde farelerde kısırlık yaptığı ve organ hasarına sebep olduğu tesbit edilmiş. Çünkü böceklenmesin kurtlanmasın diye kullanılan ilaçların içinde kısırlık yapan genlerde bulunmaktadır. Nitekim Dünya Sağlık Örgütün yayınladığı bir raporda erkeklerin 1 santimetreküp menisindeki sperm sayısı 100 sene önce 100 milyon iken bugün 15 milyona düşmüştür deniliyor. Bu sayının 20 milyonun altına düşmemesi gerekiyor. Jinekoloji derneğinin tespitlere göre Türkiye de yeni evlenen erkeklerin % 25 inde kısırlık problemleri gözlemleniyor. Gerek GDO. lu ürünler gerek tarım ilaçları,toksik madde içeren plastik ve alüminyum ambalaj malzemeleri antibiyotiklere dirençten tutun da kanserlere ve alerjik kaşıntılara kadar bir çok rahatsızlığa sebep oluyor. Bilim insanları ayrıca iki tür potansiyel tehlikeye dikkati çekiyor; durgun virüsleri yeniden harekete geçmesi ve virüsler arasında yeni bulaşıcı diziler oluşturabilecek kombinasyonlar. Araştırmaları olumsuz etkileyen en önemli faktör de şudur. Bu ürünler herkeste aynı etkiyi yapmıyor. Yani bazı insanları kanser yaparken bazı insanları yapmıyor. Avrupa Bio Güvenlik Yasasına göre yeni bir ürün piyasaya sürülmeden önce şu dört konuda güvenceyi vermesi gerekiyor. 1- Akut Zehirleyici etkisi 2- Kronik Zehirleyici etkisi 3-Birikimli Zehirleyici etkisi 4-Gelecek Nesilleri Zehirleyici etkisi. Bilhassa bu son maddeyi dikkatinize sunuyorum. Maalesef Avrupa Konseyi kendi yasasını çiğnemektedir. Tohum araştırılmalarında 90 günlük bir süre yeterli görülmektedir. Hâlbuki bu süre gerçekte en az dört yıldır. Polonya genlerle oynamayı ve GDO.lu ürünleri yasaklamıştır. İrlanda, Almanya, Fransa, tüketiciye güven vermek için et,süt,yumurta gibi hayvansal ürünlerin üzerine “Hayvanlarda GDO. lu ürün kullanılmamıştır” etiketi yapıştırmaktadır. Avusturya da bu GDO. lu tohumların alımını durdurmuş Viyana üniversitesi yaptığı araştırmada bu ürünlerin kısırlık yaptığını ve organ tahribatına sebep olduğunu rapor etmiştir. Türkiye’de GDO. lu ürünlerin üzerine “Bu ürün GDO. lu dur yazılamıyor. Bu konuda yayın yapılamıyor. Çünkü markaya zarar vermek, insana zarar vermekten daha ağır bir suç sayılıyor. Son yıllarda tıp bilimindeki ilerleme sonucu insan ömrü 90 lı yaşlara doğru uzadı. Yani dünya nüfusu hızla artıyor. Buna mukabil genç ölümleri de hızla artıyor. Bu konuyu da yorumunuza bırakıyorum.
Notum: Sayın Sacide Erçetin’in Yozgat Haber Gazetesindeki 07.02.2012 tarihli Biyolojik savaş makalesini de okumanızı da tavsiye ediyorum.

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
CEP TELEFONU YASAKLANSIN MI, YASAKLANMASIN MI?
Abdülkadir Bey,
Eskiden Mafialar vardı, her taraflar bunların kontrolündeydi. Kanun kuvvetleri bile bunlarla uğraşamazdı. Şimdilerde bunlar bitti gibi göründüysede bu sefer MEDYA MAFİACILIĞI BAŞLADI!.Yok artık makinalı ile taramıyorlar ama milyonların önünde delilsiz, evraksız, kulaktan gelen yalan dolanlarla İNSANLARI LEBLEBİ GİBİ HARCIYORLAR.
Diyeceksinizki ülkede kanun var, mahkemeler var. YOK...ben inancımı kaybettim. Şayet bu ülkede kanun olsaydı bir kere bu medya mafialarına DUR DERLERDİ. Ama birde şu var hani derler ya '' bu başa bu tarak '' ayni öyle. Böyle seyirciye böyle show. Ülkelerde TV programlarının içeriğini seyircinin isteği belirler. Şu an kaç milyon Türk sınırımızda ne oluyoramı bakıyor yoksa kim ile kim
''ne!'' etmiş o programlarımı seyrediyor?
Bu gündüz programlarında güya avukatlar var !!! Yahu bu kadar belgesiz itelemeye, kariyer sahibi insanları rezil etmeye, aile mahremiyetini car car car açıklamaya ne HAKLARI VAR ?
Heye heye taşıyın mahkemelere...Kanal kiminmiş ? Showu yapanların arkalarında kimler varmış, reytingden kaç para dönüyormuş...
Şöyle bitireyim, BAZEN SERT KAYALARADA ÇARPILIR !
hamiyet Nagel -- 17.01.2018 14:43
ŞU HRİSTİYAN BAYRAMI
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yeni yıl olgusunu irdeleyişinizden dolayı sizi kutluyorum. Okuma kültürü çok zayıf bir toplum olduğumuzdan insanlarımız çok rahat yönlendirilebiliyor. Bir de bilinçli biçimde yapılan yanlış yönlendirmeler devreye girince iş çığırından çıkıyor. Kendi kültürel değerlerimizi başkalarına öyle kolay kaptırıyoruz ki anlatmak olanaksız. Çünkü bu değerlerimizin farkında değiliz. Yeni yıl olayı da böyle. İslamiyetin benimsenmesinden önce kutladığımız yeni yılı, kendi kültürümüz çerçevesince tüm dünyaya yayacağımız yere, özellikle Batı kültürünün dinsel yaklaşımlarına teslim etmişiz kendimizi. Kuşkusuz biraz da İslamiyetin bazı kesimlerce bir çıkar aracı olarak kullanılmasının da bunda etkileri var. Durum böyle olunca ne yazık ki insanların bir özel günü çoluk çocuklarınca eğlenerek geçirmesi bazı çevreleri rahatsız ediyor. Acaba yazınızı okuyunca yeni yıl kutlamalarına bir Hıristiyan geleneği olarak bakanlar ne diyecekler?...
Saygılarımla.
Muhsin Köktürk -- 01.01.2018 18:43
CAHİLDİM DÜNYANIN RENGİNE KANDIM
Koskoca bir şehirde böyle saçma sapan bir pazar anlayışı olurmu. Pazar yeri diye yaptıkları yerde otopark yok, süt yoğurt pazarı yozgatın bir ucunda sebze meyve pazarı öbür ucunda böyle bi pazar Yozgat Yozgat oldu olalı görmedi. Rezalet diz boyu efendiler sahipsiz memleket. Herşeyin bir kuralı usulü kaidesi olur. Pazar pazar benzemez oldu. Böyle gidrse bırakın çoruma semer satmak için getmeyi, yakın zamanda 1 kilo süt almak içinde gitmek zorunda kalacağız.
Adınız ve Soyadınız -- 13.12.2017 14:27
BİR ANI
Sayın Çapanoğlu, gönderdiği yazısından girişimci bir ruha sahip olduğunu tahmin ettiğim Sayın Nusret Alper beyi tebrik ediyorum. Keşke aynı karakterdeki kişiler dernek gibi, kooperatif gibi bir çatı altında örgütlenebilseler. Basından takip ettiğim kadarı ile Yozgat kadınları erkeklerinden daha cesur ve daha girişkenler. Hâlbuki, Yozgat’ımız birçok konuda bakir sayılır. Üzüldüğüm bir taraf da kendi esnafımız varken dışardan gelen esnafın açtığı işyerlerine Yozgat yerli halkının daha fazla itibar etmesi. Bu arada Sayın Belediye başkanımızın gerek lise caddesindeki gerekse kuyumcular caddesindeki düzenlemesinden sonra alışverişte sanki daha bir canlanma olduğu izlenimi taşıyorum. Umarım öyledir. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 07.12.2017 10:45
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu,
Pazardan pazara yazınızı üzülerek okudum. Meyve sebze pazarı ile süt yoğurt peynir pazarının birbirinden uzakta olmasının sebebini anlayamadım. Şehirlerin pazarlarında hepsi aynı pazarın içinde ama kendilerine ayrılan yerlerde olurlar. Bu pazarlarda o kadar çok çeşit var ki mutfak eşyası satanlar, giysi satanlar, güneş gözlüğü satanlar, iç çamaşırı satanlar, ayakkabı satanlar vs. Yozgat pazarında ise bunlar değil köylünün getirdiği ve kendi ürettiği ürünleri kolayca pazarlayabilmesi isteniyor. Umarın Belediye Başkanlığı ve Valilik buna göre tedbir alırlar. Bu araştırma yazınız için sizi kutluyorum. Saygılarımla
SUDE ÖZTÜRK -- 23.11.2017 12:44
PAZARDAN PAZARA
Bu yazanlar doğru ve Yozgat gerçekten bu hale geldiyse Yozgat bitmiş demektir. Alıcının satıcının köylüsüyle kentlisiyle tüm ahalinin pazardan ihtiyaçlarını karşılayabileceği pazar yeri yapılamıyorsa boş yere organize sanayi yapmaktan, sanayileşmekten, tarımı güçlendirmekten bahsetmesin kimse yazık çok yazık. Oysa istimlak edilip güzel bir haftA alık pazar yeri yapılsa alıcı da satıcı da yaşadığı bu sıkıntıdan kurtulur.
RIZA KAYACAN -- 22.11.2017 15:27
PAZARDAN PAZARA
Yazınızı Yozgat Ziraat Odası Başkanı, Damızlık Büyükbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Kücükkbaş Hayvan Yetiştiricileri Birlik Başkanı, Ticaret Odası Başkanı ve Yozgat Belediyesinden okuyan oldu mu çok merak ediyorum. Yozgatta salı günleri süt yoğrurt almak, yerli sebze meyve almak için ayrı ayrı pazar yerleri canımıza tak etti. Nerde bu köylünün ziraat odası başkanı niye sahip çıkmıyor Yozgat köylüsüne,alıcıyıda düşünen yok satıcıyıda
Ahmet Bulut -- 21.11.2017 13:20
PAZARDAN PAZARA
Sayın Çapanoğlu Beyefendi; Eskiden tüm ahali, köylü kentli bir birini tanırdı. Babam Rahmetli, ilçe köylerinde yaşayan insanların, kim kimle akraba onların bile seceresini bilirdi. Elbette ki, alış veriş, yol arkadaşlığı, borç alma gibi durumlar insanları bir birine yaklaştırıyor kaynaştırıyordu. Eski hayatlar zor, meşekkatli fakat bir o kadar da neşeli, mutlu, paylaşımcı yaşanırmış. Şimdi bankalar borç urganını insanların boynuna geçiriyor. Kimse kimseyi göremiyor.

Yine ince iğneyle kuyu kazıp, geleceğe miras hazırlamışsınız.

Saygı ve hürmetlerimle Selamlar
Kadriye ŞAHİN -- 20.11.2017 22:26
PAZARDAN PAZARA
Sayın Abdulkadir Çapanoğlu,
Yazınızı ilgiyle okudum. Şöyle çocukluk günlerine döndüm bir an. Babamla o salı pazarlarında alışveriş ettiğim günler geldi aklıma. Her şeyin en doğalını ilk elden alıp yerdik. Hiç unutmam, üzümü kasayla alırdık köylülerden. Canlı tavuk, yağ, yoğurt, şimdi arayıp da bulamadığımız organik yumurtalar, daha neler neler...
Ne kaldı ki geçmişin o güzelliklerinden?... O birbirinden bağımsız, bahçeli evler yok oldu. Güzelim "Bademlik" yok oldu. Çamlık o eski özgün havasını yitirdi. O nostaljik faytonlar ortadan kalktı. O eski komşulukların yerinde yeller esiyor şimdi. Kısacası geçmişin tüm güzellikleri silindi belleklerimizden.
Deşme yaramı be kardeşim, deşme! İnan ki gözlerim yaşarıyor o çocukluk günlerimi anımsarken. Ah nerede o eski günler?...
Muhsin Köktürk -- 20.11.2017 21:47
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
 
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00