BİZİ TAKİP ETMEK İÇİN TIKLAYIN

                
 10.12.2019 YOZGAT'IN ve YOZGATLININ GAZETESİ SIK KULLANILANLARA EKLE  
 
 
Arama
 
Google
 
Şu anda
:
166
Dün
:
4716
Toplam
:
17448562

Adı Soyadı
E-Posta
Konu
Mesajınız

Seyfi Hoca
Faceden her şeye mesaj atanlar malasef Seyfi Hocaya Rahmet dilemeyi unuttular mı....
İbrahim.... -- 08.11.2019 00:27
Diş Hastanesi Yeni
Bina ama yozgat iklim şartları dikkate alınmadan yapılan sıcak iklimi olan iller için planlanmış bina.Çatısı yok yozgat gibi kışı sert olan bir yerde çatısız bina olmamalı ve binanın yüzü cam bu binanın en az 6 ay kış olan yozgata uygun değil. ve kışın ısınması çok zor veya çok maliyetli olacak gibi.
Şevket -- 19.10.2019 20:03
Önce Yozgat Gazete'sine ve Onun Değerli HizmetErbabı,Yozgat Lise'sinde Beraber Okuduğum Milli Kültür Abidesi OSMAN Kardeşime Sonsuz Teşekkür ve Selâmlarımı İletirim.
Süleyman Sökmen AğbeyiM.CAN AĞBEYİM.BABA DOSTU.Halil Amca ile Babam Hocalar Kıraathanesi Sahibi Hasan Ağanın Tarihi Dostlukları Vardı.Süleyman Agbeylerdeyiz.Arabaşını Bedrettin Ağbeyim çok sever.Ne Muhabbet Ne Buluşmalar!!!.Ank.BüyükŞehir de göreve Başladışımda hafta Sektirmez göŕüşürdük. Kültür Md ve Daire Başkanlarını davet eder.Sazlı sözlü Sohbet eder.Gençlik Parkımızdaki Salonda Proğramlar plânlardık.M.Gökçek de çok Değer verir.Bu Kıymetleri Halkımıza Tanıtalım derdi.Beni Hocalar Kahvesinin Mermer Masalarına,İnegöl Sandalyelerine Götüren Ahmet.Süleyman ve Çakır Hafızları ve Nicelerini Gönlümüze, Beynimize Nakşeden Ender İNSAN SÜLEYMAN AĞBEYİM NUR İÇİNDE YAT
CELALETTİN SARGIN -- 11.07.2019 08:37
Ne Kaldı Geriye?
Otuz yaşında bir adam gelmişti Yozgat’a bir zamanlar. Karadeniz’in hırçın dalgaları ve kasvetli gri gökyüzünden başka bir şey tanımayan. Kızgın güneşin kavurduğu göz alabildiğine uzanan altın sarısı buğday tarlalarını gördüğünde şaşmıştı toprağın insanı nasıl zenginleştirdiğine. Karadeniz’de yoktu böyle engin düz araziler. Kuzeyin milyonlarca evladı topraksızlıktan göçmüştü İstanbul’a anlaşılan. Zengin toprakları vardı Yozgat’ın da Yozgat fakirdi. Çoğalmak, bölmek, bölüşmek bu toprakların adamına da yaramıyordu. Yetmiyordu insanlarına kuru buğday tarlalarının verebildiği tane sayısı belli. Baharı, yazı güzeldi de kışı pek çetindi Yozgat’ın. Ama Esentepe’den tipi altında yürüyerek inerken Meydan yerine, “oh be işte kış bu” diyebiliyordu gençliğin verdiği ateşle.
On sekiz yıl geçti. Emeğini esirgemedi. Yeri geldi yazdı çizdi çalıştı, yeri geldi dağı taşı adım adım dolaştı, yeri geldi gücü yettiğince kazma kürek, fırça mala çalıştı. Memleket sevdasından….
Şimdi Karadeniz’in Karadeniz gibi hırçın karakterli evladı dönüp baktıkça geçmişe. Vicdanı rahat. Elinden geleni yaptı. Mevla neye izin verdiyse oldu. Olmayan da olmadı. Elde ne var? Kırarmış saçlar, geçen bir gençlik ve ağır bir adam. “Ağır otur, batman götür” demişler. Dereler bile ağır akar burada, yetişecek yeri yok gibi. İşler ağır ağır yapılır, yapılan işler ağırdır zaten. Ağır ağır yürünür caddelerde, ileri geçilmez, sevilmez öne geçen. Ağır ağır konuşulur, söylenen iyi dinlensin, dinlenen anlansın diye. Güneş bile ağır ağır batar uzak ufuklarda.
Bizdeyse çılgındır dereler, çılgındır deniz. Hızlı yürümelidir, öne geçmelidir, çünkü çabuk geçer zaman. Arkada kalan kaybeder, sevilmez geriden gelen. Her şey bir anda olur, bir anda biter. Çabuk söylenir, çabuk dinlenir, çabuk oynanır, çabuk batar güneş Karadeniz’in yeşil tepeleri ardında.
Kaldı mı o hırçınlık serde. Yok, pek kalmadı. Sürüden ayrılmamalı, kurt kapar buralarda adamı lakin. Geldiğin yere uyacaksın, uymazsan gideceksin. Var mı gitme ümidi, soğuk deniz rüzgarlarını sinede hissetme ümidi yine. Var tabii, can bedende oldukça.
Yalnız baktıkça yıldızlı semaya….susmak gelir içinden sadece susmak.
Baki olanın Allah olduğunu idrak edene dek.
Mete. -- 17.06.2019 23:30
yozgatlı olmak
DEĞERLERİMİZ,GELENEKLERİMİZ,GÖRENEKLERİMİZ,TÖRELERİMİZDEN hatta İNSANLIĞIMIZDAN eser kalmamaya başlamış diyorum lakin genede iyimser olmak istiyorum.Gerçek MÜSLÜMAN,TÜRK ve gerçek YOZGAT lı olmaya çalışmak lazımken sebepler her nelerse hep kötüye gidiyoruz her şeyimizle.Şu seçimlerde bile ben insanım diyenler hala kendi çıkarlarına,menfaatleri uğruna utanmadan oylarını satıyorlar hatta belde belediye başkan adaylarına benim 30 OYUM var kim isterse 10 000 tl ye oylarımı satarım diyor işte YOZGATı böyle insanlar ve adaylar batırıyor İNSANLĞI,TÜRKLÜĞÜ ve YOZGAT lılığı böyle yok ediyorlar UYANIN EY ASİL YOZGAT IN EVLATLARI
hakiki yozgatlı -- 22.03.2019 09:06
ŞİMDİ İSE

Sağ iken
Tozu dumana katıyor
Bina yapıp satıyor
Şimdi ise
Başkasının yaptırdığı mezarda yatıyor
Sağ iken
Şımarıktı havalıydı
Çifte tabancalıydı
Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadı
Şimdi ise
Ölünce hatırlayanı bile kalmadı

Ankara, 9.2.2019, Nuri Hakan Tataroğlu gezgin bezgin gurme halk ozanı şair araştırmacı yazar
NURİ HAKAN TATAROĞLU -- 17.02.2019 01:51
Yozgatımızın güzide mahallelerinden Medrese Mahallesi Muhtarı Mustafa BÖLÜKBAŞI beyefendi kişiliği ve mahalle halkına yaptığı hizmetlerinden dolayı teşekkür eder önümüzdeki dönemde başarılarının devamını dilerim.
Ahmet ERDOĞAN -- 12.02.2019 08:47
Yozgatımızın güzide mahallelerinden Medrese Mahallesi Muhtarı Mustafa BÖLÜKBAŞI beyefendi kişiliği ve mahalle halkına yaptığı hizmetlerinden dolayı teşekkür eder önümüzdeki dönemde başarılarının devamını dilerim.
Ahmet ERDOĞAN -- 12.02.2019 08:47
Eğitim seviyesinin düşüklüğü
ABD dünyanın en başarılı ilk yüzünde 70-80 tane üniversite sokmakta, yine en başarılı ilk 10.cu sırada ise 7 tane üniversitesi bulunmaktadır. Diğer 100 üniversite de büyük çoğunluğu Avrupa ülkeleri Japonya ve gelişmiş ülkelerde bulunmaktadır.Tabi durum böyle olunca da Bu üniversiteler sanayi ve teknoloji üretmekte ve ileri teknoljiye suratle geçmektedirler.Ülkemizde duruma bakacak olursak Üniversitelerimizin başarı sırası sadece ilk 500'e girebilen 4-5 tane üniversite bulunmaktadır. Bizim bu üniversitelerimiz ne zaman ki ilk 50'ye ve dahada öne geçebilirsek işte o zaman ülkemiz Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabiliriz. Kalkınmanın yolu da eğitim ve dürüst insan yetiştirmekten geçmektedir. Bununda yolu teknoloji üretebilecek üniversitelerden yani eğitimden geçmektedir. Saygılarımla,,,
ihsan Ünal -- 31.01.2019 17:50
YOZGAT Yozgat seni adım adım gezmeli, İnsanına güzel nedir sormalı, Güzel seven sevdasını çekmeli, Bülbül sussun, yiğit desin..... Elma benim,ayva benim, nar benim, Hilal kaşlı, kahve gözlü yar benim. Yozgat senin dağlarına çıkmalı, Çamlığından merkezine bakmalı, Sevdasını gözlerinde görmeli, Güller sussun,kızlar desin.... Sürme benim,kına benim,şal benim, Delikanlı, çatık kaşlı yar benim. Yozgat senin Sorgun’una bakmalı, İlim,irfan, adamlığı tatmalı, Soğuğunu tepelere satmalı, Boran benim, yağmur benim, kar benim, Üç tepene isim yazan , yar benim. Sofra sofra yemeğini tatmalı, Bağdaş kurup, tahtayada çökmeli, Tandırında dürümünü sarmalı, Tandırdaki ateş benim,köz benim, Sac üstünde yufka açan yar benim. Adem ÖZEL (SORGUNLU) 05301435719
adem özel -- 14.01.2019 23:06
Çok üzülüyorum sevgili hemşerilerim. Neden bizim insanımız birbirine tutkun değil, neden birbirinin kuyusunu kazmaya ayağını kaydırmaya meraklı. Dedikodu yapmak, bilip bilmeden kötülemek hangimize ne kazandırıyor. Belediye Başkanımız, rahmetli Nida Tüfekçinin ve Sürmeli türkümüzün anıtını trafiğin en yoğun olduğu yerden kaldırarak Kent Parka koydurmuş. Evet, doğrunu yapmış. Sizin gözünüz alıştığı için pek farkında olmadığınız hiçte uygun olmayan bu konum, Yozgat’a her geldiğimde benimde dikkatimi çeker bu anıtın yeri uygun olmamış derdim. Eski Başkanımız Yusuf Başer Beyefendinin zamanında o zamanki yerleşime göre belki uygundu ama şimdi değil. Hem eski İstanbul şehiremini hem de Şişli Etfal hastanesinin başhekimi bizimde akrabamız olan cennetmekân operatör Cemil Paşa (Topuzlu) zamanında düzenlenerek 1912 yılında park haline getirilen Gülhane parkında ki toplam alanı 163 dönümdür. İstanbul şehremini ve belediye başkanlarının büstleri de parkın girişinde sağ taraftadır. Gidip görmeyenler için hatırlatayım istedim.
ABDULKADİR ÇAPANOĞLU -- 02.12.2018 10:50
anket ve yazılan yazılar
Sevgili hemşehrilerim CENABİ ALLAH İNSANI yaratacağım dediğinde o zaman yaşayanların hepsi sevinirken yanlızca ŞEYTAN (İBLİS)SEVİNMEDİ yeryüzünün her yerinden topraklar geldi ve ALLAH İNSANI yarattı ALLAH İNSANOĞLUNA 2 yol çizdi 1.si HAK YOLU 2.Sİ BATIL CEHENNEM YOLU 1.cisi hak yolu yani HAK için halka yardım eden varını yoğunu HAK için halk yolunda İSLAM,KURAN, VATAN için harçayan çalışıp didinen kötülük düşünmeyen hep iyiliği düşünen komşusu aç iken kendisi tok olmayan bir ümmet isek PEYGAMBERİMİN dediği gibi yeter artık kendimize gelelim. Bir düşünün iki elimizi başımızın arasına alıp bir düşünelim OĞUZ KAANIN ANADOLUya geldiği yıllara bir bakın o mübarek insanlar ne için taa cebeli tarığa kadar ilerlemişler.Güneşin doğup ta batışına kadar olan o güzelim vatan için CANLARIN MALLARIN ANA BABALARINI EVLATLARINI feda etmişler kim için şu anda yaşayan İSLAM dan kopmuş ANASIN BABASINA ÇOCUĞUNA KOMŞUSUNA DEVLETİNE hatta VATANını satanların burda yaşaması içinmi hayır CENABI ALLAHIN RAHMETİNE KAVUŞMAK İÇİN lakin şimdilerde insan oğlu ŞEYTAN ın esiri oldu o ne derse onu yapmaya gayret göstermek için yarışır olduk OSMANLININ HAKİKİ EVLATLARI TOPRAK dan kalsa ilk önce bizleri kılıç dan geçirir ey YOZGATlılar UYANIN artık kendimize gelelim özümüzü bulalım islamı yaşayalım müslümanlığımız,TÜRK lüğümüz hatta övünerek söylediğimiz YOZGATlılığımızı yaşayalım. bu gazetede okuduğum yazılara bakıyorum her YOZGATlı dertli kederli geleceğe iyi bakmayan hayattan bıkmış bir toplum var gibi ne olacak bu halimiz göç veriyoruz 6 tane olan milletvekili sayımız 4 e düşüyor her dönem bakan başbakan yardımcısı bizden ama YOZGAT bakıyoruz hala 30 lu yıllarda kalmış gibi her seçtiğimiz vekil memleketi için değil kendi için çalışmış gibi ben öyle hissediyorum çünki bakıyorum YOZGATa ilçelerine köylerine hala dediğim gibi 30 lu yıllardaki gibi en büyük delili GÖÇ vermesi 6 olan vekil sayısının 4 e düşmesi sizlerde öyle düşünmüyormusunuz. genel bakınca işsizlik diz boyu sanayi yok yol yok hala SAYIN LÜTFULLAH KAYALARIN yatırımlarıyla duruyoruz okuma oranı düşük,kalkınma sıfır,tarım ve hayvancılık sıfır, en basit yanı başımızda ÇORUM var gidin görün nasıl kalkınmış gördükden sonra bana hak vereceksiniz ki eski halini bilen insanlar hala yaşamaktadır beylik zamanında bize bağlı olan bir yerleşim yeri iken daha çok şeyler var yazılacak ama bunları biz YOZGATlılar hepsini biliyoruz fakat hayata geçiremiyoruz derdimizi anlatamıyoruruz veya anlatacak merci bulamıyoruz ANKARAya şeçip göndermemize rağmen herkez diyorki BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN EY TARİHİN EN ŞANLI TÜRK EVLADI YOZGATlılar uyanın kendinize gelin. CENABI ALLAHIN 2. YOLU CEHENNEM ALLAH BİZ MÜSLÜMANLARI,TÜRKLERİ CEHENNEME GİTMEKTEN KORUSUN duyuyorum okuyanlar hep birlikte AMİN diyoruz.UYANIN EY MÜSLÜMANLAR ALLAH,PEYGAMBER,DİN,VATAN,NAMUS.SAYGILARIMLA İLHAN KARABEL
ilhan karabel -- 25.11.2018 14:05
Bir Hikaye
ÖMER

Okulun kapısına gelmişlerdi. Ömer annesinin elini bırakırken:
“Anacığım akşama mercimek çorbasıyla bulgur pilavı yapar mısın?”
“Yaparım tabi oğul neden yapmayayım? Okuldan çıkınca sağda solda eğleşme, doğruca eve gel çorbayla pilavı hazır bil” dedi.
“Dur sana bir sarılayım anacığım.” Annesi Ömer’i göğsüne bastırdı.
“Hadi benim akıllı oğlum. Zil çalmadan yetiş sınıfına” dedi ya, o an okulun zili kulakları çınlatırcasına çalmaya başlamıştı.
Birden doğruldu Ömer yatağından. Çalan zil okul zili değil, başucundaki tavuklu çalar saatin ziliydi. Hızlıca alarmı kapattı yoksa babası kızardı. Tavuklu saati annesi almıştı ona İstanbul Ucuzluk Pazarında görünce istemişti. Çok severdi bu saati. Kocaman rakamları ve ortasında yem yiyen bir tavukla iki civciv resmi vardı. Saniye kadranı tık tık ettikçe tavuk yem yiyor gibi başını kaldırıp indiriyordu.
Ömer hala rüyasında gördüğü annesinin sıcaklığını hissediyordu. Ama hissettiği sadece sabaha kadar çelimsiz vücudunun zorla ısıtabildiği yorganın sıcaklığıydı. Ömer sekiz yaşındaydı. Kardeşi yoktu. Annesi öleli de iki yıl olmuştu. Yozgat’ın en fakir mahallesinde dededen kalma iki gözlü gecekonduda babasıyla yaşıyorlardı. Babası gece geç gelir, bazen hiç gelmezdi. Ömer’i hiç umursamazdı.
Karısı Fatma sağken hiç böyle değildi Ali. Hamal pazarında nerdeyse her gün iş bulur, işi uzamazsa hava karardığında evde olurdu. Eve hiç eli boş gelmezdi. Oğlu Ömer’i çok severdi. Eve bir şey almasa da cebinden Ömer’in dişine göre bir şey, çikolata veya gofret, hiç yoksa şeker mutlaka çıkardı. Fatma Hanım, Ömer okuldan, kocası Ali işten gelmeden sobayı yakar, sofrayı hazırlardı. Fakir de olsalar küçük dünyalarında mutlulardı. Fatma’nın ani ölümü ikisini de sarsmıştı. Ali kendisini tamamen koyvermişti. Ara sıra işe gidiyor, aldığı parayı da içkiye veriyordu. İlk zamanlar onları yoklayan komşular da artık uğramaz olmuştu. Yalnız iki üç kapı ötedeki Zeynep nine iki günde bir uğrar, bazen bir tas çorba, çoğu zaman da bir ekmek bırakırdı. Eve giren tüm yiyecek de buydu. Zeynep nine de yalnız ve fakirdi zaten. Üç aydan üç aya 650 lira yaşlılık maaşı alır, bu parayla ocağını tüttürmeye çalışırdı. Zeynep nine getirdiği azığı verirken Ömer’in başını okşar “Ah zavallı yavrum, annen yaşasaydı böyle mi olurdu” derdi. Ömer anne lafını duydu mu içi ısınır, sonra birden buz gibi olup ürperirdi.
Ömer yorganın altından istemeye istemeye çıktı. Elini ağzına doğru götürüp bir hohladı. Nefesi sanki bulut gibi bembeyaz olup havaya karıştı. Hava epey soğuktu. Dün akşamdan beri kar yağıyordu. Tabii ev de buz gibiydi. Anası yoktu ki erkenden kalkıp sobayı yaksın, Ömer’e kahvaltı hazırlasın. Babasının yatağında yatıyordu. Babası da girişteki kanepede uyurdu genelde. Kanepeye baktı, kimse yoktu. Anlaşılan gelmemişti yine. Önce tuvalete yöneldi hızla, sonra mutfağa. Tuvalette lavabo yoktu. Mutfaktaki musluğu açtı, buz gibi suyu yüzüne çarptı. “Bırrrr!” dedi, alnı donmuştu yüzünü yıkarken. Elini havluya uzattı. Havlu kirden kararmış ve soğuktan sertleşmişti. Oysa anası nasıl yıkardı havluları. Bembeyaz olur, mis gibi kokarlardı. Vazgeçti elini yüzünü silmekten. Annesi temiz olmayı öğretmişti Ömer’e. “Bari ellerim geri kirlenmesin” dedi içinden. “Kendi kendine kurur nasılsa.” Düşündüğü gibi oldu. Nefesi gibi buhar olup uçtu elindeki yaşlık. Ekmekliğe uzanıp kapağını açtı. Yarım ekmek vardı. Bayatlamış ve kaskatı olmuştu. Bıçağı alıp ortadan ikiye kesti. Kalanı akşam yerim, diye düşündü. Kuru ekmeğe bir bardak soğuk suyu katık yaptı. Kazağıyla pantolonunu giydi pijamasının üstüne. Montu yoktu çünkü. Çantasını alıp kapıya koştu. Geri döndü birden, ipini unutmuştu. Televizyon sehpasının çekmecesindeki sicimi aldı. Ayakkabılarını giydi. Yani bez ayakkabılarını. Geçen yaz komşu kadının biri oğluna küçülen ayakkabıları Ömer’e getirmişti. Yazın okulun bahçesinde bunlarla ne çok koşup top oynamıştı Ömer. Sağ tekinin tabanıyla üstü neredeyse tamamen ayrılmıştı. Sicimi alttan üstten birkaç defa dolayıp düğüm yaptı ayağının üstünde. Hepsi on dakikada hazırdı.
Ömerin kapıyı açmasıyla birlikte rüzgârla savrulan kar taneleri içeri hücuma başladı. Zorlukla kapıyı çekti ve yola çıktı. Kar otuz santimi bulmuştu. Normalde onbeş dakikada okulda olurdu. Bugün herhalde yarım saat sürerdi. Belediye yolları erkenden açmış, ama yoldan kürenen karlar kenarlara savrulmuştu. Kar elli santim olmuştu kaldırımda. “N’olacak azıcık geç kalsam” diye düşündü. Zaten geçen hafta Ömer’in öğretmeni bebeği olacağından izne ayrılmıştı. Derslere müdür geliyor, o da derste sürekli durmuyor, bol bol ödev veriyordu çocuklara.
Yürüdükçe bir yandan kar yüzüne doğru yağıyordu. Başını iyice eğerek yürümeye devam etti. Az sonra yüzü kızarıp burnu akmaya başladı. Ödevlerini yapmıştı Ömer, çok çalışkandı. Matematiği, Türkçeyi çok seviyordu. İlk yazılılardan hep tam puan almıştı. Teneffüslerde sıra arkadaşlarıyla birlikte ödevlerini yapıyor, eve bir şey bırakmıyordu. Bunları düşünürken yanından hızla geçen servis minibüsüne baktı. Keşke o da serviste olabilseydi. “Yok, gerek yok, bir botum olsa, bir de montum, kar da buz da vız gelir” dedi içinden. Sokakta yürüyen o vardı sadece, bir iki adam yanından geçmişti. Paltolarına sarınmış, berelerini gözlerine kadar çekmişlerdi. Hızla işlerine giderken zavallı çocuğu fark etmemişlerdi bile. Hoş fark etseler ne olacaktı. Sadece acıyan bir bakış atıp yollarına devam edeceklerdi. Karda bata çıka ilerlemeye devam ediyordu. Okula epey yaklaştı. Uzaktan ders zili duyulunca, yola inip koşmaya karar verdi. “Hem okul sıcaktır. Bir an evvel sınıfa girer ısınırım.” Yolda kayıp düşmemek için ağır bir tempoyla koşmaya başladı. Ayakları çoktan ıslanmış, buz kesmişti. Sağ ayakkabısı koştukça ayağından çıkacak gibi oluyor, tabanı esneyip ayağına çarparak şap… şap diye ses çıkarıyordu. Ömer normalde arkadaşlarından hızlı koşardı ama bu ayakkabı yavaşlatıyordu onu. Nefes nefese kalınca iyice yavaşladı, yeniden kaldırıma çıkmayı düşündü. Kürenen kar kaldırıma yığılmış, yola yağan kar da araba tekerlerinden bu yığının üzerine sıçrayarak sert ve sulu bir tabaka oluşturmuştu. Sertleşen kara ayakkabısı saplanırsa çıkarması zor olacaktı. Yoldan yürümeye devam etti. Okulun kapısına birkaç metre kala arkadan gelen bir korna sesiyle irkilip kaldırıma doğru hamle yaptı ve yüzüstü kenara düştü. Araba az ileride durdu. Ömer kalkıp korku ve düşmenin verdiği üzüntüyle arabaya doğru bakarken, arabadaki ayağa kalktığını görünce hiç inmeden yoluna devam etti.
On dakika geç kalmıştı, sınıfa girdi. Sadece öğrenciler vardı. Çocuklar gürültülü şekilde müdürü bekliyorlardı. Ömer en arkada cam kenarındaki sırasına geçip oturdu. Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkardı. Çoraplarını kalorifer peteğinin üstüne, ayakkabılarını altına koydu. Çıplak ayaklarını bağdaş kurup bacaklarının arasına aldı. İyice peteğe yaklaştı. Çantası da ıslanmıştı. Defterlerini çıkarıp onları da peteğin üzerine koydu. Arkadaşları bağırıp çağırırken öylece dışarıda yağan kara bakakalmıştı. Biraz ısınınca içi geçer gibi oldu.
“Hey en arkadaki! Çocuğum ayağa kalksana!”
Müdürün sınıfa girdiğini fark etmemişti. Yanındaki arkadaşı “Kalk Ömer sana diyor” deyince kendine gelip ayağa kalktı. Müdür yanında bir bayan öğretmenle gelmişti. Çocuklar gözleri parlayarak ve merakla sus pus oldular.
“Çocuklar biliyorsunuz öğretmeniniz izne ayrıldı. Bu yıl sizi Sevim öğretmeniniz okutacak. Öğretmeninizin sözünden çıkmayın, yaramazlık yapmayın, güzel güzel derslerinize çalışın tamam mı?”
Hep bir ağızdan “Tamam öğretmenim” diye cevap verdiler. Yeni öğretmen çok gençti. Göreve yeni başladığı anlaşılıyordu. Çocuklara biraz kendisini anlattı. Gün tanışma ve kaynaşmayla geçti. Paydos zilinden on dakika önce Sevim öğretmen “Çocuklar hazırlanın, montlarınızı, şapkalarınızı giyin” diye seslendi. Zil çalınca çocuklar aceleyle kapıya doğru koşmaya başladılar. Ömer en arkada olduğundan en sonlara kalmıştı. Öğretmen Ömerin montu olmadığını görünce onu durdurdu ve yanına çağırdı.
“Yavrum senin adın neydi?”
“Ömer öğretmenim. Ömer Şahin.”
“Montun nerde senin? Yoksa kayıp mı ettin, seni yaramaz?” Ömer başını eğdi:
“Evde unutmuşum öğretmenim.” Sevim öğretmen Ömer’in pejmürde halini fark ettiğinden ona inanmamıştı ama inanır gibi göründü.
“Peki, yarın unutma, ha bir de akşam söyle yarın velin okula gelip benimle görüşsün, tamam mı?”
“Tamam öğretmenim” diyerek o da arkadaşlarının peşinden koştu.
Geçen ay eski öğretmen “Herkes birinci dönem için 20 lira katkı parası getirecek” demişti. Bütün arkadaşları getirmişti. Sadece Ömer kalmıştı. “Yeni öğretmen müdürden öğrenmiştir, parayı getirsin diyecektir” diye düşündü. Telaşlanmıştı. Babasına nasıl söyleyecekti. O eve geldiğinde Ömer çoktan yatmış oluyordu. Geçen ay bir fırsatını bulup babasına söylediğinde: “Hadi ordan lan, ne parasıymış? Devlet bizim 20 liraya mı galdı?” diye bağırmıştı.
Kara kara bunu düşünerek evin yolunu tuttu. Ne üşüdüğü, ne de ayağının ıslandığı aklına geliyordu. “Ben de yarın okula gitmem” dedi içinden. Böylece eve vardı. Doğruca odunluğa gitti. Birkaç çıra, son kalan bir iki odunu alarak içeri girdi. Aldıklarını sobaya doldurdu. Kanepeyi kaldırdı. İçinde eski gazeteler vardı. Gazeteleri yırtıp sobanın içine sıkıştırdı. Annesinden görmüştü nasıl soba yakacağını. Bir kibrit çaldı, gazeteler poflayarak yanmaya başladı. Çıralar tutuşup odunlar yavaş yavaş yanmaya başlayınca içerideki soğuk da kırılmıştı. Ömer ellerini ısıtırken kapı çaldı. Gelen Zeynep nineydi. Elindeki tasta dumanı tüten sıcak çorbayı yanındaki ekmekle birlikte uzatarak:
“Nasılsın kuzum?” dedi.
“Sağ ol nine iyiyim.”
“Nerde o sarhoş baban yok mu yine?”
“Gelmedi daha nine.”
“Kuzucuğum keşke benim oğlum olsaydın n’apar eder sana bakardım. Ama benim de halim ortada. Al bunu sıcak sıcak iç yavrum, Mevla’m seni korusun” deyip gitti.
Ömer çorbayı içince rahatladı. Tası yıkayıp tezgâha koydu. Televizyonu açıp kanepeye oturdu. Üzerine battaniyeyi çekti. Saatini kurup başucuna koydu. Öylece kendinden geçip uyudu.
…
Saatin çalmasıyla Ömer için yeni bir gün başladı. Babasını yine göremedi. Hızlıca hazırlanıp yola çıktı. Kar kesilmişti. Ama hava iyice ayaza çekmişti. Öğretmen beni unutmuştur, bir daha çağırmaz diye ümitle, burnunu çeke çeke okula vardı. İlk ders, ikinci ders geçti. Ömer dün yaşadıklarını unutmuş, arkadaşlarıyla derslere ve teneffüslerde oyunlara dalmıştı. Çıkış zili çalınca öğretmen çağırdı. Heyecanlandı:
“Buyur öğretmenim.”
“Gel Ömer, dün sana ne söylemiştim, unuttun mu veline söylemeyi?” Ömer korkarak:
“Unutmadım öğretmenim de babam eve gelmedi.”
“Annen gelseydi ya çocuğum.” Ömer boynunu büktü.
“Benim annem yok öğretmenim, iki sene önce öldü.”
Sevim öğretmen İzmir’de doğup büyümüş, ailesinin yanında okumuştu. İlk görev yeri olan bu şehre bir hafta olmuştu geleli. Evini tutmuş, annesi de alışsın diye “Biraz yanında kalayım” demişti. Daha tanımıyordu şehri. Kar görmüştü ama bu kadarını ancak televizyon haberlerinde seyretmişti. “Anneciğim evimiz yüksek mahallelerde, okulum da aşağıda olsaydı işe kayakla giderdim, ama tam tersi” demişti.
“Baban ne iş yapıyor?”
“Hambal öğretmenim.”
“Baban gelmez mi eve?”
“Bazen gelir bazen gelmez öğretmenim.”
“Gelmezse sen kiminle kalıyorsun?”
“Kimseyle, kendi kendime öğretmenim.”
Sevim öğretmen Ömer’in haline üzüldü.
“Peki, bu akşam gelirse söyle, yarın uğrasın tamam mı?” Ömer ağlamaklı:
“Öğretmenim babam bana para vermez!”
“Ne parası?”
“Okula katkı var ya 20 lira.”
“Yok çocuğum, para istemiyorum, söyle babana gelsin.”
Boğuk bir sesle “Tamam öğretmenim” diyebildi ve koşarak çıktı. Ömerin arkasından bakan Sevim öğretmen tabanı üstüne iple bağlanmış ayakkabısını son anda fark etmişti. Şaşırdı, ne yapacağını bilemedi, geri çağırmak istedi, “Ömer…” diye fısıldadı.
Sevim çok etkilenmişti Ömer’in durumundan. Olanı biteni annesine anlattı. O da çok üzüldü. “Yarın git müdürle konuş kızım, işin aslını astarını iyice öğren bakalım.” Sevim’in annesi de emekli öğretmendi. Gençliğinde doğuda çalışmış, benzer şeylerle çok karşılaşmıştı. Kızının da kendisi gibi merhametli ve yardımsever bir yanı vardı. Ancak yaşadıkları çevre Sevim’in bu özelliklerinin belirgin bir şekilde ortaya çıkmasına pek de müsait değildi. O gece Sevim’in gözüne uyku girmedi. Sabah hemen müdürün yanına giderek durumu anlattı. Müdür:
“Hocanım, bizim okulumuz küçük bir okul. Genelde bu çevrede maddi durumu zayıf aileler oturuyor. O çocuk gibi niceleri var. Bizim imkânlarımız da sınırlı ne yapalım?” dedi.
“Müdür bey izin verin diğer öğretmenlerle görüşeyim. İhtiyaç içindeki öğrencilerimizi tespit etsinler. Ben de bir liste hazırlar ne yapabiliriz araştırırım.”
“Tamam hocanım, nasıl biliyorsan öyle yap, aman ha gastelere falan çıkma başımız ağrımasın.”
“Tamam müdür bey.”
Sınıfa geçen Sevim öğretmenin gözleri Ömer’i aradı. Ömer yoktu. Arkadaşlarına sorunca “Ömer bugün gelmedi öğretmenim, belki de hasta olmuştur” dediler. Sevim bu arada bütün öğretmenlerle görüştü. Okulda toplam yüz kadar öğrenci vardı. Bunların dörtte biri muhtaç durumdaki ailelerin çocuklarıydı. Ertesi sabah için izin alarak milli eğitime gitti.
…
Ömer yalnız bir sabaha daha uyanmıştı. Bu gün de okula gitmeyecekti. Babası da gelmiyordu kaç gecedir. “Bugün çıkıp babamı ararım” diye düşündü. Sabah yine Zeynep ninenin getirdiği ekmekten bir parça kesip yedi. Kar geceden iyice bastırmış, beyaz örtü bahara kadar gitmemek üzere şehrin üzerine çökmüştü. Öğlene doğru çıktı. Terminalin yanında, evden çarşıya giden yol üzerindeki ilk kahvehaneye girdi. Girer girmez kesif bir sigara dumanı gözlerini yaktı. Masalar doluydu. Hiç mi çalışmıyordu bu adamlar? Kimi elindeki kâğıtları hırsla masaya vuruyor, kimileri okey taşlarını şakırdatarak karıştırıp diziyordu. Bir an bu manzarayı seyre daldı. Kahveci onu görünce yanına yaklaşıp omzundan sarstı.
“Ne ki la, sen de mi oynıycan? Bah bura sana göre deel ona göre.”
“Yoh emmi, babamı arıyom ben.”
“Baban kim?”
“Ali!”
“Hangi Ali la, bir sürü Ali var burda?”
“Ali Şahin. Hambal Ali.”
“Haa, şimdi bildim. Yoh, gelmedi bugün.”
Konuşmaları duyan bir genç seslendi.
“Hey delikanlı burael bakalım. Sen Ali’nin oğlu musun?”
Ömer koştu “Evet abi?”
“N’oldu niye arıyon babanı?”
“Kaç gecedir eve gelmedi de.”
Genç birden kafasını kaldırıp boş boş duvara bakmaya başladı.
“Sen şimdi git, ben babanı bulup getiririm.”
…
Sevim öğretmen milli eğitim müdür yardımcısıyla görüşüp, durumu etraflıca anlattı.
“Sevim hanım, isabet oldu. Üniversitenin yanındaki kız yurdunun öğrencileri köy okullarına yardım için bir proje başlatmış. Geçen gün bize geldiler. Birçok da yardım toplamışlar. Bir kısmını sizin öğrencilere yönlendirirsek sorun olmaz sanıyorum. Kız yurdu müdiresi ile görüşüp gün içinde size dönerim. Siz öğrencilerinizin yaş ve ölçülerini…”
Sevim elindeki listeyi uzatarak atıldı: “Hepsi hazır hocam.”
…
Mehmet telaşlanmıştı. Arabasına binip şehrin kenarındaki ormanlık alana doğru hareket etti. Ana yoldan çıktıktan biraz sonra kar yolu kapamıştı. Daha ileri gidemeyeceğini anlayınca durdu. “Buradan sonra yürümek gerek” dedi. Gideceği yere beş yüz metre kadar mesafe vardı. Pazar gecesi Ali’yle göletin kenarına gitmişler, kafaları çekmişlerdi. İyice sarhoş olunca Mehmet “Hadi gidelim” demiş, Ali “Sen git, benim senin gibi bekleyenim yok, şu şişeler bitsin ben yürüyerek dönerim” demişti. Mehmet’in karla kaplı arazide beş yüz metreyi yürümesi nerdeyse yarım saati buldu. Altında oturdukları büyük ağacı gördü. İyice yaklaştı. Karın üzerinde hafif bir tümseği fark etti. Eliyle karı biraz ayıkladı ve dehşetle geri çekildi.
…
Ömer kahveden çıkınca ısınabilmek için okula gitmeye karar verdi. Evde ne yiyecek ne de odun kalmıştı. Öğlen arası biterken okula vardı. Sevim, öğretmenler odasının penceresinden dışarı bakarken Ömer’i görünce hemen yanına koştu. Çocuk iyice üşümüş, titrer vaziyetteydi. Çabucak içeri aldı. Kantinden sıcak bir çayla bisküvi getirdi. Ömer utana sıkıla ama hızlı hızlı bisküviyi yiyip bitirdi.
Öğleden sonra, bir minibüs dolusu üniversite öğrencisi ellerinde büyük poşetlerle okula geldiler. Poşetler milli eğitime verilen listeye göre hazırlanan mont, bot, kazak, pantolon ve şapkalarla doluydu. Yurt müdiresi de hemen bir pasta hazırlatmıştı. Öğretmenler odasında hazırlıklarını tamamlayıp ihtiyaç sahibi çocukları da çağırdılar. Hepsini baştan aşağı giydirdiler. Kocaman pastanın üzerine çocukların sayısınca mum dikip yaktılar. Çocuklar hayatlarında böyle büyük bir pasta görmemişlerdi. Hep birlikte mumları üfleyip pastadan yediler. Gözleri mutluluktan parlıyor, üniversiteli kız öğrencilere sarılıyor, hepsini tek tek öpüyor, “Ne olur yine gelin abla!” diyerek ellerini bırakmıyorlardı. Güzel anlar çabuk geçti. Çocuklar, arkadaşlarından utanmasınlar diye on dakika önceden evlerine gönderildi.
Ömer yokuş yukarı koşuyordu. Kalbi küt küt atıyor, hızlı hızlı nefes alıyordu. Montunu ve botlarını babasına gösterecekti. Ne çok pasta yediğini ona anlatacaktı. Soluk soluğa evinin olduğu sokağa girdi. Eve varana kadar kapının önündekileri fark etmedi. Bir polis arabası bir de gri renkli araba vardı. Polisin biri Zeynep nine ile konuşuyor, Zeynep nine gözyaşlarını başörtüsünün ucuna siliyordu. Polis ona dönüp “Ömer bu mu teyze?” dedi. “He yavrum” derken Ömer’in yüzüne gülmeye çalıştı. “Tamam teyze, üzülme biz Ömer’e sahip çıkarız, sen merak etme” dedi. Bir bayan memur gülümseyerek Ömer’in yanına geldi:
“Gel Ömer, seni sıcak bir yere götüreceğim”
Ömer bir şeyler sezmişti:
“Babam nerde?”
“…”
“Nerde babam?” dedi Ömer yine.
“Gel oğlum, seni devletin yurduna götüreceğim, orası sıcacık, senin gibi daha birçok çocuk var, orada arkadaş olacaksınız.”
“Babam nerde?”
“Şimdi yok ama o da gelir sonra.”
Ömer birden sessizleşti. Annesini hatırlamıştı. Çaresizce arabaya bindi. Araba yavaş yavaş şehrin kuzeyindeki Yurt Caddesine doğru hareket etti. Ömer babasına montunu ve botlarını hiç gösteremedi. Zeynep nine arabanın arkasından bakarken gözlerinden süzülen yaşlar çenesinden damlıyor, yere düştüğü anda birer buz taneciğine dönüşüyordu.




Kerim -- 28.09.2018 16:01
Belediyemiz Kurban Bayramında hangi tedbirleri almalı.
Kurban Bayramı geldi çattı. Yerel basınımızı takip ediyoruz. Belediyemiz kurban kesen vatandaşlar için bazı kolaylıklar sağlamalı diye düşünüyorum. Ama henüz basında bir açıklama göremedik. Yozgat büyüdü, gelişti.Artık apartmanlarda yaşıyoruz. Sokak aralarında kurban kesmek olmaz. Uygun yeri olmayan vatandaşlar kurbanlarını mecburen hayvan pazarının arkasındaki geniş sahada kesiyorlar. Orası da ot çöp.Bayram gelmeden bir greyder sahayı düzleyebilir. Birkaç yerde yenilmeyen hayvan atıkları için 2*2 metre ölçülerinde çukurlar açılmalı. Vatandaşlar atıkları bu çukurlara attıktan sonra çıkan toprak üzerine dökülüp bu atıklar gömülmeli. Bu hem hijyenik olur, hem de koku ve çevre temizliği açısından uygun olur. 10 yıl önce Aydın ilinde belediye mahallelerde kurban bayramında böyle çukurlar açıp hemşerilerine hizmet ediyordu. Yozgatta kurban kesenler arazide atıkları bırakıp gitmek zorunda kalıyor. Yıllardır hayvan pazarında, çadırlatın arkasındaki sahada kurban kesiyoruz. Allah nasip ederse bu yıl da orada kesmek zorundayız.Elimizde torbalarla çöp konteyneri arıyoruz. İş mahalle arasında kurban kesmek zorunda kalan vatandaşa ceza kesmek değil, uygun sahalarda masrafsız basit yöntemlerle hizmet üretmektir diye düşünüyorum. Belediyenin birkaç konteyner bile koyması çevre temizliğini sağlayacaktır. Yanlış mı düşünüyoruz? Bu kadar basit bir belediye hizmetini bile alamayacak mıyız? Ne dersiniz Yozgatlı kardeşlerim. Yine otun çöpün içinde, gayri sıhhi bir ortamda mı keseceğiz kurbanları? Yoksa bu yıl belediyemizin yanımızda olduğunu görecek miyiz?
Kerim -- 17.08.2018 20:51
Yozgat'ta Bir Kampanya Yapmak Lazım
Yozgat'tan geçen E-88 karayolu Ankara'yı doğudaki bir çok ilimize bağlıyor. Özel arabası ile Ankara yönünden doğuya devam eden bir aile Çerikli'den sonra Yozgat sınırlarına girdi diyelim. Yozgat il merkezine gelene kadar mola verebileceği temiz, kaliteli ve uygun fiyatlı bir yol üstü tesisi yok. Özellikle İstanbul, İzmir gibi uzak illerden gelenler yoğun bir trafiği geçip Samsun yolundan Yozgat yönüne dönünce dinleneyim dese duracak yer bulamaz. Bu durum da yorgunluk sebebiyle bir çok trafik kazalarına sebep oluyor. Yozgat'ta durmak istese yine şehir içinde durabileceği bir nokta yok. Şehir içinden geçen bu ailemiz arabasını rahatça park ederek durup dinlenecek bir yer bulamıyor. Bu tür binlerce araç şehir trafiğini de sıkıştırıyor. Yozgat'ı geçtikten sonra Sorgun çıkışındaki bir iki tesis nispeten iyi. Tabii yorgun sürücümüz kaza yapmadan Çerikli'den sonra 130-140 km daha gidebilirse.
Bu işin bir yönüydü. Asıl anlatmak istediğim farklı bir konu. Diyelim bu ailemiz bir yerde durup dini vecibesini zamanı geçmeden yerine getirecek. Yozgat sınırına girdikten sonra 70-80 km gidin kendinizi ve aracınızı güvende hissederek duracak bir yer yok. Saray'da bir cami var. Yaptırandan Allah razı olsun. Park yeri dar ancak durup namaz kılabilirsiniz. Diyelim burada namaz saati denk gelmedi. Şehir içine giremezsiniz efendim. Ana yol üstünde sadece Hamamcıoğlu camii var. Önünde bir araç koyacak yer, o da boş ise durabilirsiniz. Yoksa Sorgun'a kadar yolun sağ tarafında namaz kılacak yer yok.
Sorgun'dan sonra Yıldızeli'ne kadar da yok.
Bu bence Yozgat'ta önemli bir eksiklik olarak göze çarpıyor. Ankara'dan Sivas'a doğru giden yolun sağında, şehrin içinde veya hemen çıkışında Muslubelen'de durup namaz kılacak, büyük ve güzel, İstanbul camilerine benzer bir cami olması lazım. Böyle bir
cami Yozgat'a yakışır. Başka illerde kasabalardan geçerken bile görüyoruz, durup vazifemizi eda ediyoruz. Koskoca Yozgat'ta durup namaz kılacak bir cami yok. İnsanlar dursa, yaptıranlara dua etse fena mı olur? Memleketinizin bereketi artar. Şehir içinde durmadan geçen ağzı dualı, duası bereketli nice piri faniler, nice hanım nineler var. Ben buna şaşırıyorum. Yozgat'ta yol üstüne nasıl büyük ve güzel bir cami yapılmamış. Para da var, yer de var. Yozgat'a böyle bir cami projesi olsa, inşallah bütün Yozgatlılar el birliğiyle ne yapar eder, bir sene içinde böyle bir camiyi anayolun üstüne yaparlar. Bir yardım kampanyası açılsa herkes yardım yapar.
İnşallah Allah Yozgatlılara böyle güzel bir eser inşa etmeyi nasip etsin.
Kerim -- 12.07.2018 00:05

SERBEST KÜRSÜ'YE GELEN DİĞER OKUR YORUMLARI

 
YOZGAT GAZETESİ WEB SİTESİ Yayın başlangıcı Mart 2006
YOZGAT Gazeteclik, Matbaacılık ve Reklamcılık Ltd.Şti. Kurucusu : Osman Hakan KİRACI
© Copright (Tüm Hakları Saklıdır. ) izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılmaz
Tel : 0 (354) 212 46 46 Sitemiz Basın Meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. / yozgatgazetesi@yahoo.com
FAX: 0 (354) 217 45 45