BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 18.11.2017 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
233
Dün
:
4601
Toplam
:
13175302
A'dan Z'ye A.Kadir ÇAPANOĞLU
Bedelli Askerlik
capanoglukadir@yahoo.com.tr
Yozgat gazetesinin kıymet bilir değerli okuyucuları. Lütfedip köşeme gönderdiğiniz yorumlarınızdan eski Yozgat’a ve onun Beylerine duyduğunuz ilgiden ben de ziyadesiyle mütehassıs oldum. Bu köşeye sığdığı kadarı ile dağarcığımızdaki kırıntıları sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Ancak, sizleri tarihin tozlu sayfalarında sıkmamak için de zaman zaman günlük olayları da köşeme taşımak istiyorum. Kusurumuz, yanlışımız olur ise şimdiden affola.
* * * * * *
Çok sevdiğim Vatan gazetesi köşe yazarı Sayın Can Ataklı 17 kasım 2011 günkü köşe yazısında bir okuyucu mektubuna yer vererek şöyle yazıyordu. Sizlerle çok ilginç bir mesajı paylaşmak istiyorum. Önce lütfen bu gencimizin askerlikten ne anladığına bakın. Sonra da yeni gençliğin tek hedefinin para olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum.Bu mesajı okuyunca içimden “Şu bedelliye karar verme yetkisi sadece bende olsa sen nah alırsın” demek geldi. Okuyalım: “Hayırlı günler, Bedelli askerlik tartışıldığı günlerde duyumlara göre 01. 01. 1986 doğumlulardan itibaren bedelli askerlik çıkacakmış. Ben 6. ayın başında doğmuş bulunuyorum, Vatani görevi yapmak çok güzel bir şey ama 5 ay askeriyede taş dizip, manasız çukur kazıp sonra o çukur bir daha kapatmak yerine şirket başında ülkeme döviz kazandırabilmek daha güzel olduğunu düşünüyorum. Sizden istirhamım lütfen 86 doğumluların hepsini kapsasın bu yasa. Bununla ilgili günden yaratılsın. Bu ben ve benim gibi olanlar için ne kadar önemli bir bilseniz, Öyle ki sokakta bazen elinizde sadece otobüse binecek, başka bir şey alamayacak kadar paranız kalır işte o ne kadar değerliyse, bugün bedelli ben ve benim gibi olanlar için değerli”.Sayın Can Ataklıya gönderilen okuyucu mektubu böyle bitiyordu.

Affınıza sığınarak bende kendi askerliğim ile ilgili anılarımdan bir iki pasaj nakletmek istiyorum.

1974 yılında topçu asteğmeni olarak kıta hizmetine gittiğim Gaziantep 5.zırhlı tugay uçaksavar bataryasındaki görevimden, Gaziantep Merkez komutanlığı emrine As-İz subayı olarak görevlendirildim. Kıtadaki hizmetimde hep önemli görevler bana verilirdi. Alay nöbetçi amiri olarak nöbete kaldığım bir gün Tugay nöbetçi amirimiz sevgili Memduh yarbayım toplantıdaki nöbetçi subaylarına görevlerini bildirdikten sonra ben söz alıp “komutanım asteğmenler içinde sadece bana alay nöbetçi amirliği nöbeti yazılıyor ama benim rütbem bazı görevlerimi yapmam da yetersiz kalıyor” diye serzenişte bulunmuştum. Sesini çıkarmadı. Toplantı bitip de herkes çıkarken “Çapanoğlu sen kal” dedi. Sonra bana şöyle söyledi. “Bir daha sakın böyle bir şey söyleme. Askerlikte ben bu görevi yapamıyorum denmez. Görev verilir gücünün yettiğince verilen emri yerine getirmeye çalışırsın. Sen verdiğimiz emirleri layığı ile yapıyorsun. Sabah sporlarında bataryanın başında koştuğunda öbür bölükleri geçerken havaya sıçrayıp bağırıyormuşsun. Biliyorum bölüğünü motive etmek için yapıyorsun ama diğer bölüklerin Üsteğmenleri senden şikâyetçi oldular 2. Ordu komutanı Refik Aktulga Paşanın tugayı koşturduğu 4 km.lik teçhizatlı koşuda birinci geldiğiniz için paşa bir şey demiyor. Bunu da bil. Hadi şimdi görevinin başına” demişti. Kanaatimce aktif bir asteğmen olduğum için bir süre sonra Topçu Alay Komutanım, Cennetmekân Fikret Emiroğlu Albayım bir gün beni çağırdı ve “Seni Merkez komutanlığı emrine verdim. Yarın sabah orada başlayacaksın” dedi. Ertesi sabah Antep de Kilis yolu üzerinde Ordu caddesindeki Merkez Komutanlığına gittim.As-İz subayı üsteğmen Hakkı Bingöl ile Askeri Mahkeme başkanı Hikmet Hacımirzaoğlu albayım sohbet ediyorlardı.Asteğmen Çapanoğlu diye kendimi tanıtınca Hikmet albayım “Asteğmenim Yozgat’lımısın” dedi.”Evet komutanım”.dedim. “Asteğmenim senin askerliğin bitmez” dedi.”Neden komutanım” diye sorduğumda. Üsteğmene dönerek “Bak birde soruyor Hakkı. Bunun dedeleri benim dedemi Yozgat’a davet etmişler, yemek bile yedirmeden kahvesine zehir koyup öldürmüşler” dedi. Şaşırdım tabi. “Komutanım öyle olsa bile benim ne suçum var” dedim. Güldü “Elbette suçun yok ama bu olay ayniyle vakidir. O zamanlar öyleymiş, bende Keskin Kamanlıyım, otur asteğmenim hoş geldin” dedi. Daha sonra ağabey kardeş gibi olduk. Ben ona sevgi ve saygı oda bana sevgi duydu. Uzun boylu çok değerli bir insandı. Arkadaşları arasındaki lakabı Kaman canavarı imiş. Yıllar sonra İstanbul da ziyaretime geldiğinde dünyalar benim olmuştu. Birkaç gün sonra diğer hâkim Üsteğmen Faik Secer Başaran ile kameriyede sohbet ederken hangi hukuk fakültesinde okuduğunu sordum. Çünkü bana hiç yabancı gelmiyordu. İstanbul Hukukta okudum deyince demek oradan bir aşinalık var dedik. Faik üsteğmen evde resimlere bakarken beni buluyor. Dinarda ilkokul 5.sınıfı beraber okumuşuz. Ertesi gün daha kapıdan girerken “Çapanoğlu bil bakalım biz nereden tanışıyoruz” der demez benim ağzımdan ilkokul 5.sınıf sözü çıktı. Biliyordun da neden söylemedin dedi. Hayır bilmiyordum şimdi siz söylerken birden aklıma geldi dedim. Belki de hissi kabl el vukubulmuştu kimbilir. Faik Üsteğmen 12 Eylül darbesinde İstanbul sıkıyönetim 2 no.lu mahkeme hâkimi idi. Şahsi çabası ile onlarca üniversite öğrencisinin haksız yere gözaltına alınıp mağdur edilmesini önleyen tek Hâkimdi dersem mübalağa etmiş olmam. Kendisi ile hâlâ çok sık görüşürüz. Bu görevde iken Kıbrıs Barış Harekâtı başladı. Zırhlı Tugayda ki 51. ve 52.mekanize piyade taburlarının ismi zaten Kıbrıs Çıkarma Birliği idi. Hemen ilk gün, geceden istasyona gelip hazır bekletilen yük katarına yüklenerek Önce Mersine indiler oradan da Kıbrıs’a çıktılar. O sabah televizyon da Gaziantep den Mersine giden birlikler Kıbrıs’a çıkarma yapıyorlar haberini duyan annemin dizlerinin bağı çözülüyor, olduğu yere çöküp kalıyor bir daha kalkamıyor Yozgat tabiri ile olduğu yerde uğunuyor.. Deyimlerimizdeki dizimin bağı çözüldü buradan geliyor demek ki. Kardeşlerim anneme felç gelebilir korkusu ile sakinleştirmeye çalışıyorlar. Bu kargaşa arasında postane nöbetindeki inzibat eri vasıtasıyla Antep de olduğumu bildiren bir telgraf çektirdim. Telgraf ellerine ulaştığında annem biraz sakinleşiyor zorla da olsa ayağa kalkabiliyor.

Bu anlattıklarım kısaca benimle ve ailemle ilgili ama asıl anlatmak istediğim bu değil. Asıl Bu yükleme sırasında İstasyonda yaşananları size anlatmak istiyordum lafı biraz uzattık.. Mersine intikal edecek tüm subay ve astsubaylar orada birliklerinin başında idiler. Hepside son derece heyecanlı ve gergin bir şekilde silahlarını, araç gereçlerini ve askerlerini katara yüklemeye çalışıyorlardı. Bir yandan eşlerinden çocuklarından ayrılmanın hüznünü, bir yandan da yıllardır başımıza bela olan Kıbrıs Rumlarının hesabını görme mutluluğunu birlikte yaşıyorlardı. Samimi olduğum bazı astsubay arkadaşlar, evleri hemen yakınımızda olduğundan “Teğmenim, hanım ve çocuklar sana emanet” dediklerinde gözyaşlarımı tutamadım. Merkez Komutanlığı arkasında konuşlanmış Keşif Bölüğü komutanı Tank Üsteğmen (ismini hatırlayamadım) yumruğunu sıkıp sallıyor Tugay Komutanımızı kastederek “ Ah be paşam ne olur beni de gönder” diye heyecanlanıyor yerinde duramıyordu. Mehmetçiklerin hâli bambaşka bir manzara idi. Mekanize piyade olduklarından zırhlı piyade taşıyıcısı Kariyer’lerinin kimi üstünde kimi içinde kimi yanında heyecan içindeydiler. İstasyon çevresi mahşer yeri gibiydi. Antep halkı da gelmiş aynı heyecanla ve bazıları da yaşlı gözlerle yüklemeleri seyrediyorlardı. Mehmetçik bu manzara ile daha da moralize olmuş ara sıra kendilerini seyredenlere el sallayıp hadi Kıbrıs’a bir iki, Kıbrıs’a bir iki diye dolmuş çığırtkanlığı yapıyorlardı. Antepliler, heyecan ve telâşe ile akıllarına ne geldiyse, gönüllerinden ne geçti ise alıp gelmişlerdi. Kimi ayran limonata, kimi meyve, kimi taze ekmek, börek çörek, kimi kuru yemiş getirmiş askere ulaştırmaya çalışıyordu.

Beni en çok şaşırtan ve duygulandıran mektup zarfı ve kâğıdı dağıtan bir yaşlı amca oldu. Bunu nasıl akıl etmişti. Şaşkınlığım geçince kim bilir hangi yıllarda nerede askerlik yaptı. Bu kâğıt ve zarf o zaman kim bilir ne kadar önemliydi diye düşündüm. Arada bir kendini tutamayan birisi “yaşayın aslanlar” diye bağırınca bir alkış seli kopuyordu. Sabah erken saatte başlayan yükleme ancak akşamüstü tamamlandı. İki taburun zırhlı araçları, değişik çapta havan topları, onların mühimmatlarının yüklenmesi kolay olmadı. O yıllarda daha FM radyo istasyonları filan yoktu. En güçlü istasyon olan, Ankara radyosunun sesi bile bir gelir bir giderdi. Müzik dinlemek istediğimizde, her dilden 24 saat yayın yapan Beyrut radyosunu veya günde 300 saat yayın yapıyoruz diye övündükleri Cemal Abülnasır’ın Mısır radyolarından Kahire radyosunu dinlerdik. Hatırladığım kadarıyla yayına başlarken bir erkek sesi şöyle anons yapardı. “Cumhuriyet ül Arabiyya vel radyo tül Kahire, esselamü aleyküm”.

Çıkarma günlerinde o zaman 2,5 liraya aldığımız standart marka küçük radyoları kulağımıza yapıştırıp Kıbrıs Bayrak radyosundan haber almaya çalışırdık. Spiker hanımın çıkarma ile ilgi haberleri verirken her on dakikada bir “Burası Bayrak Radyosu, Kıbrıs Türk Mücahit’inin sesi” anonsu tüylerimizi diken diken eder gözlerimiz nemlenirdi.Bayan spiker bu anonsu yaptıktan sonra Rumlara hitaben “Bu bir savaş değil barış harekatıdır,Türk askerine karşı silah kullanmayınız çağrısı yapardı. Ben en çok Rumlara silah bırakması için yaptığı çağrıya başlarken İngilizce yaptığı anonsu severdim. Şöyle idi. “The Radio of Bayrak”. Bir süre sonra Kıbrıs’a ilk giden subay ve ast subaylar eşlerini çocuklarını görmek için izinli olarak geldiler. Kıbrıs’ta yaşadıklarını bizlere anlattılar. Kariyerlerle bir intikal sırasında bölük komutanı üsteğmen(ismini unutmuşum) bulunduğu kariyerin kulesinden emrindeki kariyerleri izliyor. Kendisinden biraz uzaktaki bir Kariyer birden duruyor. Üsteğmen, içinden “Hay Allah arızalandı galiba” diye geçirip üzülürken kariyerin arka kapağı açılıyor. İçinden iki asker iniyor başlıyorlar tarladaki karpuzları içeri atmaya. Üsteğmen panik içinde ama sevgi ile bağırıyor “binin ulan keratalar”.Askerler de cevap veriyorlar “ komutanım valla karpuzlar şahane”.Üsteğmen “Bunlar karpuz toplarken sanmayın ki ortalık sakin, Rumlar gizlendikleri yerlerden tek tük de olsa ateş ediyorlardı, çocuklar bir kör kurşuna kurban gidebilirlerdi” diyor.

Askerlik süremiz 18 ay idi. Bizden önceki dönem asteğmenler iki ay erken terhis oldular. Yani 16 ay askerlik yaptılar. Biz ise Kıbrıs harekâtı dolayısıyla 3 ay daha fazla askerlik yaptık. Yani 21 ay. 18. ayımız bitip de görevimiz devam edince yıldız taktık teğmen olduk. Ben Merkez komutanlığında kendime bir oda ayarlamış yatağımın başucuna da bir EE 8 telefonu çektirmiştim. Gece gündüz hafta sonu hafta başı demeden 24 saat görevimin başında idim. Terhis olup da veda zamanım geldiğinde önce gittim rahmetli Fikret albayımın elini öpüp gözyaşları içinde veda ettim. Sonra Hâkim Albayıma, Faik ve Hakkı üsteğmenime tüm inzibat takımına öpüşerek veda ettim.Hakkı Üsteğmenim bir inzibat takımını otobüs terminaline gönderip tertibat aldırmış. Onlarla da vedalaştıktan sonra otobüse bindim.

Otobüs hareket edince İnzibat takımı hep birden selama durdular.

Adana’ya kadar gözyaşlarımı tutamadım.

23.11.2011

Sosyal  Medyada  Paylaş

     
YAZARIN DİĞER YAZILARI
OKUR YORUMLARI
PAZARDAN PAZARA
ABDULKADİR BEY YAZINIZDA GEÇENLERİN TAMAMI ÇOK DOĞRU TESPİTLER YOZGATINMERKEZ KÖYLERİ YÖNLERİNİ KENDİLERİNİ KÖYLERİNE EN YAKIN İLÇELERE İLÇELER VE İLÇELERE BAĞLI KÖYLER İSE İLÇEDE TEMİN EDEMEDİKLERİ HER TÜRLÜ İHTİYAÇ İÇİN YÖNLERİNİ KENDİLERİNE KOMŞU VİLAYETLERE VEYA KOMŞU VİLAYETLERİN İLÇELERİNE ÇEVİRMİŞ DURUMDALAR. YOZGAT ŞEHİR MERKEZİ BİTAP VE SAHİPSİZ HALDE
Adınız ve Soyadınız -- 17.11.2017 14:42
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sevgili Olcay Hanımefendi,

Yüce Atatürk’ün kurduğu “Türkiye Cumhuriyetinin” en güzel yıllarını biz yaşamışız. Ortaokul yıllarımızda başımızda şapkalarımız vardı. Bu şapkalar kız arkadaşlarımıza ne kadar yakışırdı. Bayramlarımızı ayrı bir coşku ile kutlardık. 19 Mayıs bayramlarına kız erkek bütün lise talebeleri katılırdık. Halka sunacağımız gösterileri beden eğitimi öğretmenlerimizin nezaretinde günlerce prova yapardık. 10 Kasımlarda Atatürk büstünün etrafını çiçeklerle süslerdik. Okul o gün ne güzel kokardı. Ben her 10 Kasımda burnumda bu kokuyu duyarım. Ne güzel günlermiş. Sevgi ve saygılarımla.

Olcay Hanımefendi için Bkz. http://akkentolcay.blogspot.com.tr/
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 11.11.2017 17:05
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
10 Kasım yazınızı beğeni ile okudum.
Bir otobüs şoförü, otobüsü durduruyor.
Mustafa Kemal Atatürk'e selam
vermeleri için.

Kutlarım o şoförü.

Neredeyse 50 yıl öncesinin bir anısı.

Bakalım yarın sabah, benim mahallemde 9'u beş
geçe sirenler çalmaya başlayınca kaç kişi selama
duracak.

Geçen yıl duran olmamıştı da.

Hatta siren sesine yakalanmamak için işe gidenler
evlerinden geç çıkmışlardı.

Saygıyla.
Olcay Akkent (Bn.)

olcay Akkent -- 10.11.2017 02:32
HİÇ UNUTAMADIĞIM BİR 10 KASIM
Sayın Kadriye Şahin Hanımefendi. Lütfedip göndermek zahmetinde bulunduğunuz yorumunuz için teşekkür ederim. Okuyucuların beğenisine sunulan bir yazının ne emekle hazırlandığını pek güzel ifade etmişsiniz. Yazılmak istenen konunun heyecanı ile çalakalem hazırlanan bir yazı daha sonra defalarca imla ve mana kontrolundan geçiyor. Okuyucu cümlelerden yanlış bir anlam çıkarır mı endişesi ile bir cümle kaç defa şekil değiştiriyor. Sizin anlattıklarınızı ben burada bir kere daha tekrar etmeyeyim. Güzel üslubunuzla anlatmaya çalıştığınız çabamızı okuyucularımız zaten takdir ediyorlar, sağolsunlatr. Takdir ve temennileriniz için bir kere daha teşekkürlerimi arz ediyor sağlıklar diliyorum.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 09.11.2017 23:37
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Sayın Çapanoğlu, Yazı yazmayan yazının değerini anlayamaz.Bin bir zahmetle yazılan, bir birinden değerli yazılarınız, yorumlarınız bizler için değer biçilmez bir hazinedir. Dilerim ki bu yazıların kıymeti bilinip okunmuş olsun. Bir yazıyı oluşturmak öyle zahmetli bir iş ki. Belin kırılır, gözün kanlanır, boynun ağrır. Yanlış bir kelime kullandım mı diye defalarca gözden geçirilir. Alınan olur mu diye sabaha kadar uykuların kaçar. Çünkü bir insana bir şeyi anlatmak atomu parçalamaktan zor demişler.
Geçmişin küllenmiş gerçeklerini gün yüzüne çıkartarak, kaybolmuş benliğin kazandırılması kazı yapmaktan daha zahmetli. Ne var ki, insan kendi kendini tanımadığı zaman kime ne faydası olur? Yazılarınız bize bizi tanıtıyor. Gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. Vermiş olduğunuz emeğe teşekkür ederken, Umarım ki, bundan sonra memleketim "cezalı" masalıyla avutmaktan vazgeçilir. Bu araştırmalarla halkın gözü açılır. Tarihin detaylarını anlamak isteyen sizi okumalı.

Saygı ve hürmetlerimle


Kadriye ŞAHİN -- 08.11.2017 23:30
ÇAPANOĞLU EDİP BEY, REFİK HALİT KARAY ve İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ…
Asil azmaz bal kokmaz, kokarsa yağ kokar onunda aslı ayrandır.Bu güzel insanlar nereye gittiler?
SUDE ÖZTÜRK -- 08.11.2017 21:53
PAZARCI ESNAFI
Sevgili dostum. Pazarcı esnafı da içimizden birileri. İyi huylusunun yanında, huysuzu, soysuzu da var. İdeal olanı insan ilişkilerinde seviyeli davranmak. Ama bazılarında o anlayış ne gezer. Ben de bir ufacık katkıda bulunayım izninle:
İstanbul’da bir semt pazarı. Vakit ikindi sonrası. Bir balıkçı tezgahının önü kalabalık. Balıkçı da anasının gözü. Bağırıyor sıtma görmemiş sesiyle: “Hadi, canlı canlı…Denizden yeni çıktı bunlar. Canlı canlı!”
Bir yaşlı hanım yaklaştı satıcıya:
-Yavrum, balıklar taze midir?
Balıkçı:
-Canlı canlı dedik ya hanım teyze!
Yaşlı hanım munis bir sesle:
-Yavrum, bak ben de canlıyım. Ama taze miyim?
Selam ve saygıyla aziz dostum.
Mustafa Topaloğlu -- 27.10.2017 16:23
PAZARCI ESNAFI
Sayın Çapanoğlu, Pazar alışverişleri biz hanımlar için çok önemli bir sosyal olay. Hem mutfak masrafını hem de sair ihtiyaçlarımız biraz daha ekonomik olarak halletmek için semt pazarlarından alış veriş yapmaya çalışıyoruz. Çok şükür bu güne kadar yazınızdaki gibi bir olay ile karşılaşmadım. Herkesin görgüsü, bilgisi, yetişme tarzı aynı değil. Bu yüzden de terbiyesizlik değil ama kaba davranışlar olabiliyor. Zamanla pazar yerinde efendi saygılı dürüst iyi niyetli beyleri ve hanım satıcıları tanıyor ve ahbap oluyorsunuz ve onlardan alışveriş yapmaya başlıyorsunuz. Son yıllarda pazarcı esnafı da gençleşmeye başladı. İş bulamayan gençler babalarına annelerine yardımcı oluyorlar bu da hem müşterilerin hem de satıcıların daha nazik olmasına katkı yaptı. Fiyat konusuna hiç girmeyeyim. Sanırım ne satan memnun nede alan. Saygılarımla.
SUDE ÖZTÜRK -- 25.10.2017 10:46
CEVİZ AĞACI
Aziz dostum, Ceviz Ağacı’nı okudum. Nazım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”nı hatırladım. Hani der ya Koca Nazım:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.”
Bir hikayesi var bu Ceviz Ağacı’nın. O hikayeyi “Cevizlik”te anlatacağım. Bir atasözünde de ceviz gölgesi (koz gölgesi) kız gölgesi diye vasıflandırılır. Şöyle söyler atalar: “Dut gölgesi, it gölgesi; söğüt gölgesi, yiğit gölgesi; koz gölgesi, kız gölgesi.” Yani o ağır uykular sülfür gazından ileri geliyormuş. Gaz maz salgılarmış ceviz ağacı, bilemem. Koz (ceviz) gölgesi kız gölgesidir. Atalar öyle diyor. Nokta. Bu nokta işin esprisi be canım.
Ben de Cevizlik’te ceviz bahsine bir başka pencereden bakacağım.
Selam ve saygılar efendim.

Mustafa Topaloğlu -- 13.10.2017 18:56
CEVİZ AĞACI
Sayın Çapanoğlu, okuyucularınıza verdiğiniz değerden dolayı teşekkür ediyorum. Sizleri okumak, anlamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Bu gazetede yazanlar, okuyanlar büyük bir aile gibi. Veya bendeniz sizin aranızda kendimi öyle hissediyorum. Bu duygunun kaynağı sizleri az çok tanıyor olmamdan veya aynı memleketin hasretiyle yaşamanın ortak noktasından da olabilir. Nede olsa aynı sulardan içtik, aynı yollardan geçtik, doğruyu, yanlışı aynı kültürün eğrilen ipinden seçtik. Bir ailede insan bir birini anlayamıyor, bir birine değer vermiyorsa o çatı altında yaşayanlar aile olamazlar. Bu bakımdan bu gazetede anlatma, anlama ve değer verme anlayışı hakim olduğu için sizleri ve biz okuyucuları aile çerçevesinde görüyorum.

Biraz bu aileden uzak kalmak zorunda kaldım. Gözlerimden rahatsızım. Bilgisayardan okumak göz sorunumu artırıyor. Hazır Bilgisayar bozulmuşken format attırmayım gözlerim dinlensin istedim. Bu süreç yaz'a tekamül ettiğinden, malum yaz sıcağı buralarda daha sıkıcı geçiyor, serin yerlere kendimizi atıyoruz. Arada bir telefondan yazılarınızı takip ediyordum fakat oradan yazı yazmak çok zor olduğundan yazamıyordum. Çok şükür gazetemizden ayrı kalacak kadar tatlı telaşeler den başka sorunumuz yok.

Yazınızda bahsettiğiniz "Ceviz ağacı" Yozgat'ın her evinin bahçesinde bulunan dede mirası ağaçlardan biriydi. Ceviz ağacının bir özelliğini duymuştum. Etrafında yaşanan önemli hadiseleri veya şahısları gövdesine fotoğraflayıp kaydedermiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bildiğim şu ki Yozgat'da ne bahçe kalmış nede geçmişi geleceğe taşıyan, her şeye tanıklık eden ceviz ağaçları.

Bir önceki yorumumda bahsetmiştim. Öldürdüler Yozgat'ı kaçırdılar insanları.

Selam ve saygılarımla
SUZAN -- 13.10.2017 02:58
YAZARA GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI
Yozgat Gökhan BALCI
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 49 00